BÖLÜM 10

1356 Words
Aramızdaki o bir adımlık boşluk, tek bir kelime dökülmeden öyle bir gerildi ki havada çıtırtı kopacak sandım. Bakışları göğüs dekoltemden gözlerime tırmandığında çenesindeki kas kilitlenmiş, şakaklarındaki o ince damar belirginleşmişti. Bu adamı sınırda, zırhlı aracın yanında, kurşunların ortasında hayal etmek kolaydı; ama daracık kapımın eşiğinde, saçları hafif nemli, siyah gömleğinin kolları sıvalı halde görmek aklımı başımdan almaya yetiyordu. "Geç kalmadın," dedim, sesimin titremesini engellemek için tırnaklarımı hafifçe avucuma batırarak. "Emre itaatsizlik etmem," dedi Ateş. Sesi fısıltı kadar boğuk ama bir dağ ayazı kadar derindi. Eşikten içeri doğru ilk adımını attığında, o koca gövdesi koridoru anında doldurdu; sedir ağacı, hafif tıraş kolonyası ve teninin o buram buram yakıcı sıcaklığı antreyi sardı. Elindeki paketi bana doğru uzattı. Parmakları paketle birlikte hafifçe parmaklarıma değdi. O kısacık temas, sanki elektrik hattına dokunmuşum gibi omurgamdan aşağı bir ürperti gönderdi; kasıklarımdaki o gizli yangın yeniden nüksetti. "Tatlı," dedi, gözlerini yüzümden bir an bile ayırmadan. "Mert Abi 'Eli boş gidilmez' dedi. Künefe." İstemsizce gülümsedim. "Mert Abi'nin lafını dinlemen şaşırtıcı Yüzbaşı. Teşekkür ederim." Paketi mutfak tezgâhına bırakmak için arkamı döndüğümde, arkamdan gelen adımlarının ritmini tenimde hissettim. Salona geçtiğinde gözleri önce kusursuzca kurulmuş masaya, ardından buharı tüten yemeklere kaydı. Kaşları hafifçe havalandı. Yüzündeki o taştan ifade ilk defa hafif bir şaşkınlıkla aralandı. "Sen bütün bunları... İki saatte mi yaptın?" diye sordu, arkasını dönüp bana bakarken. Bakışları açıkta kalan omuzlarımda, elbisenin belimi saran ipeksi kumaşında oyalandı. "Yoksa hastanedeki gibi burada da mı emir komuta zinciri kurdun?" "Ben tek başıma bir orduyum, haberin yok," dedim meydan okurcasına, çenemi hafifçe kaldırarak. "Fırında kaşarlı mantarlı tavuk, tereyağlı pilav, köz patlıcan... Umarım askeriyedeki yemeklerini aratmaz." Ateş masaya doğru iki ağır adım attı. Sandalyeyi çekip oturmak yerine masanın kenarına yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu. Gömleğin kumaşı gerildi, pazularındaki güç daha da belirginleşti. Dudaklarının kenarı o tehlikeli, alaycı kavisle hafifçe kıvrıldı. "Askeriye yemeği dediğin şey kuru ekmekle konservedir, Doktor," dedi, sesi göğüs kafesimi titreterek. "Sen burada bir adama zayıf noktasını unutturacak bir sofra kurmuşsun." "Senin zayıf noktan var mı ki?" dedim, tabaklara servis yapmak için tezgâha yönelirken. Sesimdeki o hafif cilveye ben bile inanamıyordum. Tam servis kaşığını elime almıştım ki arkamda beliren o devasa gölgeyle hareketim duraksadı. Ateş masanın kenarından ayrılmış, sessizce mutfak tezgâhının hemen arkama kadar sokulmuştu. Aramızda yarım adım bile yoktu. Başını hafifçe eğdiğinde sıcak nefesi çıplak omzumu yalayıp geçti. Bütün tüylerim diken diken oldu. "Yoktu," dedi kulağımın hemen arkasına, fısıltıyla. "Şu kapıdan içeri adım atana kadar yoktu, Melek... Ama şimdi... Karşımda yeşilin en tehlikeli tonu dururken, pek emin değilim." Nefesim boğazımda düğümlendi, kaşığı tutan elim havada asılı kaldı. Bu adam sadece sınırda savaşmıyordu; kelimeleriyle, bakışlarıyla ve tenime değmeyen o yakıcı aurasıyla beni kendi evimde adım adım kuşatıyordu. Ateş’in fısıltısı tenimden çekildiğinde, kalbimin göğüs kafesimi döven sesini bastırmak için