Kassie, mutfakta durup Daniel’in sızıntı yapan musluğu tamir edişini izledi; adam çalışırken omuzları gerilmiş, yüzü tamamen işe odaklanmıştı. Bu sırrı artık fazla uzun süredir içinde taşıyordu ve göğsünde fiziksel bir ağırlık gibi hissetti. Aralarındaki her normal an Daniel’in öğle molasında ona mesaj atması, gününü sorması, Lindy’yi annesine bıraktıktan sonra uğrayacağına söz vermesi, eksik bir gerçek yüzünden neredeyse yalan gibi geldi.
“Şu ingiliz anahtarını verir misin?” diye sordu Daniel, lavabonun altından çıkmadan.
Kassie ona anahtarı uzattı, parmakları kısa bir an için birbirine değdi. Çok basit bir dokunuştu ama onu üç yıl önce, o kalabalık barda ilk kez dokunuşlarına geri götürmüştü. O zamanlar kız arkadaşlarıyla Sarah’nın terfi kutlaması için dışarı çıktılar; arkadaşlarının gittikçe daha da coşkulu hale gelen “berbat ilişkiler” sohbetinden uzaklaşmak için bilardo masalarının olduğu tarafa yönelmişti.
Daniel’i o köşedeki masada yalnız görünce dikkatini çekmişti, siyah bir kapüşonlu giymiş, şapkasını gözlerine kadar indirmiş, kimseye aldırmadan kendi halinde solo bilardo oynuyordu. Herkesin görünmek için birbirini ezdiği bir ortamda, onun görünmez olmayı tercih etmesi Kassie’nin ilgisini çekmişti.
“Oynasam sorun olur mu?” diye sormuştu, kendine bile şaşırarak. Genelde yabancılara yaklaşan biri değildi, hele ki topuklu ayakkabılar içinde, küçük siyah elbise giydiği bir gecede hiç değildi.
Daniel başını kaldırmış ve o zaman Kassie ilk kez o karanlık gözlerle karşılaşmıştı; şaşırmış ama meraklı bir bakıştı.
“Benimle oynamak istediğinden emin misin?” diye sormuştu Daniel, dudaklarının kenarında beliren hafif bir gülümsemeyle. “İki saattir oynuyorum. Isınma faslını geçeli çok oldu.”
“Şansımı deneyeceğim.” demişti Kassie, sopayı eline alarak.
İlk oyunu Kassie kazanmıştı. İkinciyi de. Üçüncü oyuna geldiklerinde oyun oynamaktan çok konuşuyorlardı; masaya yaslanıp sırayla şut çekerken barın gürültüsü arka planda eriyip gitmişti. Daniel, inşaat işinde çalıştığını, yakınlarda yaşadığını anlatmış; Kassie ise fotoğrafçılığını, bu şehirde büyüdüğünü ama daha büyük bir yere taşınmayı düşündüğünü söylemişti.
“Peki neden taşınmadın?” diye sormuştu Daniel.
Kassie, bilardo topunu avuçlarında çevirerek ciddi ciddi düşünmüştü. “Sanırım güzel bir sebep bekliyorum.”
Daniel o zaman gülümsemişti, o eğri gülümseme ki zamanla Kassie’nin kendi yüzü kadar aşina olduğu bir ifadeye dönüşmüştü. “Belki de henüz bulamamışsındır.”
Kapanış saatine geldiğinde numara alışverişi yapmışlardı. Haftayı bitirdiklerinde ise Kassie, aslında hiçbir yere gitmek istemediğini anlamıştı.
“Tamamdır.” dedi Daniel şimdi, Kassie’yi geçmişten koparıp ana getiren sesiyle. Lavabonun altından çıkıp ayağa kalktı. “Bir süre idare eder.” Ellerini havluyla sildi, memnun görünüyordu. “Akşam yemeğinde ne var? Açlıktan ölüyorum.”
İşte o an gelmişti. Bütün gün boyunca hazırladığı, içinde kaynayan o cümleyi artık söylemesi gerekiyordu. Daniel ellerini yeni düzelttiği muslukta yıkarken Kassie’nin kalbi kaburgalarına çarpacak gibi attı.
“Daniel.” dedi, sesi beklediğinden daha küçük çıkmıştı. “Konuşmamız lazım.”
Kassie’nin tonundaki bir şey Daniel’in kafasını çevirmesine neden oldu. Adamın rahat ifadesi bir anda endişeye dönüştü. “Ne oldu?”
Kassie derin bir nefes aldı, bütün gün zihninde prova ettiği cümleler ise o anda buhar olup uçmuştu.
“Hamileyim.”
Sözler, mutfağın havasında ağır bir nesne gibi asılı kaldı. Daniel hareketsizleşti; ellerinden su lavaboya damlıyordu, yüzünde ise birbiri ardına değişen ama Kassie’nin okuyamadığı ifadeler vardı.
“H-Hamile…” diye tekrarladı, kelimeyi test ediyormuş gibi. “Ama… bu imkansız. Senin… sen...”
“Biliyorum.” Kassie hemen ekledi, cümleler birbiri ardına dökülüyordu. “Bunun mümkün olmaması gerektiğini biliyorum. Doktor durumu açıkladı, tübal rekanalizasyon diye bir şey. Çok nadir olurmuş ama yıllar sonra tüpler kendiliğinden açılabiliyormuş.”
Daniel musluğu gereğinden fazla sert bir hareketle kapattı, vücut dili gergin ve keskin bir hale bürünmüştü. “Kaç haftalık?”
“Sekiz hafta civarı.” dedi Kassie. Daniel’in zihninde hesabı yaptığını, gerçeğin tam olarak oturduğu o anı gözlerinde gördü. Sekiz haftalık… Bu, Lindy’nin hasta olduğu ve ziyarete gelemeyeceği için yalnız geçirdikleri o hafta sonuydu. Sadece ikisinin olduğu nadir zamanlardan biri.
Kassie, Daniel’in yüzüne bakarken onun da o anı hatırlayıp hatırlamadığını merak etti. Yoksa zihni bambaşka yerlere mi gitmişti?
“Bir bebek…” dedi Daniel, elleriyle saçlarını karıştırarak, bu her zamanki stres belirtisiydi. “Tanrım, Kassie. Bir bebek.”
“Biliyorum, planlamamıştık.” dedi Kassie hemen. “Zamanlama da ideal değil, biliyorum ama...”
“Diğer her şey?” Daniel’in sesi keskinleşti. “Lindy’yi kastediyorsun.” İsim havada ağır bir suçlama gibi asılı kaldı. Kassie’nin midesi sıkıştı.
“Onu kastetmedim.”
“Değil mi?” Daniel şimdi mutfakta ileri geri yürüyordu. “Bunu nasıl yapacağım, Kassie? Zaten şu an Lindy’yle ilişkimi zar zor sürdürebiliyorum, bir de bebek mi?”
Kassie’nin içi buz kesti. “Zar zor mu? Sen mükemmel bir babasın. Lindy seni seviyor.”
“Lindy beni ayda bir hafta görüyor!” diye patladı Daniel, sonra hemen sesi kısıldı, kapıya bakarak. “Bir hafta, Kassie. Diğer her şeyi kaçırıyorum. Sahne gösterileri, maçları, günlük hayat… Bunların hepsi kaçıyor. Zaten onu yeterince göremiyorum, şimdi bir de burada olan başka bir bebeğe yetişeceğim!”
Kassie sendeledi. Böyle bir tepki beklemiyordu. Şok, evet. Kaygı, belki. Ama bu? Bu panik, bu korku, bu neredeyse suçlayıcı ton?
“Böyle olmak zorunda değil.” dedi. “Bu bebek burada olacak. Bizimle. Hiçbir şeyden geri kalmayacaksın.”
Daniel güldü ama gülüşün içinde bir damla bile neşe yoktu. “Peki ya Lindy? Bu bebek sürekli her gece ağlayacak, sürekli ilgi isteyecek… Ne zaman Lindy’nin ziyaretlerini kaçırmaya başlayacağım? Ne zaman bahaneler üretmeye başlayacağım?”
“Bunu yapmak zorunda değilsin.” dedi Kassie, ona uzanırken, Daniel geri çekildi.
“Zorunda mı değilim? Çünkü benim gördüğüm, babamın yaptığının aynısına dönüşmek üzereyim. Yeni bir aile yüzünden eski çocuğunu arka plana atan bir baba olmak üzereyim.”
Kassie’nin gözleri doldu ama gözyaşlarını zorla bastırdı. “Bu böyle bir şey değil.” dedi fısıltıyla.
“Değil mi?” Daniel’in sesi şimdi boş, yenilmiş bir tondaydı. “Babam da aynısını yaptı. Beni bıraktı. Yeni ailesiyle yepyeni bir hayata başladı. Ben ise geride kaldım.”
Kassie, Daniel’in geçmişini hatırladı, o gecelerin birinde anlatmıştı bunu. Babasının nasıl yavaş yavaş hayatından silindiğini, yeni ailesiyle ilgilendiğini, ziyaretlerin azalacağını ve en sonunda tamamen biteceğini.
“Sen baban gibi değilsin.” dedi Kassie, kararlılıkla.
“Bunu nereden biliyorsun?” diye sordu Daniel, tonunda umutsuz bir çığlık vardı. “Benim de aynı şeyi yapmayacağımı nereden biliyorsun ki? Yeni bir bebeği, her gün göreceğim çocuğu, beş saat uzakta yaşayan çocuğuma tercih etmem. Nereden biliyorsun?”
“Çünkü seni tanıyorum.” dedi Kassie, sesi titreyerek. “Çünkü iş programını Lindy’ye göre ayarladığını gördüm. Çünkü FaceTime’da onunla sürekli görüştüğünü biliyorum. Çünkü onu dünyadaki her şeyden çok seviyorsun.”
“Evet.” dedi Daniel, sesi çatlayarak. “Onu seviyorum. Ve zaten yeterince yanında olamıyorken bir de yeni bir bebek getirirsem… nasıl iyi bir baba olurum?”
Bu kez Kassie’nin boğazı sıkıştı. Daniel’in gözleri panikle doluydu, sanki Kassie ona en büyük kabusunu gerçekleştireceğini söylemişti.
“Kassie…” dedi Daniel, sesi nihayet neredeyse fısıltıya dönmüştü. “Ben bunu yapamam. Kendimi bir çocuğumu başka bir çocuk için ikinci plana atabileceğim bir duruma sokamam. Lindy’ye bunu yapamam.”
Soğuk bir şey Kassie’nin göğsüne çöktü. “Ne demek istiyorsun?” Daniel bir süre konuşmadı. Pencereden dışarı, kararan gökyüzüne baktı. Sonra sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak çıktı.
“Sanırım… doğru zaman değil. Belki… biz hazır değiliz.”
“Biz?”
“Ben… hazır değilim.” O düzeltme, Kassie’nin içinde bir kapının sertçe kapanmasına benziyordu.
Mutfakta, her zamanki hayatlarının sıradan detayları arasında, Kassie ikisinin arasında açılan o uçurumu ilk kez bu kadar net gördü.
Ve o anda, iki pembe çizgiyi gördüğü günden beri ilk kez, aşkın bu mesafeyi gerçekten kapatmaya yetip yetmeyeceğini düşündü.