Bölümü okumaya başladığınız saati buraya bırakın lütfen ??
?
Gözlerimi araladığımda saat henüz sabahın beşiydi. Bir müddet bilincimin yerine gelmesi için yatakta oturup boş baķışlarla etrafı izledim.
Zindan köşelerine sığınmış esaret kuşları yavaş yavaş uyanıyordu.
Özgürlük ateşi harlamıştı tutsak duvarları. Küçük mırıldanışlar yükseliyordu içimde. İsyan şarkımızı kanat sesleriyle güçlendiriyordu esaret kuşları. Bugün büyük bir baş kaldırı planlıyordum.
Bugün , içimden söküp attıklarını düşündükleri özgürlüğüm için savaşacaktım. Bugün ya kanatlanıp uçacaktım duvar dipleri umudu yosun tutmuş parmaklıklardan ya da sonsuza dek kopacaktı ruhumdan umuda çırpınan kanatlarım. Sırtımı yatak başlığına dayayıp gözlerimi sıkıca yumdum. Bugün diğer günlere nazaran daha erken uyanmıştım. İçimde büyüyen heyecan kargaşısını dinginleştirmeye çalışırken planı tekrar gözden geçirdim. Her şey her hafta olduğu gibi aynı düzenle işlerse kurtulabilirdim bu zindandan , bir daha dönmemek üzere.
Yıllardır aile üyelerimi gözetlemenin mükafatını alabilirdim. Üzerimdeki yorganı tek elimle kaldırıp yataktan kaydım. Ayaklarımı buz tutmuş zemine bastırdım. Soğuk , içimdeki gücü fısıldar gibi sinsice vücudumda gezindi. Ellerimi havaya kaldırıp yukarıda birleştirdim. Vücudumu sağa sola eğip birkaç harekette esnettim.
Bugünün anahtar kelimesi hızdı. Hızlı davranmak zorundaydım, görünmez olmak istiyorsam. Üzerimdeki hantallık yavaş bir şekilde uzaklaşırken adımlarımı banyoya çevirdim. Önce kendimi hazırlamalıydım güne , soğuk suyu açıp bir süre suyun akmasını izledim. Kendi kendime zaman geçirmeye çalışıyordum , sakinleşmeliydim.
Seri katilin kanlı parmaklarında mühürlü soğukkanlılığa ihtiyacım vardı. Sessizce cinayete hazırlanmalıydım. Kimse hissetmeden onlarca canı hayattan koparabilecek kadar soğukkanlı. Titreyen ellerimi suyun altına sokup yumruk yaptım. Üşümüyordum, düşüncelerin ağırlığı ruhuma baskı kuruyordu. Ellerimi aynı anda açıp suyun parmaklarımın arasından geçişini izledim , korkularımı parmak uçlarımdan soğuk suya aktarıyordum sanki. İçimde oluşan boşluk büyük bir gücü simgeliyordu , garipti , soğuktu , yabancıydı , bana benziyordu.
Bugün nefret ettiğim Pattersonlar'dan biri olmaya karar vermiştim. Bugün taşıyamadığım soyadının hakkını verecek , onlar kadar zalim , bencil , asi , inatçı pisliğin birine dönüşecektim.
Özgürlük ateşiyle yanan küçük bir savaşçı doğacak ruhumda , içimde biriken nefret kırıntılarıyla beslenecek , bir tilki kadar kurnaz , bir avcı kadar sessiz , bir katil kadar soğuk olacaktı gözleri. Bugün Zeyna olmayacaktım , bencil bir psikopat , kendi için yakıp yıkacaktı bu malikaneyi. Ellerimi birleştirip büyük bir su kümesi oluşturdum. Gözlerim kadar soğuk , düşen her damlası bir mızrak gibi kalbime saplanan suyun altında.