tabağa kaşığı daldırdım. Titreyen ellerimi görmesin diye hızla arkamı dönüp tabakları masaya taşıdım. Masaya geçtiğimizde aramızdaki o yoğun sessizliği bozmak için sandalyeme oturup hafifçe gülümsedim. "Hadi, soğutmadan başla. Beğenecek misin bakalım?" Ateş karşıma oturdu. Sandalye onun o iki metrelik yapısının altında neredeyse kaybolmuş gibiydi. İlk lokmayı aldığında yüzündeki o sert ifadenin bir anlığına gevşediğini, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir memnuniyet belirdiğini gördüm. "Eline sağlık," dedi, sesi o derin tınısını koruyarak. "Mert Abi haklıymış. Uzun zamandır böyle sıcak, ev yemeği yememiştim." Yüzümde istemsiz, sıcacık bir tebessüm açtı. O taştan askerin gardını bir anlığına indirdiğini görmek içimdeki cesareti körükledi. Bir yandan çatalımla salatayı karıştırırken, gözlerimi ona dikip merakıma yenik düştüm. "Ailen nerede yaşıyor Ateş?" diye sordum usulca. "Yani... Buralara çok uzaktalar mı? Böyle sınırda, sürekli ölümle burun buruna bir görevdeyken çok merak ediyor olmalılar seni. Annen, baban... Ya da kardeşlerin var mı?" Cümlem bittiği an, masadaki hava bıçak gibi kesildi. Ateş’in elindeki çatal tabağın kenarına hafif bir sesle indi. Yüzündeki o az önceki hafif yumuşama, sanki üzerine gri bir perde çekilmiş gibi saniyeler içinde silindi; yerini kaskatı, ifadesiz ve dipsiz bir karanlığa bıraktı. Kömür karası gözleri tabağından kalkıp doğrudan gözlerime kilitlendi. O an odadaki sıcaklık bir anda sıfırın altına düşmüş gibi hissettim. "Benim bir ailem yok, Melek," dedi. Sesi o kadar düz, o kadar hissiz ve buz gibiydi ki, bir feryattan çok daha fazla can acıtıyordu. Boğazım düğümlendi. "Nasıl yani... Kayıp mı ettin?" diye fısıldadım, sorduğum için içimde ilk pişmanlık tohumu filizlenirken. Ateş arkasına yaslandı. Geniş omuzları kaskatı kesilmişti. "Kaybetmek için önce sahip olmak gerekir," dedi, gözlerini benden ayırmadan. "Beni Ankara’da bir cami avlusuna bırakmışlar. Kundakta. Ne bir isim, ne bir not. Devletin Çocuk Esirgeme Kurumu'nda büyüdüm. Yetimhanede." Aldığım nefes ciğerlerime saplanan bir cam kırığına dönüştü. Masanın üzerindeki elim istemsizce titredi; göğsümün ortasına koca bir kaya oturmuş gibi nefessiz kaldım. "Sekiz yaşına kadar birilerinin gelip beni alacağını sandım," diye devam etti Ateş, sesi sanki başka birinin yabancı hikâyesini anlatır gibiydi ama gözlerinin en dibindeki o kuyu bana derin bir yangını fısıldıyordu. "Sonra anladım ki kimse gelmeyecek. On dört yaşında askeri lisenin sınavlarına girdim. Üniformayı giydiğim gün, devleti babam, vatanı annem bildim. Benim ailem o dağlar. Kardeşlerim de Alaz Timi. Kuzey’le orada, o soğuk koğuşlarda kardeş olduk biz. Hepsi bu." Gözlerim anında yandı. Yeşil harelerimin arkasında toplanan gözyaşlarının boğazımı yakmasına engel olamadım. Karşımda duran bu devasa, yenilmez, herkesin korktuğu çelikten adamın içinde; çocukken bir cami avlusunda yapayalnız bırakılmış, yetimhanenin soğuk ranzalarında kimsesizce büyümüş o küçük çocuğu gördüm. O an sorduğuma öyle bir pişman oldum ki, yer yarılsa da içine girseydim bu kadar canım yanmazdı. Onun o kaskatı duruşunun, kimseye eyvallahı olmayışının, kalbine ördüğü o aşılmaz duvarların ardındaki asıl yara buydu. "Ateş... Ben... Çok özür dilerim," dedim, sesim çatallandı, gözümden bir damla yaş istemsizce yanağıma süzüldü. "Bilmiyordum. Gerçekten... Böyle bir şeyi deşmek istemezdim, affet beni." Yüzümdeki