Esaret
Ezgi, soyadını unutmaya başladığını söylese ona kim inanırdı? Bazen kendi adını bile zihninin içinde defalarca tekrarlaması gerekiyordu. Ezgi. Ezgi Gökhanlı. Üzerindeki kırmızı elbiseyi kaç gündür, kaç haftadır, kaç aydır, belki de kaç yıldır taşıdığını bilmiyordu. Zaman çoktan anlamını kaybetmişti. Gülmeyi unutmuştu. Hatta bazen kendi kendine aynı soruyu soruyordu: Sahi, güneş ne renkti? Kaç mevsim geçmişti şu zindanda? Kaç bahar gelip geçmiş, kaç kış Mardin’in taşlarını dondurmuş, kaç yaz güneş o kalın duvarların birkaç metre ötesinde toprağı yakmıştı? Bilemiyordu. Lanet olası yerde ne haftalardan haberi vardı ne mevsimlerden. Bir zamanlar günleri takip edebilmek için yerden bulduğu sivri bir taşla duvara çizikler atmaya başlamıştı. Önceleri her çizginin hesabını tutmuş, kaç gün geçtiğini bilmeye çalışmıştı. Sonra çizgiler çoğalmış, yan yana dizilmiş, birbirinin içine karışmıştı. Bir noktadan sonra saymayı bırakmıştı. Çünkü saydıkça zaman daha hızlı geçmiyordu. Her yeni çizik yalnızca hâlâ orada olduğunu hatırlatıyordu. Bir bodrum katında, kendisine zindan olan o karanlık yerde mahsur kalmıştı. Çıkacak bir yolu yoktu. Kalın taş duvarlar, demir kapı ve yıllardır aşamadığı engeller onu dışarıdaki hayattan ayırıyordu. Demir parmaklıklara her yaklaştığında bedeni sanki elektrik çarpmış gibi geriliyor, içinde yıllardır büyüyen o çaresizlik yeniden boğazına sarılıyordu. Bazen kendinden geçiyordu. Bazen gözlerini kapatıyor ve artık uyanmamayı diliyordu. Ama sonra aklına o geliyordu. Cihan. Ya Cihan? Onu unutmuş muydu? Vaz mı geçmişti? Gerçekten kendisini bırakıp gittiğine inanmış mıydı? Belki de en ağır soru buydu. Çünkü Ezgi bu zindanda ne kadar zaman geçirdiğini bilmese de bir şeyi hiç unutmamıştı. Cihan’ın yüzünü. Sesini. Ona bakarken değişen gözlerini. Oysa Cihan’ın onu hatırlayıp hatırlamadığını bilmiyordu. Ezgi’ye bu kötülüğü yapanlardan biri kendi kız kardeşiydi. Nazen. O ismi düşünmek bile yıllardır içine aynı öfkeyi bırakıyordu. Nazen en son geldiğinde yüzünde Ezgi’nin görmekten nefret ettiği o sakin ifadeyle karşısına dikilmişti. Sanki karşısındaki kendi ablası değilmiş gibi rahat konuşmuştu.
“Düğünümüz var haftaya.”
Ezgi o anda açlığını bile unutmuştu. Nazen ise giderken geride kalanlara dönmüş, Ezgi’nin duyduğunu bilerek son emrini vermişti.
“Yemekleri kesin. Su bile vermeyin.”
Sanki bir insandan değil de artık ihtiyaç duyulmayan bir hayvandan bahsediyordu. Ama Ezgi’nin canını asıl yakan açlık değildi. Susuzluk değildi. Dudaklarının çatlaması, midesinin günlerdir boşluktan kasılması ya da bedeninin her geçen saat biraz daha güçsüzleşmesi bile değildi. Sevdiği adamın bugün o yılanla evlenecek olmasıydı. Bir çıkış yolu bulmalıydı. Buradan kurtulmalıydı. O lanet olası nikâh defteri açılmamalı, o imzalar atılmamalıydı. Cihan’ın Nazen’e “evet” dediğini bilerek yaşamaya devam edebileceğini düşünmüyordu. Ezgi olduğunu biliyordu. Ama Gökhanlı olduğunu kendisine sürekli tekrar etmesi gerekiyordu. Çünkü insan karanlığın içinde yeterince uzun kalınca yalnızca günleri değil, kendisini de unutmaya başlıyordu. Tarih veremezdi. Hangi yılda olduğunu bile bilmiyordu. Ama ona sorulursa asırlardır bu zindanda tutsağıydı. Bir hayvan kadar bile değerinin olmadığı bu yerde hâlâ nefes almaya çalışıyordu. Bir hafta olmuştu. Bundan emindi. Nazen’in o nefret ettiği haberi verdiği günden sonra Ezgi yeniden günleri saymaya başlamıştı. Duvara attığı yeni çizikler yediyi gösteriyordu. Bugün Nazen ile Cihan’ın düğünü vardı. Ve Ezgi bunu kaldıramazdı. Pes etmek istemiyordu. Sevdiği adamın başka bir kadına, üstelik kendisini bu zindana mahkûm eden kadına “evet” demesi, Ezgi için diri diri bu topraklara gömülmek demekti. Bir süredir uğraştığı duvarın boşluğuna döndü. Elindeki taşı yeniden kavradı. Parmaklarının içi nasır tutmuştu. Bazı yaralar kabuk bağlamadan yeniden açılmış, ellerinin üzerindeki deri yer yer parçalanmıştı. Ama başka çaresi yoktu. Bugün bu zindandan çıkamazsa kendisini gerçekten ölmüş sayacaktı. Kalan son gücüyle taşı duvara vurmaya başladı. Bir kez. Bir kez daha. Sonra tekrar. Taş duvar yıllardır olduğu gibi karşısında dimdik duruyordu. Ezgi dişlerini sıktı. Kolunda artık güç kalmamıştı ama durmadı. Taşın sivri ucunu aynı noktaya tekrar tekrar sürttü. Bir süre sonra küçücük bir boşluk oluştu. Önce yalnızca iğne ucu kadar bir aydınlıktı. Sonra biraz daha büyüdü. Ezgi aniden durdu. Gözlerini o küçücük deliğe çevirdi. İçeri bir ışık çizgisi sızıyordu. Gün ışığı. Ezgi’nin nefesi kesildi. Yıllardır hayalini kurduğu şey birkaç santim ötesindeydi. Özgürlüğü küçücük bir delikten içeri sızıyordu. Işığa bakmaya çalıştığında gözleri acıyla kapandı. Başını geriye çekti. O kadar uzun zamandır karanlıktaydı ki gün ışığı bile bedenine saldırıyormuş gibi gelmişti. Dizleri titredi. Başının içi döndü. Dışarıdan içeri dolan hava bile ciğerlerini yakıyordu. Mardin’in havası. Mardin’in güneşi. Yıllardır ulaşamadığı dünya hemen karşısındaydı. Pes edemezdi. Şimdi değil. Ellerindeki kana aldırmadan yeniden kazımaya başladı. Taşı vurdu, çekti, tekrar vurdu. Ama açılan boşluk hâlâ bedeninin geçebileceği kadar büyük değildi. Böyle olmayacaktı. Taşı yere attı. Birkaç adım geriye çekildi. Nefesi kesik kesikti. Sonra kalan bütün gücüyle duvara tekme attı. Ayağından bütün bedenine yayılan acıyla yüzü buruştu ama tekrar vurdu. Bir kez daha. Eski taşlardan biri oynadı. Ezgi’nin gözleri büyüdü. Aynı noktaya tekrar tekme attı. Bir taş düştü. Ardından bir başkası yerinden çıktı. Ezgi durmadı. Sanki sekiz yıllık bütün öfkesini o duvara vuruyordu. Bir tekme daha attığında eski taş duvar büyük bir gürültüyle çöktü. Ezgi geriye çekilemeden iri taşlardan biri ayağının üzerine düştü. Acıyla yere kapandı. Ayağı taşların arasına sıkışmıştı. Bir süre çırpındı. Nefesini dişlerinin arasından bırakırken gözlerinden yaşlar aktı. Fakat durmadı. Elleriyle taşları itmeye çalıştı. Birini kenara çekti, diğerini kaldırdı. Ayağını sonunda kurtardığında bileğinin ve ayağının üzerinden akan kanı gördü. Umurunda değildi. Yıllardır ilk kez başını kaldırıp gökyüzünü görebiliyordu. Gün batmak üzereydi. Gökyüzü kızıl ve turuncunun arasında yanıyordu. Ezgi bir an nefes almayı unuttu. Demek güneş böyle görünüyordu. Demek gökyüzü hâlâ oradaydı.
“Tam zamanında… Hadi Ezgi! Yapabilirsin…”
Kendi sesini duymak bile garip geldi. Ayağından dökülen kana, her adımda kemiğine saplanan acıya aldırmadan ilerledi. Yolu çok iyi biliyordu. Avlunun köşesine geldiğinde birkaç hizmetli onu gördü. Sanki karşılarında yıllar önce gömülmüş bir ölü durmuş gibi Ezgi’ye bakıyorlardı. Şaşkınlıktan ağızları açık kalmıştı. Ezgi ilerledikçe bütün bakışlar ona dönmeye başladı. Konuşmalar sustu. Başlar birer birer ona çevrildi. Kalabalığı delip geçerken onu gördü. İşte oradaydı. Siyah takımlarının içinde hâlâ dimdik, hâlâ sarsılmaz, hâlâ güçlü görünüyordu. Cihan.
“Cihaan!”
Sesinin çıktığı kadar bağırdı. İlk ayağa kalkan kardeşi oldu.
“Abla!”
Nazen hemen o sahte numarasına bürünmüştü. Ezgi elini masaya vurdu. Dizleri artık onu taşımıyordu. Masadan güç alarak ayakta kalmaya çalıştı.
“Evlenemezsiin!”
Sözcük güçlükle dudaklarından çıktı. Son hatırladığı şey Cihan’ın sesiydi.
“Ezgiii!”
Dünya karardı. Sesler sustu. Ve bacakları onu artık tanımadı.