Ellerim hissizleştiğinde lavaboya eğilip yüzümü su kümesine sokup bir süre nefessiz kaldım. Kendi kendini öldürebilir miydi insan ? Ölüm bu kadar yakınken içimde bitmek bilmeyen savaşın galibi çıkabilir miydim ? Ölmek zor değildi , zor olan geride bıraktığım hayallerimdi. Kimse varlığımı bilmediği gibi yokluğumu da hissetmeyecekti. Kimsesiz büyüdüğüm bu dört duvar acılarımın şahidi olacak , sessizce geldiğim bu dünyadan tüm sessizliğimle ayrılacaktım. Böyle bir veda istemiyordum yaşayamadığım bu hayattan en azından birinin hatıralarında güzel bir yerim olmalıydı. Biri hissetmeliydi varlığımı , yokluğu mezarımı cehenneme çevirmeliydi. Bugün gülüşüyle kalbime umut saçan o adam için kurtulacaktımbu zindandan. Onu hayatım boyunca görmeyecek olsam bile vazgeçmeyecektim.
Umut , savaşı yarım bırakan korkakların taşıyamayacağı kutsal bir duygu. Avuçlarımı ayırıp suyun özgürlüğüne kavuşmasını sağladım. Bir damlaya karışıp okyanusta özgürce dolaşabilir miydim ?
Suyu kapatıp isyan çığlıkları harelerine dolanmış kahvelerimi aynadaki yansımama çevirdim. Gümüş tanecikler yüzümün her köşesine umudun busesini bırakarak aşağı doğru süzüldü. Yapabilirdim ! Sessizliğe gömülü bir zırhta büyümüş bir kızdım ben , yıllarımı zırhın demir işlemelerine gizlemiştim. Ses çıkartamadığım her an küçücük ellerimle konuşuyordum. Kimse duymuyordu sesimi , görmüyordu anlattıklarımı , bilmiyordu benim gibilerin dilini. Daphne öğretmişti bu dili , sessizliği ellerimle yarabileceğimi.
Yüzümden boynuma doğru yol alan soğuk damlacıklar içimde bitmek bilmeyen ateşe sürükleniyordu. Hayattaki varlığım sıcakla soğuk kadar keskindi , bense ölümü dört duvar arasında bekleyecek kadar aciz , yaşadıklarımı bir anda değiştirmeye kalkacak kadar cesurdum. Bugün sıyrılacağım zavallı halimi , herkesi , her şeyi korkularımın ardına gömüp kendim için yaşayacağım.
Banyodan çıkıp odaya girdim , bakışlarımı saate çevirdiğimde sadece on yedi dakika geçirdiğimi gördüm. Hızlı adımlarla kitaplığıma ilerleyip en son geçen yaz açtığım , biyolojik babamın hediyesini(!) alıp kapının yanındaki sehpanın üstüne koydum. Onun nazarında oyuncak almıştı bana. Yeni yaşımı kutladığı doğum günü hediyesi değildi bu (zaten hiç bir zaman da kutlamamıştı). Oyuncağım olarak gördüğü Daphne gittiğinde o da bana yeni bir oyuncak almayı akıl etmişti , onları rahat bırakmam için. Köpeğin önüne kemik atar gibi yatağıma bırakmıştı. Teşekkür mü etmeliydim ?
Minnet duyulacak biri değildi o. Bakışları buna mecbur değilim ama yine de yaptım , der gibiydi. O gün yalnızlığıma bir yenisini eklerken ne kadar çaresiz , bir başına mahkum olduğumu bir kez daha hissetmiştim. Sevmek bu kadar mı zordu? Tek kusurum konuşamamakken saçlarımı okşamak neden mide bulandırıyordu ? Yüzümde eksik veya noksan hiçbir şey yokken neden yüzümü gören herkes iğrenerek bakıyordu ? Son kez topladığım yatağımın üzerine oturup Daphne'nin aldığı laptopu ve içinde yeni hayatımın belgesi duran kitabı yatağımın üstüne koydum. Parmaklarımı yavaşça laptopun üzerinde gezdirdim. Bana değer veren , saçlarımı sevgiyle okşayan ve beni bu dünyadaki en özel çocuk ilan eden kadın, benim için kendini feda etmişti. Bana böyle şefkatle yaklaşmasının sebebi gözlerinde gizliydi. Acıyordu bana , uyuduğumu düşündüğü her gece benim için gözyaşı döküyordu , parmak uçları saçlarımın arasında , dökülen her damla kara toprağa dökülür gibi gecenin karanlığı çökmüş saçlarımı ıslatıyordu. Canımı yakan şey acıması değildi , benim yüzümden üzülmesinden nefret ediyordum. Ben sevgiye muhtaçtım, birinin sevgiyle bakışına , yüzümü gördüğünde tatlı tebessümüne , benimleyken mutlu olmasına. Bana insan olduğumu hissettirecek birine ihtiyacım vardı. Belki şu an burada olsaydı böyle bir işe kalkışmazdım. Her sabah yaptığı gibi eliyle hazırladığı kahvaltı tepsisini buraya getirirdi. Ben kahvaltımı ederken o da yeni yazdığım kurguların ilk okuyucusu olarak heyecanla her kelimeyi okur yorum yapardı. Sonra okuyucularımın eğlenceli yorumlarına birlikte cevap verirdik. Yine evden götürürdü beni. Bazen iki korumayla gezerdik bazen kimse önemsemezdi varlığımızı. Okyanusu dinlerdik birlikte , sokak şarkıcılarının sesleri eşliğinde. Bana kitaplar okurdu , aksiyon filmleri izler filmin akışına kapılır patlamış mısırları hangi ara bitirdiğimizi anlamazdık , komedi dram izler ağlaşırdık. Hayal dünyamı aralamıştım onun sayesinde , yeteneklerimi kullanarak ufuklara yelken açmıştım. Şimdi onun yerini yalnızlığı dolduruyordu.
Birini sonsuza dek kaybetmek ölüm değil miydi ?
Ölmemiştim ama biliyordum ki Daphne'yi sonsuza dek kaybetmiştim. Buradan kurtulsam bile nasıl bulacaktım onu ? Fred onu ABD'den gönderdi , nasıl ulaşabilirim ki ona ? Derin içli bir nefes alıp ayaklandım , acımı bugünlük bir kenara bırakmalıydım. İçinde Daphne'nin bıraktığı en büyük sırrın bulunduğu kitabı ve wifi adaptörü laptopun üstüne koyup laptopu komidinin üstüne bıraktım. Hızlı adımlarla pencere kenarında duran gardıroba ilerledim. Madem bir işe kalkışmıştım , o zaman her şey eksiksiz olmalıydı. Gardıroptan dört tane bluz çıkarıp yatağa fırlattım. Eski püskü kıyafetlerle dolu gardıroba son kez tiksinircesine baktım. Bu hak ettiğim hayat değildi. Olmamalıydı !
Birkaç dakika sonra büyük bir savaş başlayacaktı sessizlik çökmüş duvarların arasında. Stres , soğuk buz kristallerine dönüşüp tek tek parmak uçlarıma yayılıyordu. Ellerimi çenemin altında kenetleyip umut dolu bakışlarımı yer yer rutubetlenen tavana diktim.
Tanrım , bir tek sen duyarsın beni. Bir tek sen kurtarırsın bu dipsiz kuyudan.
Ruhum gibi görünüyordu, geçen yaz beyaza boyanan tavan. Masumdu , siyaha çalan yeşilleri iz bırakarak yayılıyordu usulca , acıydı. Sıkıca kenetlediğim ellerimi aşağı indirip parmaklarımı serbest bıraktım. Başımı ağır bir şekilde saate çevirdim , vakit gelmişti.
Saat tam 08.00 , malikanenin kapısı büyük gün için açılıyordu. Koşarak cama ilerledim. Fred ve Marie'nin arabaları arka arkaya sivri oklarla süslenmiş mahzen kapılarından çıkarken sinsice gülümsedim. Garajdan çıkan lacivert Lamborghini Reventon , Emily'e yılbaşında alınan yeni araba , mahzen kapılarını geçtiğinde kapı yeniden üzerime kapandı. Derin bir nefes alıp pencereden ayrıldım. Yutkunmalarım boğazımda düğümlenirken sırtımdan soğuk damlalar akıyordu. Hızlı adımlarla birazdan açılacak olan kapıya doğru ilerledim. Ellerim yapacağım şeyin ağırlığını taşıyamaz halde titriyorlardı. Derin bir nefes alıp verdim, bu benim son şansımdı. Sehpanın üzerindeki cam , kalın kristalli sürahiyi alıp sırtımı soğuk duvara yasladım. Yapmak zorundaydım , bunu tüm gece düşünmüştüm. Artık kendi yolumu kendim çizmeliydim. Soğuk ruhumdaki boşluğa yayılırken hızlanan kalp atışlarımı ağır ağır aldığım nefeslerle dizginlemeye çalıştım. Gözlerimi kapatıp tenimden ruhuma düşen özgürlük tanelerini hissettim. Artık düşünmek için çok geçti. Kulağıma dolan müzik sesiyle başımı ağır bir şekilde yukarı kaldırıp duvara yasladım. Bana sunduğu şansla minnet dolu bakışlarımı tavana diktim. Daniel'ın Metallica hayranlığına ilk kez sevinmiştim , buna sevineceğim aklımın ucundan dahi geçmezdi. Uzun zamandır yapmadığı ve evi her inlettiğinde lanet ettiğim sesle gözlerim parlamıştı. Yüzümde umudun en büyük kanıtı duruyordu. Kapının yanında olmasaydım duyamayacağıma emin olduğum kilit sesi geldiğinde elimdeki laptopu sıkıca kavradım. Kapı yavaş bir şekilde aralanırken bir eliyle kahvaltı tepsisini tutan , diğer eliyle kapının kulpunu kavramış hizmetçiyle göz göze geldiğimizde elimdeki sürahiyi tüm gücümle kafasına indirdim. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. Gürültülü bir sesle yere düşen kahvaltı tepsisi , kırılan tabaklar , etrafa saçılan kahvaltılıklar , taytımın bilek kısmının bir karış üstüne kadar olan bölgeye sıçrayan meyve suyunun ardından hizmetçinin yüzündeki şaşkınlığın mimiklerinden gözlerine taşınan korkuya dönüşmesini izledim. Her detayı beynime kazınırken yalpalayarak yere yuvarlandı.
Başından akan kanı gördüğümde bir adım gerileyip derince yutkundum. Kalp atışlarım daha çok hızlanmıştı. Saçlarım terden yüzüme yapışmış göğüs kafesim hızla kalkıp iniyordu. Elimi çaresizce sola doğru uzatırken tutunacak yer arıyordum. Gözlerim doluyordu ağırdan , sırtımdan akan ter damlacıkları bilenmiş bıçaklar misali batıyordu , geçtikleri yerlere iz bırakıyorlardı. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp başımı sağa sola salladım.
Kendine gel Amy , gözlerimi kapattım kısa bir süre sonra silkelenip kendime geldim. Yaptığım her şeyin bilincindeydim. Bunu yapmak zorundaydım. Titreyen ellerimle hizmetçiyi ayaklarından tutup sürükleyerek odaya çektim , yerde inliyor ve sızlanıyordu. Zaman en büyük düşmanımdı , her şeyi göze almıştım.
Kararlılığım elimin titremesini yavaşlatıyordu. Koşarak yatağın çarşafını topladım. Şimdi kanıtları temizleme vaktiydi. Hizmetçiyi odaya çekerken oluşan kan izlerini , dökülen kahvaltılıkları ve cam kırıklarını kabaca temizleyip odaya geri girdim. Bu bana biraz zaman kazandırırdı. Elimdeki kanlı çarşafı kapının yanına fırlatıp çarşafı çekerken yere düşürdüğüm bluzleri toplayıp koşarak yerde cansız bir şekilde uzanan bedene ilerledim. Ölmüş müydü ? Katil mi olmuştum yoksa ? Ayaklarını ve ağzını sıkıca bağlayıp hizmetçiyi yan çevirdim. Ellerini sehpanın köşesine bağlarken görüş açım bulanıklaştı. Gözlerimi kapadığımda yanağımdan süzülen gözyaşını önemsemeden gözlerimi araladım. Netleşen görüş açımla işimi hızlıca bitirip ayaklandım. Komodinin üstünde duran laptopu ve üzerindekileri alıp zaman kaybetmeden esaret sinmiş duvarların arasından sıyrıldım. Kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. Anahtarı kapının altından atıp koşarak koridorun sonundaki merdivenlere ilerledim. Kimse uğramazdı buraya , haftada bir temizlenen çatı katı iki gün önce temizlenmişti çünkü. Uzun zamandır ilk kez inecektim aşağıya , sarmal şeklinde ki geniş merdivenleri inerken gözlerim etrafı tarıyordu. Tehlikeli bölgeye giriş yaptığımda sırtımı yasladığım soğuk duvardan çekip ikinci katın koridoruna bakınmak için eğildim. Saçlarım önüme geliyordu , hızla saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
Boş koridoru görmemle kendimi soğuk zemine bıraktım. Koşarak planın ikinci safhasını tamamlamaya Emily'nin odasına gidiyordum. Kalbim heyecanla atıyordu. Aksiyon alışkın olmadığım kalbime kriz geçirtecek bir olaydı. Kimseyle karşılaşmadan Emily'nin odasına girmeyi başarmıştım. Elimdekileri yatağın üzerine bırakıp hızlı adımlarla ikiz kardeşimin gardırobuna ilerledim. İçimden zaman kaybetmemem gerektiğini tekrarlayarak konsantre olmaya çalışıyordum. Büyük bir nefes alıp kendime geldim. Koridordan hüzünlü gözlerle izlediğim bu odadan nefret ediyordum. Sahip olmam gerekenler ama olamadığım her şeyi yansıtıyordu çünkü. Kocaman en az üç kişinin kolaylıkla sığabileceği bir yatak. Üzerinde ışıltıların olduğu mürdüm rengi bir nevresim. Makyaj masasının üzeri en pahalı yüzlerce makyaj malzemesiyle doluydu. Yan tarafta bir de giyinme odası vardı. Oraya sığamadığı için en sonunda buraya da gardırop koydurmuştu. Tam bir alışverişkolikti. Yerdeki halıya sertçe basıp gardıroba ilerledim. Beni bir gün bile yanına yaklaştırmadığı gardırobun kulpunu tutup kapısını yana kaydırdığımda kapının üzerine bıraktığım kanlı parmak izlerini gördüm. Dolaptan bulduğum beyaz şifon bir gömlekle izleri silip gardırobu kurcalamaya başladım. Siyah küçük bir seyahat çantası bulup içine birkaç parça kıyafet , uzun , nude tonlarında bir kaban ve siyah spor bir ayakkabı koyup gardırobu kapattım. Yatağın üzerine bıraktığım eşyaları da çantanın içine koyup aynı hızla fermuarı çektim. Sen Patterson'ların sana sundukları hayatı yaşarken ben bana sunmadıkları hayatımı yaşamaya gidiyorum.
Çantayı sıkıca kavrayıp kapıya ilerledim. Şimdi sıra üçüncü kısımdaydı. Kafamı , yavaş bir şekilde açtığım aralıktan uzatıp koridora bakındım. Kimse görünmüyordu , odadan çıkıp kapıyı arkamdan örttüm. Koridorun sonunda Marie ve Fred'in tek kelimeyle anlatabileceğim muazzam yatak odalarına koştum. Nefes nefese kapıyı açıp içeri girdim. Hemen ardından kapıyı kapatıp sırtımı yasladım. Yakalanmamayı başarmıştım , en azından şimdilik.
Kapıdan ayrılıp Marie'nin yeni tasarım, beyaz makyaj masasına ilerledim. Emily kesinlikle Marie'ye çekmişti, iki alışveriş manyağı ruh hastası. Bir kez giydikleri kıyafetleri ikinci kez giymediklerinden her yer kıyafet doluydu. Aynı kokulu farklı markaların onlarca parfümünü neden alırdı insan ? Çekmeceyi açtım yavaşça. Marie aynı zamanda takı manyağıydı. Fred aldattığı her kadının telafisini mücevherle edecek kadar karakter yoksunu , Marie bununla mutlu olacak kadar gurursuzdu. Bense buna birkaç kez şahit olacak kadar şanssızdım. Şimdi olmayan şansımı kovalıyordum.
Burası safir , zümrüt, inci , mercan taşlarla süslenmiş kolyelerle doluydu. Marie , aptallığının sorumlusu benmişim gibi kaybettiği her takısını bana aratırdı. Çocukluğumun en berbat hatıralarında gezindim kısa bir an. Kadife kutuları açıp içinden birkaç kolye alıp çantaya koydum. Evde pek dolanmasam da her şeyin yerini biliyordum. Bu bugün beni kurtaracak tek özelliğimdi. Gardırobun kanatlarını sürükleyip orataya çıkan küçük çelik kasaya kısa bir bakış attım. Gardırobun kanatlarını üst üste getirip sağ tarafa ittiğinizde yandaki dolabın kapısı açılıyordu. Dolabın kapısını kendinize doğru çektiğinizde daha büyük bir kasaya ulaşabiliyorsunuz. O kasada bu küçük kasadan çok daha fazlasının olduğunu bilsem de daha sistematik bir şifrelemeye sahipti. Ayrıca orada kamera olduğunu da söylemişlerdi. Bana zaman kaybettirirdi. Hem onlardan fazlasını istemiyordum , şu an ihtiyacım olan kadarını almalıydım sadece.
Gardırobun önünde diz çöküp derin bir nefes aldım. Şifrenin dört karakterden oluştuğunu hatırlıyordum. Dünden beri düşündüğüm tüm şifreleri tek tek denemeye başladım. Evlendikleri tarih , şirketin kuruluş yılı, Daniel'ın doğum tarihi , Emily ve benim doğum tarihimizi de denedim. Sonuç alamayınca rakamların altında yazan harflere göre kelimeleri yazmaya başladım. Fred , Mari , Patt , Dani hiçbiri olmamıştı. Lanet olsun hiçbiri işe yaramıyordu. Kapalı kapağın karşısında çaresizce beklemek ellerimin daha fazla titremesine neden oluyordu.
Tanrım ! Neydi bu kahrolası şifre ? Düşün Amy düşün ! Ellerimi yüzüme siper edip oturduğum yerde öne arkaya sallanmaya başladım. Bu kahrolası zindandan bir çıkış yolu bulmuşken şimdi her şey son mu bulacaktı ? Sanki milyonlarca saat etrafımı kaplamış akıp giden zamanı kulağıma fısıldıyorlardı. Tik tak tik tak tik tak...
Ellerimi saçlarıma götürüp saçlarımı geriye doğru yatırdım. Nasıl diyordu Daphne , Do it now. Sometimes later , becomes never. Derin bir nefes alıp verdim , atladığım bir şeyler olmalıydı. Marie zeki bir kadındı ama şifreler konusunda Fred'le sürekli tartışıyorlardı. Birkaç ay önce de Fred kasayı açamadığı için Marie'ye sinirlenmişti çünkü Marie sürekli olarak şifreleri yeniliyordu. Fred bu işe bir son vermesini isteyince yeni bir şifre oluşturdular. Eğer Emily biraz daha geç gelmiş olsaydı şifreyi öğrenebilirdim. Aklıma gelen fikirle hemen kasaya eğildim. Yeni bir akım dünyayı sarmıştı. EmDa , şifre geçirsiz yazısı geldiğinde son şansımı deneyip Tanrıya yalvarırken lütfen lütfen lütfen diye içimden tekrar ediyordum. DaEm , kasadan gelen tık sesiyle açılan kapağın önüne çantayı koydum. Kasanın içindeki tüm nakit paraları ve siyah küçük silahı çantaya atıp fermuarı kapattım.
Ellerimi yere bastırarak kalkıp çantayı sıkıca kavradım. Şimdi sıra son , en zor adımdaydı. Kasayı ve gardırobu kapatıp kapıya doğru koştum. Bunu yaptığıma kendimi inandırmayı sonraya ertelemiştim. Kapıyı yavaş bir şekilde aralayıp boş koridora bakındım. Koridordaki sessizlikle kendimi dışarı atıp kapıyı arkamdan kapattım. Ses çıkarmadan koşuyordum uzun koridorda. Sarmal merdivenlere ilerlerken duyduğum sesle kendimi duvarın yanına konumlanmış küçük dolabın arkasına attım. Elimdeki çantaya sıkıca sarılıp sessizce kendi kendine şarkı mırıldanan hizmetçinin gidişini dinledim. Fark edilmemeye alışkındım. Hizmetçi gözden kaybolduğunda ayaklandım. Dolabın yanından geçerken fark ettiğim şeyle geri döndüm. Dolabın üzerindeki not defterini ve üzerine takılmış kalemi alıp çantaya attım. Kağıt kalemin sırdaşı , benim sadık ortağım olacaklardı. Yüzümde tatminkar bir gülüşle umuda doğru sessizliğimi adımlarıma hapeserek koştum.
Sarmal merdivenlerden inip düz koridora bakındım. Sakinleşmeye çalışırken sessiz ve hızlı nefesler alıp veriyordum. Koridorun sonunda , sağda ki kapıya umutla baktım. Orası her şeyin başlayacağı kapıydı. Kimsenin olmadığına kanaat edip koridor boyunca koştum. Demir kapıyı yavaş bir şekilde açsam da cızırtısına engel olamamıştım. Geçebilecek kadar bir alan bıraktığımda yan dönerek girdim. Çıplak ayağım soğuk metalle buluştuğunda ürpermiştim. Kısa sürede kendime gelip kapıyı arkamdan kapattım. Merdivenlerden hızlı adımlarla inip birçok insanın hayallerini süsleyen mini garajı göz ardı ederek anahtarların bulunduğu kilitli dolabın üzerine bakındım. Saat 08.35 , derin bir nefes alıp elimi kalbime bastırdım. Korumalar nöbet değişimi yaparken sadece 10 dakikam vardı. Tek umudum Daniel'ın , ki hangi arabasını tercih edeceğine dair bir fikrim yok , arabasına binmek.
Sırtımı duvara yaslayıp , kameraların görüş açısında olmayan kör bir nokta bulmanın rahatlığıyla , arabaları inceliyordum. Daniel'ın geçen sene doğum günü hediyesi siyah Pagani Zonda Cinque Roadster'le bakıştım bir süre, Daniel'e belli etmeden nasıl saklanacaktım ki ? Elimde geleceğimi taşıdığım çantayı yere koyup fermuarını açtım. Üstteki paraları yana itip en alttaki kabanı çıkarıp üstüme geçirdim. Adrenalin soğuktan donmuş bedenimi unutturmuştu. Kabanın düğmelerini vurup kuşağını bağlarken arabaları inceliyordum. İki koltuklu arabanın neresine saklanayım ? Ah lanet olsun ! Daniel'ı silahla tehdit edebilirdim. Yanaklarımı dişlerimle ısırırken olacakları düşünüyordum. Tehdit etmek Daniel'ı etkisiz hale getirmek için yeterli değildi. Beni her halükarda satardı. Çünkü biyolojik abim benim zarar görmemden zevk alan pisliğin tekiydi. Kulağıma dolan kısık araba sesiyle bir an duraksamıştım.
Bu saatte kim gelmişti ? Panik düşünmemi engelliyordu. Gözlerim etrafı kolaçan ederken ne yapacağımı düşünmeye başladım. Saat henüz 08.37'di. Yapacağım en ufak bir hatayla kendimi ele verebilirdim. Hızlı olmalıydım. Garajın kapağı açılırken yere bıraktığım çantamı can havliyle kavradım. Beton zemine kalan birkaç basamağı da inip kendimi merdiven altındaki boşluğa attım. Boşluğa iyice sinerek beklemeye başladım. Rolls Royce Phantom durduğunda içinden iki hizmetçi çıktı. Hemen gitmezlerse ben nasıl saklanacağım ? Kabanı ayaklarıma kadar örtüp arkamda kalan hareketlenmeye ara ara bakışlar atıyordum. Hizmetçiler aldıkları eşyaları alıp bana doğru gelirken kendimi iyice duvara yaslayıp nefesimi tuttum. Tanrım lütfen yardım et ! Lütfen! Lütfen! Hizmetçiler yukarı çıkarken arkadan gelen şoförün telefonu çaldı. Gözlerimi sıkıca kapatıp duyduğum kelimeyle konuşmaya odaklandım.
“Buyurun , Mr. Fred ?”
Kim olduğunu bilmediğim adam bir süre karşı tarafı dinledikten sonra konuştu.
“Emredersiniz , odanızdaki dosyayı ve eksik belgeleri bayilerden alıp hemen getiriyorum.”
Şoför koşarak merdivenleri tırmanırken gözüm saate ilişti. Saat 08.41'di. Demir kapının kapanmasıyla saklandığım yerden çıkıp koşarak koyu arduvaz gri rengindeki Rolls Royce Phantom'a ilerledim. Arka kapıyı açıp kendimi içeri attım. Şoför koltuğuyla arka koltuklar arasındaki alana gizlenip çantayı da yan taraftaki boşluğa koydum. Şans geç de olsa adresi bulmuştu. Başımı şoför koltuğuna yasladım. Gözlerimi sıkıca kapatıp derin bir nefes koyverdim baharat ve çilekli gofret kokan arabaya.
Özgürlüğe adım adım...