Gülce'nin yatağının yanına sessiz adımlarla yaklaştım. İlaç saatini kaçırmamamız gerekiyordu; meleğimin uyanma vaktiydi artık. Dün gece uyumadan önce saçlarını örmüştüm ama sabaha kadar döne döne, örülen ince tutamlar açılmış, bebek saçları yanaklarına dağılmıştı. Eğilip o dağınık telleri usulca toparladım, parmak uçlarım ipeksi saçlarına dokundukça kalbim sımsıcak oldu.
Başını okşarken, her zamanki o tanıdık koku burnuma doldu. Bebekliğinden beri üzerinde taşıdığı, bana dünyanın en güvenli yeri gibi gelen o mis gibi koku... Gülce’min kokusu. Derin bir nefes alıp gözlerimi kısa bir an kapattım. Hayatımda kaybettiklerime rağmen, elimde kalan en kıymetli şeyin huzur içerisinde uyuyor olması içimi ferahlatıyordu.
“Gülce, meleğim… Uyanma vakti.” dedim fısıldayarak, sesim ise olabildiğince şefkatli çıkmıştı. Kirpiklerinin arasından ince bir ışık hüzmesi sızar gibi araladığı göz kapakları hafifçe titredi. Ardından, ağır ağır araladı yemyeşil gözlerini. Baharın en berrak yapraklarını hatırlatan, insanın içine huzur serpen o bakışlarla bana baktı. Birkaç kez kırpıştırdı, sanki uykunun son kırıntılarını üzerinden silmeye çalışır gibiydi.
Benim güzel kızım... Dört yaşındaydı ama hareketleri, bakışları yaşından çok daha olgundu. Belki de hastalığı ona bu dinginliği vermişti. Çoğu çocuk gibi hoplayıp zıplayamaz, deli dolu koşturamazdı; çünkü kalbi, fazla hareketi taşıyacak güçte değildi. Ama bu sakinlik… ona başka bir bilgelik katıyordu.
“Dünaydın.” dedi, minik sesi sabahın sessizliğine karışırken. Dudaklarındaki uykulu gülümseme, bir ömürlük mutluluk gibi değerliydi benim için.
"Günaydın." diyerek gülümsedim ona. Yorganın altından o güzel gözleriyle bana bakmaya devam ediyordu. Henüz uykunun tatlı mahmurluğu yüzünde öylece duruyordu.
“Nasılsın bugün meleğim?”
“Turp dibiyim!” dedi gözlerini kocaman açarak. Dayanamadım, güldüm. Kahkaham odanın sessizliğini doldurdu. Daha birkaç hafta önce dedemin dilinden duymuştu bu tabiri. O günden beri her “Nasılsın?” diye sorduğumda, aynı cevabı veriyordu, hiç sektirmeden.
"Turp gibisin." diyerek düzelttim onu. Bazen bazı harfleri yutarak ya da değiştirerek kuruyordu. Doktor ile görüştüğümüzde zamanla düzeleceğini söylemişti.
Başını usulca evet anlamında salladı ve ardından o güzel gülüşünü bana hediye etti. İçimde bir şey kıpırdadı; öyle saf, öyle masum bir tebessümdü ki, insanın bütün yorgunluğunu unutturacak cinstendi.
Aramızdaki yaş farkı sebebiyle, bizi dükkanda birlikte gören çoğu müşteri onu kızım zannediyordu. Haksız da sayılmazlardı; erken yaşta evlenmiş olsam, gerçekten de onun annesi olabilecek yaştaydım. Gerçi evladım olsa onu yine bu kadar çok severdim herhalde. Çünkü o benim canımdı. Hayatta tutunacak dalım, nefes almam için sebebim, kalbimin en narin yerinde sakladığım kıymetlimdi.
“Harika! Hadi o zaman cimcime, kalkıyoruz ve kahvaltı ediyoruz. Sonra daa doğruca dedemizin yanına gidiyoruuz!”
"Gidelim!" diyerek aniden yataktan kalktı. Bu ani hareketi ile oldukça endişelenmiştim. Çocuksu neşesi yüzüne vurmuştu; yanakları uykudan pembeleşmiş, gözlerinde sabahın sevinci parıldıyordu. Durduğu yerde zıplamaya başladığında telaşım daha da arttı. Her sabah aynı telaş, aynı kaygıyı yaşıyordum. Ama bir yandan da çocuksu neşesine ket vurmak da istemiyordum. "Yapma, yavaş, dur, sakin ol." telkinleriyle büyüyen bir çocuktu ve bu beni çok üzüyordu. Ama onu fazla yormaktan oldukça korkuyordum. Tam da dayanamayıp sakin olması için onu uyaracaktım ki bedeni kendiliğinden yavaşladı. Önce yüzündeki gülüş dondu, o ışıl ışıl gözler sanki bulanık bir perdeyle kaplandı. Küçük omuzları aşağıya düştü.
“Gülce!” dedim telaşla, ama o çoktan göğsüne minicik avuçlarını bastırmıştı.
Rengi bir anda soldu bebeğimin sanki. Yanaklarındaki pembelik yok olup gitti, yerini tebeşir beyazı bir solgunluk aldı. Gözlerimin önünde küçücük bedeni sarsılıyor, nefesi hızlanıyor, ciğerleri sanki yetmiyormuş gibi göğsü inip kalkıyordu. Adımları tökezledi, odanın ortasında bir an sendeledi. Küçücük dizleri bükülür gibi oldu. Ben hızla belinden tutup onu yatağa oturttum. Dudakları açıldı, nefes almak için çabalıyor ama hava yetmiyordu. Sanki bütün dünya küçücük göğsünde sıkışıp kalmış, kalbi o yükün altında çırpınıyordu.
“Tamam, prensesim… yavaş, yavaş… Sakin ol...” diyerek dizlerimin üstüne çöktüm, kollarımı sardım ona. İncecik bedeni kollarımın arasında titriyordu.
“Buradayım… derin nefes al, meleğim… buradayım ben.”
Onu göğsüme bastırırken, sanki kalbim kendi göğsümden çıkacak da onun ritmine eklenip yardım edecek gibi atıyordu. Ama tek yapabildiğim, sakinleştirmek, beklemek ve dua etmekti. Kollarımda başını omzuma yasladı, alnını ter kaplamıştı. Küçük parmakları benim tişörtüme sıkıca tutundu. O an içimden yalnızca tek bir şey geçti: Keşke bu yükü onun yerine ben taşıyabilsem…
Birlikte ne kadar zaman geçirdik, kestiremiyordum ama biraz vakit sonra kendine geldi. Böyle durumlar sık sık yaşandığı için telaşlı değil aksine oldukça olgundu.
"Abla... iyiyim koykma..." sesiyle ben de kendime geldim. Benim kalp atışlarım hala ritmini bulamamıştı ama onun nefes alışverişleri nihayet düzelmişti. Onu korkutmak istemediğim için hiçbir şey olmamış gibi yanıtladım. Ama kalbim... dört nala koşuyordu sanki.
"İyisin tabii! Korkmadım ki ben... Hem, bakayım senin saçlarına? Hmm, örgülerini açalım mı? Kıvır kıvır olur şimdi. Çok yakışır!"
Gülümsedi nazlı bebeğim. "Açalım açalım." dedi sakince.
“Ama önce bir şeyler yemeliyiz. İlaç saatini kaçırmayalım, olur mu?”
“Ablaa, içmek istemiyoyumm!” diye mızmızlandı. Son günlerde sık sık böyle yapıyor, ilaçlarını içmekten kaçıyordu. Oysa onları içmek zorundaydı; hayatı, kalbi, bütün düzeni buna bağlıydı.
“Olmaz ablacığım, ne konuşmuştuk hani?” dedim gözlerine bakarak.
“İlaçlarımı içeysem pastiç alcan mı yine banaa?”
“Rüşvet ha! Görevi başındaki ablaya rüşvet vermek, öyle mi?”
“Şüşvet!” diyerek kahkahasını koyuverdi ve beni taklit etti.
Dayanamadım ben de gülümsedim. “Tamam alacağım bebeğim, şimdi önce bir şeyler atıştıralım. Olur mu?” Başıyla beni onayladı. Ardından birlikte ayağa kalktık. Paytak ama yavaş adımlarla mutfağa doğru ilerlemesini izledim.
Gülce’yle küçük bir şeyler atıştırdıktan sonra üzerimizi değiştirdik. Ben, her zamanki gibi rahatlığı seçtim. Zaten pek süslü biri de sayılmazdım. Mavi bir kot pantolonun üzerine beyaz bir tişört giydim. Basit, ama bana hep iyi gelen o basic kombinlerdendi. Hem Gülce’yle ilgilenirken eğilip kalkmam kolay olacaktı hem de günün büyük kısmını yağlı boya tablolarımın başında geçireceğim için rahat olmaya ihtiyacım vardı. Saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yaptım. Saçlarımın arasındaki sarı tutamlarım ışık vurdukça daha da parıldıyor gibiydi. Aynada kendime baktığımda iddialı olmadığımı söyleyebilirdim ama ben bu halimi seviyordum.
Gülce ise elbetteki kendi kıyafetini seçmişti. Dolabınının içindeki sarı askılı bir elbise gösterdi. Yüzündeki ışıltıya karşı koyamazdım elbette. Üzerini giydirip aynı renkteki tokasını da saçına taktığımızda mutluluktan gözlerinin içi güldü. Sanki küçük sarı renkte bir pamuk şekeri olmuştu.
Nihayet dükkâna doğru yola koyulmak üzere evden çıkabilmiştik. Arabamız hemen kapının önündeydi ama henüz direksiyon dersleri ile pratiklerimi tamalamadığım için kendimi araba sürme konusunda yetersiz hissediyordum. Biraz daha ders almam gerekiyordu. Bu nedenle de ilerideki taksi durağına yürüyecek oradan arabayla dükkana geçecektik. Her zaman yaptığımız gibi... Biz Gülce ile dış kapıdan el ele tutuşarak adımladığımızda, sokağın başındaki üç katlı apartmandan Bora göründü. Doğum gününün üzerinden birkaç gün geçmişti ve onu bu süre zarfında hiç görmemiştim.
Ardından da Sevilay göründü. İkisi de ne yazık ki apartmanın biraz ilerisinde tam da bizim gideceğimiz yönde durmuşlardı. Sevilay, yüzünde kocaman bir gülümseme ile heyecanla bir şeyler anlatıyor, Bora’nın sırtı dönük olduğu için surat ifadesini kestiremiyordum ama başıyla onaylayarak onu daha fazla konuşmaya teşvik ediyor gibiydi.
Uzaktan oldukça yakın ve… güzel görünüyorlardı.