BADE
Saat tam altı olduğunda ofisteki o ağır hava değişti. Klavye sesleri azaldı, çalışanlar sessizleşti, sandalyeler geriye itildi, insanlar “İyi akşamlar” diyerek toparlanmaya başladı.
Bense hâlâ sandalyede oturmaya devam ediyor, ekranda açık duran son dosyaya bakıyordum.
İşten çıkış - onay bekliyor
İnsan kaynakları uzmanıydım. İnsanların hayatı, benim attığım imzalar kadar kolay değişebiliyordu. Kimi bir hayale ulaşıyor, kimi bir dakika içinde elindeki her şeyi kaybediyordu.
Ama komik olan şuydu; ben başkalarının hayatını düzene sokarken, kendi hayatım paramparçaydı.
Herkesin hayatını değiştirebilirken, kendi hayatımı değiştiremiyor, bir düzene oturtamıyordum.
Dosyayı kapattım. Bilgisayarı kapatırken ekranın karanlığı yüzüme vurdu. Aynada kendimi görmüş gibi oldum.
Göz altlarım çökmüş, omuzlarım düşmüştü. Bitkin bir haldeydim. Hayır, bu sadece iş yorgunluğu değildi. Hayatın yükü de içime çökmüştü.
Çantamı aldım, topuklu ayakkabılarım sessizleşen ofiste yankı yapan tek sesti. Kartımı okuttum. Paydos.
Bazen yürümek, nefes almak bile yoruyordu beni. Tıpkı şu anda olduğu gibi.
Dalgın bakışlarımla ofise son kez göz gezdirdim, sonra asansörü çağırıp beklemeye başladım.
Tam o sırada telefonum çalmaya başladı. Telaşla çantanın içinden telefonu bulduğumda ekranda yazan numarayla elim ayağım titredi. Hastanenin numarasıydı.
Aramayı hızla açarken bir yandan elim göğsümdeydi. “Bade Hanım…” Hemşirenin sesi telaşlı ve endişeliydi. “Efe’nin ateşi yükseldi, doktor sizi bekliyor.”
Nefesim boğazımda düğümlendi. Kalbim korkuyla göğsüme çarparken düşmemek için elimi duvara yasladım.
“G-Geliyorum…” diyebildim tek nefeste.
Telefonu kapattım, asansöre baktım. Ağır ağır geliyordu ama benim zamanım yoktu.
Ayağımdaki topukluları bile önemsemeden yangın merdivenine koştum.
Ayakkabılarımı çıkarıp merdivenleri adeta üçerli beşerli inmeye başladım. Parmak uçlarım basamaklara vuruyor, nefesim giderek kesiliyordu.
Aşağıya indiğimde koşarak caddeye çıktım. “Ne olur bir şey olmasın…” diye fısıldıyordum ağlamaklı bir sesle.
Bir taksi gördüğüm an elimi kaldırdım. Hemen önümde durduğunda arka koltuğa kendimi zor attım. Çantamı açtım, cüzdanımı çıkardım.
O an gözlerimdeki yaşlar süzüldü. Cüzdanımdaki para yetmiyordu. Artık hiçbir şey yetmiyordu zaten. Hiçbir şeye yetişemiyordum.
“Abi…” dedim başımı kaldırarak. Dikiz aynasından gözümdeki yaşları görmüş olmalıydı. “Param yetmeyecek ama ölüm kalım meselesi… Yeğenim hastanede. Sen bana numaranı ver, maaşımı alır almaz borcumu ödeyeceğim.”
Adamın yüz ifadesi yumuşadı. “Sorun değil kardeşim, hangi hastane?” dediğinde hastanenin adını söyledim.
Hastanenin önüne geldiğimizde kapı açılır açılmaz indim. Koşarak içeri girdim.
Koridorlar yine aynıydı. Dezenfektan kokusu, acılı yüzler, ağlayan insanlar, telaşla yürüyen doktorlar… Bu kalabalık içinde herkes kendi canının derdindeydi.
Ezberlemiştim artık. Kaç kez gelmiştim bu hastaneye saymamıştım bile. Her gelişimde içimden bir şeyler kopuyor, çıkışta aynı yorgunlukla geri dönüyordum.
Efe’nin odasına giderken adımlarım ağırlaştı. Omuzlarıma görünmez bir yük bindi. İçimde hep aynı korku vardı: geç kalmak.
Kapıya ulaştığım anda arkamdan doktorun sesi geldi. “Bade Hanım… konuşmamız lazım.”
Başımı çevirdim. Yüzündeki ifade, içime koca bir ağrı gibi saplandı. “Ne oldu?” dedim. Sesim istemsizce fısıltıya döndü. Titriyordum.
Doktor yutkundu. “Masraflar…” dedi. “Ve tedaviyle ilgili yeni bir gelişme var.”
Boğazım kurudu. Nefes almak her saniye daha da zorlaşıyordu. Dünya sanki üzerime doğru kapanıyor, koridor daraldıkça ben de küçülüyordum.
“Ne gelişmesi?” dedim, kalbim boğazımda atarken. “Efe iyi mi?” Sesim artık çıkmıyordu, çatallandı. Bacaklarım titriyordu, ayakta durmak bile bir mücadeleye dönmüştü.
Doktor bakışlarını yere indirdi. Göz teması kurmuyordu. Elindeki dosyaları daha sıkı kavradı, parmaklarının beyazladığını gördüm. Derin bir iç çekti, sonra dosyalara bakıp kelimeleri tartar gibi konuştu.
“Efe’nin ateşi yükseldiği için acil müdahale ettik.” dedi dümdüz bir ses tonuyla. “Bağışıklığı çok düşük. En ufak bir enfeksiyon bile onun için risk.”
Başımı salladım ama neyi onayladığımı bile bilmiyordum. Kelimeleri zihnimde toparlamaya çalışıyor, elimden kayıp giden bir şeyi yakalamaya çabalıyordum. “Tedavi işe yaramıyor mu?” diye sordum. Kendi sesim bile bana yabancı geliyordu, sanki konuşan ben değildim.
“İşe yarıyor demek isterdim,” dedi. Bu kez başını kaldırdı ve sonunda gözlerime baktı. O gözlerin içinde küçücük bir umut kırıntısı aradım, bir işaret… Ama bulduğum şey daha çok ağırlıktı.
“Lakin süreç beklediğimizden çok daha ağır ilerliyor. Kan değerleri bir türlü toparlamıyor. Daha güçlü bir protokole geçmemiz gerekiyor.”
İçimde bir şey koptu. Sessiz bir çatlama gibi… Sendeledim ama düşmedim. Düşemezdim. Gözlerimi yere indirdim, birkaç saniyeliğine her şeyin üstümden geçip gitmesini istedim.
“Daha güçlü…” diye tekrar ettim, kelime ağzımda büyüdü. Sonra hışımla başımı kaldırdım. “Bu ne demek?”
“Daha yoğun ilaç.” dedi. “Daha sık yatış. Daha fazla kan ve trombosit desteği. Ve…” Bir an durdu. Bu duraksama bile içimi parçaladı. Sesi biraz daha ciddileşti. “Önümüzdeki günlerde nakil ihtimalini tekrar değerlendirmek zorunda kalabiliriz.”
Sırtımı duvara yasladım. Dudaklarım titriyordu. Gözlerimde biriken yaşları daha fazla tutamadım, usulca aktı yanaklarımdan.
İçimden bir şeyler dökülüyordu sanki, tutmaya çalıştıkça daha çok kaybediyordum.
“Geçen hafta yüzde bir demiştiniz.” dedim boğuklaşan sesimle. “Şimdi… şimdi arttı mı o ihtimal?”
Doktorun yüzü değişmedi. Ne rahatlatan bir ifade vardı, ne de “her şey yoluna girecek” diyen bir sıcaklık. “İhtimalin artması güzel bir şey gibi geliyor ama bu demek oluyor ki tedavi yeterli olmuyor, Bade Hanım.” dedi açık açık. “Nakil, son aşamada düşünülür.”
“Ben…” dedim, dudaklarım iyice kurumuştu. Başımı avuçlarımın arasına aldım. Parmaklarım saç diplerime bastı. “Ben… ne yapacağım?”
Doktorun gözleri bir an yumuşadı, çok kısa… sonra tekrar o profesyonel soğukluğa döndü. Sanki duygulanırsa kendisi de çökecekmiş gibi. “Sizinle masrafları konuşmamızın sebebi de bu.”
Elindeki kâğıtlardan birini kaldırdı, parmağıyla bir satırı işaret etti. “Bugün yapılan işlemler, kullanılan ilaçlar, yatış…” dedi. “Bunların hepsi ekleniyor. Üstelik yeni protokol daha maliyetli.”
Kâğıdı titreyen parmaklarımın arasına aldım. Rakamları gördüğüm an sanki dünyanın sesi kısıldı. Sayılar üst üste bindi, gözüm onları okumayı reddediyor gibiydi. Nefesim kısa kısa çıktı, midemin içi buz kesti.
“Bu… Bu çok fazla doktor bey, bu kadarı olamaz!” dedim başımı kaldırarak. Sesim öfke gibi çıktı ama aslında korkuydu, panikti… çaresizlikti.
Ama ondan bir cevap alamadım. Sessizliğiyle onayladı sadece. O sessizlik, söylenen her şeyden daha ağırdı.
Bacaklarım titrerken sandalyeye oturdum. Artık ayaklarım taşımıyordu beni. Gücüm sanki bir anda çekilmişti. Ellerim kucağımda boş kaldı, ne yapacağımı bilemedim.
“Ben… ben bu parayı nereden bulacağım? Evet, çalışıyorum ama benim maaşım bu kadarını karşılamaya yetmez ki doktor. Kredi kartlarıma kadar borçlandım!”
Doktor dosyayı kapatıp omzunu hafifçe geriye verdi. “Ödeme planı yapabiliriz.” dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı. “Ama bunun da bir limiti var. Hastane yönetimi artık—”
Duymak istemediğim o cümleler döküldü ağzından. Kalbim korkuyla, yaralı bir kuş gibi çırpınıyordu. “Efe’yi mi çıkaracaklar?” dedim, sesim istemsizce yükseldi. “Olmaz! Efe zaten bu tedavilerle ayakta. Eğer çıkartırsanız ben ne yapacağım?”
“Hemen değil.” dedi sakince. “Ama bir noktada konuşmak zorunda kalırız.”
İçimden bir çığlık koptu sanki. Boğazımda düğümlendi, yutkunamadım. Gözlerim yanıyordu; sarsıla sarsıla ağlamak istiyordum.
Ama yapamazdım. Bu koridorun ortasında bir kez çökersem bir daha toparlanamazdım.
“Doktor bey…” dedim, konuşmak bile acıtıyordu artık. “O daha beş yaşında… Çok küçük. Dayanamaz. Oyuncaklarını bile doğru düzgün seçemeyeceği yaşta.” Sesim titredi, kelimeler ağzımdan zor döküldü. “Yalvarırım… bir yol bulun. Bir çare bulun.”
Doktorun yüzündeki ifade ağırlaştı. Sanki bu konuşma ona da yük oluyordu. “Biz yol arıyoruz.” dedi. “Ama o yolun bir bedeli var.”
Cümlesi o kadar düz, o kadar sıradan çıktı ki canımı acıttı. Bir yandan da öfkelendirdi. Sanki Efe’nin hayatı bir kalem ucu kadar hafifmiş gibi…
Kâğıdı elimde buruşturup yırtmak istedim. Ama neye yarayacaktı? Borç yok mu olacaktı? Hayır. Her şey yerli yerinde kalacaktı. Tıpkı Efe’nin hastalığı gibi.
“Ben…” diye mırıldandım. Dizlerim titriyordu. Çökmemek için kendimi zor tuttum. Başımı kaldırıp beyaz tavana baktım, gözlerimi kapattım.
“Ben ödeme yapacağım.” dedim, sesim neredeyse fısıltıya döndü. “Söz veriyorum. Sadece…” Yutkundum, boğazım yandı. “Sadece biraz zamana ihtiyacım var. Lütfen… onu bırakmayın.”
Doktor usulca başını salladı. Bileğimden tutup beni nazikçe kaldırdı. “Şimdi Efe’yi görelim.” dedi. “Ateşi düşmeye başladı ama dikkatli olmamız gerekiyor.”
Odaya doğru yürümeye başladık. Yüzümden akan yaşları elimle sildim, sanki iz kalmasın ister gibi… Tam içeri girecekken doktor durdu, ben de durdum. Bana biraz yaklaştı, sesi kısıldı.
“Bade Hanım…” dedi. “Sizi korkutmak istemem ama bu süreçte yalnız kalmayın. Bir desteğe ihtiyacınız olacak.”
Gülmekle ağlamak arasında sıkıştım. Nefes almaya çalıştıkça içim daha çok yanıyordu. “Ben…” dedim, sesim kırıldı. “Ben zaten yalnızım… Benim Efe’den başka kimsem yok, doktor bey.”
Doktor bir şey demedi. Sadece bakışlarını kaçırdı.
Kapı açıldığında içeriden makinelerin düzenli sesi geldi. Rahat bir nefes almak istedim, ama ciğerlerim buna izin vermedi.
Efe’nin o incecik nefesini duyduğum an… göğsümde bir düğüm çözüldü. İşte o zaman nefes verebildim.
***
Anahtarı çevirdiğimde kapı açıldı. İçeri adımımı atar atmaz salonun ışığı gözlerimi sızlattı. Ardından burnuma dolan keskin alkol kokusuyla kaşlarım istemsizce çatıldı.
Kapıyı usulca kapattım. Ayakkabılarımı çıkarırken bir an durdum, sonra çıplak tabanlarımı yere bastığım gibi gözlerimi kapattım.
“Oh…” diye acıyla inledim. Bütün gün o topukluların içinde canım yanmıştı; şimdi ise yalın ayak zemine basabilmek, sanki bir yerimi gevşetiyor, bütün ağırlığı omuzlarımdan çekip alıyordu.
Çantamı portmantoya bırakırken diğer yandan sıkıca yaptığım topuzu açmaya uğraştım. Parmaklarım saçlarıma dolandı, lastiği çekiştirirken başım zonkluyordu. Yorgundum… hem de kelimelerle anlatılamayacak kadar.
Salona doğru yürüdüm. Kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. “Sadece eve geldin,” der gibi. “Sadece birkaç dakika nefes alacaksın.”
Ama karşımdaki manzara dudaklarımı aralattı.
Koltuğun üzerinde sabahlığıyla uzanmış ablam… gözleri baygın, bakışları bomboştu. Kendinde değildi. Sanki ben içeri girmemişim gibi, sanki bu ev bir ev değil de rastgele bir yer olmuş gibi…
Gözüm yere kaydı. Dağılmış iç çamaşırları, sağa sola devrilmiş şişeler, masanın üzerindeki meze tabakları… Her şey kirli bir iz bırakmıştı geriye. Mideme kramp girdi.
“Ne yaptın sen…” diye fısıldadım. Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi. “Sen yine ne yaptın?!” Bir anda yükseldi sesim. Kontrolüm elimden kaydı.
Sesime irkildi. Oturur pozisyona gelmeye çalıştı ama başı döner gibi oldu. Dengeyi bulamayıp tekrar koltuğa yaslandı.
“Ooo…” dedi, ağzındaki kelimeler yuvarlandı. “Biricik Bade’m gelmiş… Hoş gelmiş…” Sonra elini salladı, sözde umursamaz. “Ya… kusura bakma biraz dağıldı da… toparlarım. Merak etme.”
Kelimeler diline dolanıyor, cümleleri sürüklüyordu. O sarhoş hâli, o umursamaz tonu… içimde bir şeyleri çatırdatıyordu.
“Sen ne yaptın?!” dedim, sesim titredi. “Sen… sen yine içip eve birini mi aldın Sibel?!”
Öfkeyle üzerine yürüdüm. Gözlerimde biriken yaşlar teker teker süzülürken kollarından tutup silkeledim onu. Avuçlarım titriyordu.
“Ben sana demedim mi?!” dedim, dişlerimin arasından. “Bir daha içmeyeceksin, bu eve erkek getirmeyeceksin demedim mi Sibel?!”
Tam bir krizin ortasındaydım. Patlamıştım. Günlerdir içimde biriken her şey; hastane koridorları, borçlar, uykusuz geceler… hepsi üst üste yığılmışken, onun bu hâli sabrımı taşıran son nokta olmuştu.
“Ben nereden geldim biliyor musun?!” dedim, sesi yükselen ben bile tanıyamıyordum artık.
“Bana bak! Bana bak!” diye bağırdım, ellerimle yüzünü tutup kendime çevirmeye çalışarak. “Ben senin oğlunun yanından geldim, Sibel!”
Boğazım yandı. İçim acıdı.
“Sen burada birilerinin altında inlerken,” dedim, kelimeler ağzımdan zehir gibi dökülüyordu, “ben hastane koridorunda çaresizce ağlıyordum!”
Kaşlarını çattı. Yüzünü buruşturdu, sonra bacaklarını masanın üzerine uzattı. O rahatlık… o pespaye umursamazlık… beni daha da öfkelendirdi.
“Üfff…” dedi. “Bade, başımı ağrıtıyorsun. Git başka yerde zırla.”
“Yeter!” diye bağırdım.
Elime ne geçtiyse… şişelerden birini kaptığım gibi duvara fırlattım. Camın çıkardığı ses evin içine yayıldı. Ardından bir tane daha… bir tane daha… Kalbim depar atıyordu, göğsüm acıyordu.
“Yeter artık, yeter!” dedim, sesim çığlığa dönüşmüştü. “Senin bu sorumsuzluklarından, bu rahat tavırlarından bıktım!”
Evin içinde yankılanan sesim bile beni daha çok korkutuyordu ama duramıyordum.
Ablam gözlerini kısarak bana baktı. Sonra o cümleyi kurdu. Sanki beni bir hiçmişim gibi.
“Beğenemediysen kapı orada. Defol.”
Olduğum yerde duraksadım. Nefesim hızlandı. Göğsüm inip kalkıyordu, sanki boğuluyordum.
“Defol mu?” dedim fısıltıyla.
Ona doğru yürüdüm. Kolunu sımsıkı kavradım, tırnaklarım tenine battı. Bu sefer ağlamıyordum. Bu sefer sadece öfke vardım.
“Sen benim evimden beni mi kovuyorsun, Sibel?” dedim, sesim buz gibi çıktı. “Burası benim evim…” Dudaklarım titredi ama geri adım atmadım. “Ve sen de benim kurallarımla yaşayacaksın.”
“Ben buyum.” dedi sakince. “Ben böyleyim! Beni en başında böyle kabullendin, böyle devam edecek bu!”
“Yoruldum artık, Sibel!” diye bağırdım yüzüne. Elim ayağım titriyordu. “Faturalardan… Yiyecek içecek masraflarından… Efe’nin masraflarından…” Sesim kırıldı, boğazım yandı.
“Yoruldum artık! Tek başıma baş edemiyorum!” Omuzlarım sarsılıyordu. İçimde biriken her şey, kontrolsüzce dışarı dökülüyordu.
Biraz olsun… Bir parça olsun beni anlarsa diye düşünmüştüm. Belki vicdanı sızlar, belki elini omzuma koyar da “yanındayım” der sandım.
Ama yanılmışım.
Benim ablam vicdan yoksunuydu. Tek derdi kendini unutmak, kafasını dağıtmak… Erkekler, içki, o an ne istiyorsa. Rahatına düşkündü. Sorumluluk onun için sadece başkalarının taşıdığı bir yüktü.
“Sana kim dedi Efe’yi hastaneye yatır diye?” dedi alaycı bir tavırla.
O cümle… Buz gibi geldi. İnsanın içini üşüten, kemiklerine oturan cinsten.
“Sen onun annesisin biliyorsun değil mi?” dedim, sesim artık çatlamıyordu; keskinleşmişti.
Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Gülümseyerek.
“Evet.” dedi.
“Nasıl olur da onu düşünmezsin?!” Sesim yükseldiğinde, Sibel’in o şuh kahkahası patladı ortalığa. Sanki acımı duymuyor, sanki söylediklerim bir şakaymış gibi…
“İşte konu bu, Bade’m…” dedi, yine o iğrenç rahatlığıyla. “Annesinin bile düşünmediği bir çocuğu sen niye bu kadar çok düşünüyorsun ki?” Omuz silkti. “Bırak… Ölmek istiyorsa ölsün.”
Bir an durdu içimde her şey.
Sanki beynimde bir şey koptu. Sanki o cümleyle bir sınır çizildi ve ben o sınırın gerisine bir daha dönemedim.
Elimi kaldırdım. Ve ilk kez… Hiç acımadan yüzüne savurdum. Tokadın sesi evde yankılandı.
“Kendi travmalarını çocuğa yaşatamazsın!” dedim, nefes nefese. “Yaşatamazsın!”
Saçından kavradım. Bu sefer titremiyordum. Bu sefer sadece öfke vardı. “Yeter artık!” diye bağırdım. “Yeter! Bıktım sana ablalık yapmaktan, bıktım!” Sesim yanıyordu. “Verdiğim her parayı alkole gömüyorsun! Ben yokken eve o pislikleri alıyorsun… Ama artık canıma tak etti!”
Saçlarını çekiştirirken bir elimle çenesini sımsıkı kavradım, yüzünü bana çevirdim. Gözlerimin içi yanıyordu.
“Bana bak… Bana bak Sibel!” dedim dişlerimin arasından. “Senin karşında ezilip büzülen Bade yok artık.” Tırnaklarım tenine battı. “Beni unutmuşsun… Ama ben sana hatırlatacağım.”
“Yürü!” diye bağırdım.
Onu saçlarından sürükleyerek banyoya soktum. Küvetin içine ittiğim gibi musluğu açtım. Soğuk su bir anda akmaya başladı.
Sibel çığlık attı, küfür savurdu ama umurumda değildi. Umurumda olan tek şey Efe’ydi. Tek şey… O masum çocuğun nefesiydi.
“Bundan sonra sana bir kuruş bile yok!” dedim. Sesim çatlıyordu ama geri adım atmadım. “İşe gittiğimde kapıyı kilitleyeceğim. Kilitleyeceğim ki bu eve o şerefsizleri alamayacaksın!” Nefesim düzensizleşti.
“Uslu durmazsan yemin ederim…” boğazım düğümlendi ama bitirdim cümleyi, gözlerimin içine baka baka. “Seni yatırırım, Sibel. Seni ruh sağlığı merkezine yatırırım, duydun mu?!”
Sibel’le daha fazla tartışmak istememiştim. Üzerime dar bir pantolon, askılı bir bluz geçirip evden dışarı atmıştım kendimi.
Kapıyı kapatırken arkamdan hâlâ söyleniyordu ama umurumda değildi. O evde bir dakika daha kalsam ya bağırarak parçalayacaktım her şeyi ya da kendi içimde paramparça olacaktım.
Binanın merdivenlerine oturduğumda gece yüzüme çarptı. Hava serindi ama ben üşümüyordum.
İçimdeki yangın, dışarıdaki soğuğu bastırıyordu zaten. Dizlerimi kendime çekip başımı kısa bir an geriye yasladım.
Gözlerimi kapattım, nefes almaya çalıştım. Sanki nefes almak bile ağır geliyordu. Tam o sırada önümde duran araçtan korna sesi geldi. İrkildim, hızla ayağa kalktım.
Cam usulca açılırken dudaklarım zorla kıvrıldı, gülümseme deneme bile sayılmazdı. Nergis arabadan inip birkaç adımda yanıma geldi. Topuklarının sesi bile kendinden emindi.
“İyi misin canım?” dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Ağzımı açarsam ya ağlayacaktım ya da saydıracaktım.
“Yani…” dedim, boğazım düğümlüydü. “Buna iyi olmak denirse.”
Elini omzuma koydu, hafifçe gülümsedi. Sesi yumuşaktı ama tavrı netti. “Üzülme. Ben elimden geldiğince yanında olurum.” dedi. “Nereye gidelim?”
Ellerimi cebime soktum, omuzlarımı silktim. “Bilmiyorum.” dedim yutkunarak.
Gerçekten bilmiyordum. Nereye gitsem içimdeki ağırlık benimle gelecekti.
“Bu gece bendensin o zaman.” dedi, göz kırptı. “Hadi biraz eğlenelim. Geç arabaya.”
Adımlarımı hızlandırıp ön koltuğa oturdum. Kapıyı kapattığım an göğsüm sıkıştı.
“Kusura bakma…” dedim, sesim kısık çıktı. “Seni de böyle apar topar çağırdım ama hiç iyi değilim, Nergis. Sibel yine beni çıldırttı… Efe’nin durumu desen kötüye gidiyor.”
Nergis kontağı çevirdi, motorun sesi geceyi yarar gibi oldu.
Direksiyonu kırarken bir yandan bana bakmadan konuştu: “Şşş…” dedi. “Tamam hayatım. Dur, az sakinleş.” Kısa bir nefes verdi. “Kafaya taktıkça insan işin içinden çıkamıyor. Hadi biraz gidelim, eğlenelim… içelim.”
Kaşlarım çatıldı, ona döndüm. “Sibel’i alkolden kurtarmaya çalışırken bir de ben mi içeceğim?” dedim. Sesimde acı bir alay vardı. “Sonra ona benzemeyeyim de…”
Nergis güldü. Ama dalga geçer gibi değil, beni hafifletmek ister gibi. “Sen onun gibi alkolik değilsin.” dedi netçe. “Çok sık içmiyorsun. Sibel’le kendini karıştırma.”
Kısa bir an sustu, sonra daha ciddi bir tonla ekledi: “Bugün senin gerçekten ihtiyacın var. Merak etme, içkiler benden.”
Cevap veremedim. Zaten verecek hâlim de yoktu. Camdan dışarı bakıp yolu izledim.
Şehir ışıkları akıyordu; ama ben hiçbir şey görmüyordum aslında. Aklım hâlâ hastanede, Efe’nin odasındaydı.
Kulübün önüne geldiğimizde araçtan indik. Nergis anahtarları valeye uzattı, sonra koluma girip beni yanına çekti.
İçeriden gelen müzik, daha kapının önünde bile göğsüme vuruyordu. Bas sesi, kalp atışı gibi… ama benim kalbim zaten gün boyu yerinden çıkacak gibiydi.
Sokağın başında kusan gençler vardı. Kimisi kaldırım kenarına çökmüş, kimisi duvara yaslanmış sızmıştı. Kahkahalar, bağırışlar, çakmak sesleri… Her şey fazlaydı. Her şey çoktu.
Kulübe adım attığımızda renkli loş ışıklar yüzüme vurdu. Müzik, kahkahalar, sigara dumanı… Ve birbirine çarpan bedenler. İnsanlar eğleniyordu. Unutuyordu. Kendini kaybediyordu.
Ben ise sadece bir anlığına… Kendi acımı susturmak istiyordum.