o katıksız acıyı ve süzülen gözyaşımı gördüğünde, Ateş’in çene kası hafifçe seğirdi. Bakışlarındaki o taştan perde ilk kez kırıldı; gözlerindeki o karanlık, yerini garip bir sarsıntıya bıraktı. Benim onun için bu kadar derin bir keder duymam, belki de hayatında ilk kez karşılaştığı bir şeydi. Masanın üzerinden bana doğru hafifçe eğildi. Kömür karası gözleri yaşlı gözlerime mıhlandı. "Ağlama," dedi alçak, pürüzlü ve boğuk bir fısıltıyla. "Ben acınacak bir adam değilim, Alagül. Ama... Canımı yakacağını bilseydin sormazdın, biliyorum. Üzülme." Masanın üzerindeki elim titriyordu. Göğsümün ortasında düğümlenen o keskin sızı, nefes almamı imkânsız hale getiriyordu. Ateş’in ‘Ben acınacak bir adam değilim’ derken bile sesinde saklayamadığı o derin, kimsesiz boşluk içime bir hançer gibi saplanmıştı. Kendime engel olamadım. Masanın üzerindeki mesafeyi tamamen hiçe sayarak elimi uzattım. Titreyen parmaklarım, onun masada duran, üzeri yara izleriyle ve sert nasırlarla kaplı kaskatı elinin üzerine kapandı. Teninin o yakıcı harareti tenime değdiği an Ateş’in bütün gövdesi gerildi. Kömür karası gözleri önce birleşen ellerimize, ardından şaşkınlık ve tehlikeli bir uyanışla ıslak yeşil gözlerime kilitlendi. "Ben sana acımıyorum Ateş," dedim, sesim çatallı ama ruhumun en derininden gelen bir kararlılıkla çıktı. "Acımak haddim değil. Sadece... Keşke o soğuk gecelerde biri senin elinden tutsaydı, sana sarılsaydı diye içim parçalandı. O küçük çocuğu tek başına o ayazda bırakmış olmalarına dayanamadım." Ateş tek bir kelime etmedi. Çenesindeki kas öyle bir seğirdi ki boynundaki damarlar gerim gerim gerildi. Ama elini elimin altından çekmedi; aksine, avucunu ters çevirip o devasa, nasırlı parmaklarını benim küçük, narin parmaklarımın arasına geçirdi. Parmaklarımız birbirine kenetlendiğinde, avucunun içindeki o yakıcı nabız doğrudan benim nabzıma karıştı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, yavaşça yerinden kalktı. İki metrelik cüssesi masanın etrafından dolanıp yanıma doğru adım adım yaklaştığında nefesim tamamen kesildi. Kömür karası bakışlarında artık o yetim çocuğun hüznü değil; gözlerimin yaşını silmeye ant içmiş, karanlık ve tavizsiz bir adamın tutkusu parlıyordu. Sandalyemin hemen yanında durdu. Aramızda bir milim bile mesafe bırakmadan üzerime doğru eğildi. Kenetli ellerimizi bırakmadan, diğer elini usulca kaldırdı. O kurşun sıkan, dağları titreten sert parmaklarının tersi, tüy kadar hafif bir dokunuşla yanağımdaki ıslaklığa değdi. Gözyaşımı başparmağının ucuyla ağır ağır sildi. Tenime değen o sıcaklık kasıklarıma bir lav dalgası gibi aktı; boğazımdan istemsiz, titrek bir iç çekiş koptu. Ateş’in bakışları dudaklarımın aralanışına indi, çene kası kaskatı kesildi. "Bana kimse sarılmadı, Melek," dedi, sesi göğüs kafesimi titreten boğuk, derinden gelen bir fısıltıya dönüştü. Sıcak nefesi dudaklarımı yalayıp geçiyordu. "Ama şu an... Karşımda benim için gözyaşı döken bir Alagül varken, o geçmişin hiçbir ayazı artık bana dokunamaz." Eğildi, başını biraz daha yaklaştırdı. Başparmağı yanağımdan aşağı, çenemin kavisini çizerek boynuma doğru kaydı; tenimde değdiği her milimetreyi alev alev tutuşturdu. "Şimdi söyle bana Doktor..." diye fısıldadı, gözleri dudaklarımla yeşil gözlerim arasında mekik dokurken. "Beni böyle ateşe atmaya devam mı edeceksin, yoksa bu yangını ikimiz birden mi söndüreceğiz?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD