/RED GLOVE/

2850 Words
Hayal kurmadan yaşayabilirdi miydi insan ? Umudun bittiği yer de ölüm soğuğu yok etmez miydi ruhu ? İnsan bir kere kitapların dünyasına adım attığında çıkmak ister miydi sınırları belirsiz eşsiz dünyadan ? Bir kere yazmaya başladığında soğuktan kurumuş , pencereden sızan soğuğu içine hapsetmiş küçük parmaklar artık durabilir miydi ? Vazgeçer miydi insan sevdiğini bir kez olsun görmeden ? Sevmeyi bırakır mıydı ona bir kez sarılmadan ? Peki ya nefret, aileme duyduğum nefret bir gün biter miydi ? Geçer miydi ruhuma açtıkları yaralar ? Diner miydi kalbime ev sahipliği yapan yalnızlık ? Kurur muydu doğduğum andan itibaren durmadan akan gözyaşlarım ? Her şeye yeni baştan başlayabilir miydim ? O kadar güce sahip miydim gerçekten ? Yeni bir deftere izin verir miydi kader ? Her ânında acı veren hikayemi yeni baştan yazabilir miydim ? Ellerini deri ceketine sokup yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Emily'nin bahsettiği hayal ne olabilirdi ? Laptopumu mu keşfetmişti ? Yazar ismimin Daphne olduğunu mu çözmüştü ? Özgürlüğe giden yolda May Watson olacağımı mı öğrenmişti ? Yüzümün her karesini incelerken sırıtıyordu. Ruhum korkuya kapıldığında düşüncelerim sel olup zihnime akıyordu. Ne hissettiğimin bilincinde değildim. Soğuk parmaklarım terleyen avuç içlerimi sızlatırken duyacağım cümlenin hoşuma gitmeyeceğini hissediyordum. Aramızda sürüp giden sessizliği bozduğunda kulaklarıma dolan cümlenin kelimelerini zihnimde tartmaya başlamıştım. “Bugün ne yapsam diye düşünürken birden aklıma sen geldin.” Elini cebinden çıkarırken gözlerini bir an olsun çekmedi gözlerimden. Neydi derdi ? Hareketlerine anlam veremiyordum. Ne istiyordu benden ? Mükemmel hayatını yaşayan gözde bir prenses ne istiyordu bir ucubeden? Bir köle kadar değerim yokken bu neyin nefretiydi ? Dünya onun etrafında dönerken neden benimle uğraşıyordu ? Herkes gözünün içine bakıyordu , herkes onu düşünüyordu , herkes onu seviyordu , herkes onun duygularıyla , fikirleriyle ilgileniyor , herkes dudakları arasından çıkacak tek bir kelimeye bakıyordu. Benim sahip olacaklarıma bile sahipken neyin kinini güdüyordu böyle ? Biz aynı kanı taşıyorduk. Ne kadar inkar ederse etsin ben onun kız kardeşiydim. Kimlikte ne yazarsa yazsın ben Amy Patterson'dım , Marie ve Fred'in biyolojik çocuğuydum. Dikkatini benden çekip elinde çevirdiği telefonu açtı , yüzünde eğlence arayan yaramaz bir çocuğun ifadesi vardı. Telefon ekranına tıklarken yüzündeki sırıtış silinmemişti. Arada birbirini kovalayan saniyeler telefonu bana çevirdiğinde oyunu bırakmış şaşkınlığıma ortak olmuşlardı. Manşetlere taşınan haber yüreğimi gökyüzünden kopup gelen meteor kadar yakmış kül etmişti. En büyük hayalim değildi , o benim tek umudumdu. O , hayatta güzel şeylerin varlığına inanma sebebimdi. O , esaret kuşlarımın özgürlük simgesiydi , bizimdi , benimdi. İçimde çırpınan kuşlar bu defa feryatlar içinde can veriyordu. Toprağa düşen her ölü beden bir parçamı beraberinde sürüklüyordu sonsuz yalnızlığa. Tırnaklarımı avuç içlerime batırarak gözlerimi resimden çektim , yazıyı hızla okuyordum. 'Ünlü yıldız Paul Burns , ABD'nin gözde güzellerinden Emily Patterson'la görüntülendi !' Tekrar tekrar okuduğum cümle beynime vurulan kılıç darbelerine dönüşmüştü. Tüm uzuvlarım morga hapsedilmişti sanki şok hissetirmese de soğuğu , biliyordum acı içinde öldüğümü. Gözlerim istemsizce yeniden resme kaydı. Emily ellerini onun kirli sakallarına koymuş onu öpüyordu. Kelimeler tüm soğukluğunu esaret kuşlarıma fısıldarken umudum son kez çırpınmıştı. Bir kez olsun dokunmak için tüm servetimi verebileceğim kirli sakallarına. Bakmalara doyamadığım muazzam gülüşüne o dokunmuştu. Kalbimden göz bebeklerine kurduğum köprüyle akın eden esaret kuşlarım yok oldu birden. Acı yüreğimi kasıp kavurdu. Yüzüme doğru patlattığı kahkaha gözyaşlarımın akmasına neden oldu. İçimde patlayan öfke duvarına engel olmadım. Bilincim yerini saf nefrete bırakmıştı artık. İçimde biriken yılların acısı bir dağ olmuş alev püskürüyordu. Elimi hızla kaldırıp yanağına indirdim. Tokatın şiddetini ikizimin beyaz tenine bıraktığım beş parmak izinden anlamıştım. Emily beklemediği bu hareket karşısında küçük bir şok yaşadı. Umurumda değildi. Yüzüme öfkeyle bakarken bu defa saçlarına asıldım. Canı benim kadar yansın istiyordum , yanmayacaktı biliyordum. Sarı saçları parmaklarımın arasından kayarken başını hızla yere doğru eğip ayağımla dizine vurdum. Benim gibi hayatın karşısında iki büklüm kıvransın istedim. Tutunduğum dalı keserken bir kez olsun düşünmediği için acı çeksin istedim. Tek farkımız dilsiz olmamken onun benim yerime de yaşadığı hayattan intikam istedim. Hayatta sevmeye değer bulduğum tek şeyi de elimden aldı. Her şeye sahipken neden o ? Bencilliğin bir bedeli olduğunu anlasın istedim. Malikane Emily'nin çığlıklarıyla yankılanırken ben hala içimdeki öfkeyi dinliyor Emily'nin cezasını bulması için uğraşıyordum. İçine hapsettiğim nefret kutum açılmış , tüm öfkemi Emily'e kusuyordum. Onu camdan atmalıydım evet ! Ailemin ilgisizliğini , bencilliğini , beni kusurumla kabullenmeyişlerini , yalnızlığa hapsedişlerini , onlara duyduğum öfkeyi hapsetmiştim o kutuya. Şimdiyse sadece ödeşmek istiyordum. Tırnaklarını ayaklarıma geçirmesi , elleriyle bacaklarıma savurduğu yamuk , güçsüz yumruklar canımı acıtmıyordu. Umursamıyordum karşı koyuşlarını. Dilsiz olduğum kadar hissizdim de. Unutuyordu insan acı çekmeyi , gözlerini her sabah yeni bir acıya aralandığında. Beni üzen sevdiğim tek şeyi sırf beni daha fazla kül etmek için elimden almasıydı. Yanağıma inen sert tokat darbesinin nereden geldiğini anlayamadan yere düştüm. Saçlarına tutunduğum Emily de benimle yeri boyladı. Ellerimi Emily'nin saçlarından çektim. Odaya birinin geldiğini duymamıştım. Kimin geldiğini anlamak için elimin birini yere koyup destek alarak oturur pozisyona geçtim. Ellerimi gri taytıma sildiğimde parmaklarımın arasında kalan sarı saçları gri taytımın üzerine yerleşmiş , parlıyordu. Hoşuma gidip gitmediğinden emin değildim ama Marie bundan hiç hoşlanmamıştı. Marie'nin bana attığı sinirli bakışlara aynı tiksintiyle karşılık verdim. Daniel , Emily'i kucaklayıp odadan çıktığında gözlerim Marie'nin üzerindeydi. Ruhumu esir alan soğuk parmaklıklar gözlerime yerleştiğinde gelecek cezayı bekliyordum. Anneler kızlarının acılarını hissederlermiş , gözyaşlarım hiç yüreğini sızlattı mı Marie ? Hiç umrunda oldum mu ? Bir gün olsun kalbine ördüğün seti kaldırdın mı ? Neden yaşamaya devam ediyordum sanki ? Bir sebep mi vardı ? Marie işaret parmağını suratıma doğru sallayıp sinirle soludu. “Bu konuyu Fred geldiğinde konuşacağız. Bir daha sakın kızıma dokunma !” Koca cümlede canımı yakan tek kelime vardı , kızım… Marie öfkeyle odamdan çıkıp kapıyı sert bir şekilde kapattı. Ben neyiydim Marie'nin ? Bir kez daha anlamıştım, bir kez daha yüzüme vurmuştu. Doğurmak yetmiyordu anne olmaya , anne ; çocuğu şefkatle saran , sevgisiyle harmanlayan , kalbinde kucak dolusu huzur taşıyan kadın demekti. Bacaklarımı karnıma doğru çekip kafamı dizlerime yasladım. Yine yalnız bırakılmıştım. Gözyaşlarım çıkış yolu bulmuş firariler gibi yanaklarımdan diz kapaklarıma yol alırken sarsılarak ağladım. Içimde biriken tüm çığlıkları akan her bir damlaya gizledim. Hiç suçum yokken tüm cezaları neden ben çekiyordum ? Neden kimse sevmiyordu beni ? Neden kimse kanayan yaramı görmüyordu ? Sevmek bu kadar mı zordu ? Kör hayvanları bağrına basan yüce gönüllü Marie neden benden nefret ediyordu ? Neydim ben ? Topluma zarar veren bir haydut mu ? Insanlığı tehlikeye sokan bir canavar mı ? Lanet dünyanın kurallarına aykırı bir ucube miydim ? Kafamı dizlerimden kaldırıp gözyaşlarımı avuç içlerimle temizledim. Ben ne canavardım ne ucube ne de insanlara zarar veren bir hayduttum. Eksik bir uzvum vardı , kusurluydum belki ama bu utanılacak bir şey değildi. Bu kaderin kendisiydi. Beni bu hale sokan da bu çatı katına hapseden de yine kaderdi. Ellerimi soğuk zemine bastırıp ayaklandım. Eve açılan kapının çaprazında bir tane daha kapı vardı. Patterson ailesi beni onurlandırıp bana bir ebeveyn banyosu ayarlamışlardı. Kapıyı sert bir şekilde açıp içeri girdim. Duvarı kaplayan büyük aynada karşılaştığım yansımamla kapıyı aynı sertlikle tekrar kapattım. Buğday tenimin üzerindeki parmak izleri kızarmıştı. Gözlerimi bir an olsun aynadan ayırmadan musluğu çevirip elimi soğuk suyun altına soktum. Su sesi bana Daphne'yi hatırlatırdı. Parmaklarımın arasından akıp giden su damlacıklarını izledim bir süre. Benim Daphne'ye ihtiyacım vardı. Su perisiydin sen , bir damlaya gizlenip gelemez miydin yanıma ? Yanağımda hissettiğim soğuklukla gözlerimi sudan çekip aynaya hissiz bakan kıza çevirdim. Büyük bir damla dört parmak izinin üstünden kayarken soğuk sudan çektiğim elimi yanağıma götürdüm. Soğuk parmak uçlarımı izin kenarında gezdirirken tekrar aynadan gözlerime baktım. Ben bunu hak etmiyordum. Eğer kaderim buysa istemiyordum yaşamak ama eğer kaderim uzaklarda bir yerlerde yazılmışsa kaderimin vakti geldi demekti. Soğuk suyla elimi yüzümü yıkayıp odama geri girdim. Daphne de bunu yapmamı isterdi , gitmemi , yaşamamı, özgürlüğe uçmamı , esaret kuşlarımın zincirlerini kırmasını. Eğer başarabilirsem ona da ulaşabilirdim. Ne çok özlemiştim onu. Şimdi yanımda olsaydı sıkıca boynuna sarılıp içimde biriken tüm acıları omzunda dindirirdim. Odada volta atarken beynimde plan tasarlamaya çalışıyordum. Malikanenin işleyişi dakikası dakikasına beynime kazılıydı. Emindim ne yapacağımdan. Artık durmayacaktım. Eğer sahip olduklarım bana gelmiyorsa onları ben kazanacaktım. Bunun için en uygun zaman , en yakın olandı. Yarın, evdeki sekiz hizmetçinin üçü izinli , ikisi malikanenin ihtiyaçları için alışverişe çıkacak. Dört şoförün biri hizmetçilerle gidecek , diğer ikisi Marie ve Fred'i şirkete götürecek. Malikane sabah tam 8 de kapılarını aralayacak. Marie ve Fred'in ardından Emily , at binmeye gidecek. Korumalar saat 8.30 da görev değişimi yapacaklar. Ama benim işim Daniel ile. Bakalım o ne zaman gidecek ? Hızlı adımlarla yatağıma ilerleyip kenarına oturdum. Yarısı yastığın altında duran laptopumu kendime doğru çekip açtım. Hızlı bir şekilde maillerime girdim. Bir çok yayınevi kitaplarımı basmak için sürekli mail atıyordu. Büyük bir kitlem vardı , okurlarım beni tanımasalarda arkadaşım olmuşlardı. Sanal da olsa geniş bir aileye sahiptim. Kendimi tanıtamasam da acıma, yalnızlığıma , hayal dünyama milyonlarca insan ortak olmuştu. Kelimelerin büyüsünü tadanlar hayal dünyasının kapısını aralayanlardı , benim gibilerin nefes aldığı tek yerdi sayfa araları. Kitapların arasına karışmak , gökkuşağında dolaşmak gibiydi , etrafı çeşit çeşit kokularla sarılı, renklerin birbirine dolanmış en güzel tonlarında durmadan koşmak. Isimleri hızlı bir şekilde okurken iki hafta önce gelen maile girdim. Kararlıydım denemeden vazgeçmeyecektim. Ünlü yapımcı John Jones , ünlü bir çok filmin yapımcılığını üstlenmişti. Sektörün en çok aranan isimlerinden biriydi. Elini attığı proje mükemmel bir esere dönüşüp uzun bir süre zihinlerde yer ediyordu. Ayrıca Paul ile de çalışmıştı. Belki de ilgilendiğim tek nokta buydu , Paul. İki hafta önce bölümü yazmak için ilham perilerimi karanlık odaya saldığımda gecenin bir yarısı gelen maili heyecanla okurken öyle çok gururlanmıştım ki. 'Red Glove' adını verdiğim dram kitabım yayınladığım kitap sitesinde de çok tutulmuştu. Okuyucularımın büyük kısmı kitabın basılmasını istese de takılı kaldığım bu zindanda böyle bir şey mümkün değildi. En azından iki hafta önce öyle düşünüyordum. Şimdiyse esaret kuşlarım özgürlük için zindan kapısında toplanmış , mırıldanışlarla seranat yapıyorlardı. Hissediyordum bu tınıyı , bu ritim zafer için tutuluyordu , kaybedilenlerin intikamı için aynı anda kanat çırpıyorlardı. Özgürlük anahtarı avuçlarımın arasındaydı, soğuk metalin keskin bıçakları tenimden ruhuma batıyordu. Vakit usul usul sokulmuştu yamacıma. Ya kurtulacaktık ya sonsuza dek tutsak kalacaktık. Içimde oluşan küçük korku tepeciklerini elimin tersiyle yerle bir ettim. Zafer kokan yol korkuyla son bulmazdı. Kurtulacaktım acılarıma şahit olan bu zindandan , bedeli ne olursa olsun ödemeye hazırdım. Gözlerimi yanıtsız bıraktığım cümleler üzerinde gezdirdim. 'Sevgili Daphne , kitabın Red Glove'u çok beğendim. Çok güçlü bir kurgu , kelimelere hükmedişin gelecek vaad eden bir yazar olduğunu gösteriyor. Kurgunu büyük bir afişte hayal ediyorum. Eğer teklifimle ilgilenirsen bana mail at.' Zaman kimseyi beklemezken beni bu zindandan kurtaracak bir kahraman beklemekten vazgeçmiştim artık. Hayallerim bana gelemiyorsa ben onların peşinden gidecektim. En büyük hayalim kitabımın iki kapak arasına saklanmış sayfalara hayat vermesiydi. Hayallerin en güzel yanı elastik sınırlarla çevrili olmasıydı. Sınırları belirsizdi , hayallerimi bir kalıba hapsetmek yerine sınırlarını zorlayacaktım , hayaller hayata yeni bir bakış açısı demekti. Şimdi yepyeni bir resim canlanmıştı beynimin rengarenk duvarlarında. Hayal gücümü beyaz perdeye yansıtmak , bu düşünce büyük bir heyecana sarmıştı özgürlük umuduyla yanıp tutuşan yaralı kalbimi. Ellerimi klavyenin üzerinde gezdirirken hayatıma yeni bir yön vermiştim. 'Sözleriniz beni çok onure etti. Sizin gibi bir yapımcıyla bir projede çalışmak benim için büyük bir mutluluk. Detayları hafta içi bir gün konuşabiliriz. Birkaç isteğim var , eğer anlaşabilirsek Red Glove'u beyaz perdede görmeyi çok arzularım. İyi akşamlar...' Maili gönderdiğimde zihnim acılarını bir yana koymuş Red Glove'un kahramanlarına odaklanmıştı. Gökyüzü kadar mavi gözleriyle Adam Wood'u etkileyen zeki ve hırçın kadın Rose'u düşündüm bir süre. Zehirli dili etrafına ölüm saçarken panzehirini yanında getiren adamı nasıl etkisiz hale getirecekti ? Kim hayat verecekti hayal gücümün yarattığı o gizemli kadına ? Her hareketiyle kafamızı allak bullak eden , gecenin karanlığı gözlerine yansımış Adam Wood , sessizliğini en güçlü silahı olarak kullanırken kiminle beden bulacaktı ? Heyecan kalbimde yankılanıyordu sanki. Bu ne güzel bir histi böyle. Bir süre laptopun başında gelecek cevabı bekledim. Gözüm sürekli ekrana kayarken çoktan yaşadıklarımı bir kenara itmiştim. Hayallerime dokunmanın verdiği o duygu , tarifsizdi. Kapımın açılmasıyla yüzümdeki tebessüm hızla yok olmuş yerini soğuk buz parçalarına bırakmıştı. Içeri giren hizmetçi elindeki tepsiyi sehpaya bırakıp aynı hızla odayı terk etti. Kapının kilit sesini duyduğumda öfke , dindirdiğim köşesinden çıkmış , çağlayarak yükseliyordu. Gözlerimi sinirle kırpıştırıp sehpanın üstündeki boş tepsiyi inceledim. Koca tepsinin üstüne koydukları bir dilim ekmeği getirmek için fazla çaba sarf etmiş olmalıydılar. Derin bir nefes alıp verdim. Bu cezamın başladığını ama henüz son bulmadığını gösteriyordu. Umurumda da değildi ne yaptıkları. Laptopu keyifsiz bir şekilde kapatıp yatağımın üstüne bıraktım. Hamle sırası bendeydi , bu kez oltayı boş çekmeyecektim. Içimde her şeyin güzel olacağını fısıldayan bir müzikal sesi işitiyordum. Çok kısık ve derinden gelen ses umut aşılıyordu , ölü yapraklarını dökmüş tutsak fidanlarıma. Kararlı duruşumu bozmadan ayaklandım. Madem gidecektim buradan o zaman hazırlanmalıydım. Kablosuz wi-fiyi laptopumun yanına koyup kitaplığıma yöneldim. Ağır adımlarla yeni hayatımda kullanacağım kimliği almaya ilerliyordum. Kitaplığın başına geçip elimi kitapların üstünde gezdirirken yıllarıma ortak olan dostlarıma veda ediyordum. Geride bırakacağım için üzüldüğüm tek şey belki de kitaplarımdı. Parmaklarım geleceğimin saklandığı kitabı kavradığında o gün yine canlanmıştı zihnimde. Üzüntüden pembeleşmiş yanakları tıpkı benim yanaklarım gibi ıslaktı. Daphne, çok alışmıştım ona. O benim arkadaşım, dostum, öğretmenim, sırdaşım , annem , kardeşim kısaca her şeyim olmuştu. Elime tutuşturduğu kimlikle öylece karşısında dikiliyordum. Ne yapmamı istiyordu ? Gözlerimden süzülen yaşların ardı arkası kesilmezken sarsılarak ağlıyordum. Daphne gözyaşlarımı silip yanaklarımdan öptüğünde zayıf kollarımı bedenine sarmış , manolya kokusunu doyasıya içime çekiyordum. Onu son görüşüm olduğunun farkındaydım, hayatımın büyük bir parçası birazdan kaybolacaktı. İçimdeki acının bir tarifi yoktu. Ben birazdan hem ailemi hem dostumu hem öğretmenimi kaybedecektim. Bağıra çağıra tüm öfkemi kusmak , bu acımasızlığın hesabını sormak istiyordum. Kapının açılmasıyla Daphne seri bir hareketle elimdeki kimliği alıp arkasına sakladı. “Daphne Hanım , Fred Bey sizi çalışma odasında bekliyor.” Daphne kafasını onaylayan bir şekilde salladığında hizmetçi bizi tekrar baş başa bıraktı. Daphne göz yaşlarını temizleyip seri adımlarla kitaplığa ilerledi. Kısa bir süre kitapları inceleyip bir tanesini çekti, çıkardı. Elindeki kimliği ismini göremediğim kitabın arasına koyup kitabı yatağımın üzerine bıraktı. Gözyaşlarımı ellerimin tersiyle silip yanına yaklaştım. Ellerimi sımsıkı tutup gülümsedi. Gözlerim benim için seçtiği kitabın üzerindeydi. Yabancı, Albert Camus. “Bu kitap kimliğini arayan bir adamın hikayesini anlatır , Amy. Benim küçük meleğim. Sen çok güçlü ve zeki bir kızsın. Kimliğini aramaktan sakın vazgeçme.” Aramızda geçen son cümleler tıpkı o gün ki gibi boğazımda düğümlenmişti. Gözlerimi birkaç sefer kırpıştırıp derin , ciğerimi sızlatan titrek bir nefes aldım. Oda yalnızlık dolmuştu birden. Daphne'yi göndermemesi için Fred'in ayaklarına kapanmam bile bir işe yaramamıştı. Ayağını bırakmam için ittirdi beni. Öfke acıyla konum değiştirirken zeminin soğuğu kalbime işledi. Bir kez daha nefret etmiştim ondan. Mavi gözlerindeki soğukluk , yaşamla ölüm arasında umuda sığınmış kahve gözlerime sinmişti. Umursadığı tek şey, benden pahalı olan ayakkabısını gözyaşlarımla kirletmemdi. Yağmur bile temizlemeyemezdi sizin kirli kalbinizi , benim gözyaşlarım ne yapsın? Doğduğum andan itibaren yaptığım tek şeyi yapıp susmuştum. O ise bir hizmetçi çağırıp ayakkabısını temizletmişti. Oysa ne çok isterdim o an öfkemi bağıra çağıra haykırmayı. Bana fazlalıkmışım gibi bakan gözlerinden benliğimi alıp odaya sürükledim. Hayatımda bir çok kez haksızlığa uğramıştım ama kimse benim için adaleti sağlamıyordu. Kirli olan oydu ; elleri , ruhu , gözleri. Onun kalbi pas tutmuştu , hissizdi , kendinden , içinde benim olmadığım ailesinden ve parasından başka bir şey düşünmezdi. Hayallerimi süsleyen kahraman baba o değildi. Ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Belki bir gün dinerdi öfkem ya yaralarım ? Geçer miydi en derinime işlenen darbe izleri ? Elimde sıkıca tuttuğum kitapla tek ayağım üstünde arkama döndüm. Tıpkı geçmişin üstüne yeni bir sayfa açar gibi. Gözlerimi beynimde dönüp duran düşüncelerden arındırıp etrafı kısa bir taramadan geçirdim. Yıllarımı gizlediğim bu odadan başka ne alabilirdim ? Yüzümde yılgın bir durgunluk geziniyordu. Anılarımı hapsettiğim odada başka neyim vardı ki ? Bana ait olan başka bir şey var mıydı ? Birkaç adım da yatağıma ulaşıp kenarına oturdum. Geçmiş yine acısını sisli bulutlara hapsetmişti , bulutlar yalnız odayı usulca sardığında anlamlandıramadığım soğukla üşümüştüm. Soğuk parmaklar sarmıştı ruhumu. İçimde umutsuz bir yan vardı, bildiğim ama ısrarla reddettiğim. Reddetsem de biliyordum sebebini. Korkuyordum , ya başarmazsam ? Ya kurtulamazsam ? Ya her şey en başa dönerse ? Ya son umudum çalındığında esaret kuşlarım avuçlarım arasında can verirse ? Komodinin çekmecesini açıp bu odadan yanımda götürmem gereken tek önemli şeyi çıkardım. Daphne ve benim fotoğrafım. Daniel'dan kaçırmayı başardığım tek hatıra. O , Daphne'nin acısını eşyaları yıkıp dökerek dindirmeye çalıştığım dönemde onun hatıralarını gözlerimin önünde küle çevirecek kadar zalimdi. Odasına attığı kızlar rahatsız oluyor diye benim için en değerli şeyi yok edecek ve yaptığı bu harekete kahkahalarla gülecek kadar canavardı. Sessiz odada kilit sesi yankılandığında fotoğrafı hızlı bir şekilde kitabın arasına koyup omzumun üstünden kapıda beliren hizmetçiye baktım. Ona baktığımı fark ettiğinde öfkeli gözlerini gözlerime dikti. “Sürtük !” Ağzında mırıldandığı kelimeyi işitsem de donuk ifademi bozmadım. Kapıyı sert bir şekilde kapatıp kilitlediğinde komodinin üstündeki abajuru yakıp ayaklandım. Daniel benden çıkaramadığı acısını sarı sürtük Gwen'den çıkarmış olmalıydı. İki yıldır bizimle olan Gwen , Daniel'ın ona aşık olduğunu sanan budalalardan sadece biriydi ve hala görememişti gerçeği. Daniel kendinden başka kimseyi sevmezdi , bencil , zalim , hiç iyi yanı olmayan , ahmağın biriydi. Tanrı bizi onun gibi aptallardan korusun ! Işığı söndürüp hızlı adımlarla yatağıma ilerledim. Laptopu ve kitabı komodinin üstüne koyup yorganın soğukluğuna kaydım. Abajuru kapatıp göz kapaklarımı gecenin karanlığına indirdim. Hayatım tam olarak bulunduğum durumu yansıtıyordu, üşüdüğümü bile bile soğuk çarşafa daha çok sarılıyordum. İçimde tükenmek bilmeyen bir umut vardı belki bir gün ısınırdım. Belki o gün çok yakındı... Sizi satırlara beklerim ?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD