Sabah, dedem dükkanı açmaya gittikten hemen sonra; "Olaylar, olaylar!" diye bize koşarak gelen en yakın arkadaşım Hilal'e elbetteki dün gece olanları anlatmıştım. Şu an o güzel ela gözleri; yuvarlak yuvarlak açılmış ve kocaman olmuştu. Beni dinlerken ısırdığı dudaklarını dişlerinin hükmünden kurtarıp kısık bir çığlık attı.
“Ayyyy! Sen ciddisin?” dedi şaşkınlıkla. "Baştan anlatsana sen şunu??"
"Bağırma Hilal!" dedim ve bakışlarımı çalışma masamda, boya kalemleriyle pür dikkat resim yapan kardeşime çevirdim. "Kayıt cihazı gibi, ne duysa hepsini kaydediyor. Büyüdü artık." Sonra tamamen Hilal'e döndüm; "Hem neyi anlatayım daha? Her şey tam da anlattığım gibi oldu işte!” diyerek sessizce sitem ettim.
"Elin adamı geldi, bizim buzlar kraliçesini öptü yani??" diye sordu inanamayarak. Sesinin yüksekliğini oldukça düşürmüştü ve "Öptü" kısmını kısık bir şekilde söylemişti.
Ellerimle yüzümü kapattım ve kendimi yatakta geriye doğru fırlattım. "Kızım! Hatırlatıp durmasana!"
"Ay ben hatırlatmasam ne olacak Nisan? İlk öpücüğünün bu şekilde olduğuna inanamıyorum..." dedi. Ellerimi yakalayarak örttüğüm yüzümü açmaya çalışırken, bir yandan da beni çekiştirmeye başlamıştı:
"Nasıl hissettirdi? Biraz ipucu versen..."
Ona teslim oldum ve ellerimi çektim suratımdan. "Daha önce öpüşmemiş gibi davranıyorsun ve bu durum beni gerçekten yoruyor Hilal..."
Gözlerini devirdi: "Sana nasıl hissettirdiğini merak ediyorum!"
"Ne hissettirecek? Korku ve telaş. Allah aşkına dizi film mi çeviriyoruz? Tek öpücükle prensimi bulduğumu falan mı düşünüyorsun?"
"Ay ne bileyim ben Nisan? Ama... hep öyle olmaz mı? Esas oğlan ansızın gelir, esas kızın hayatına dan diye girer. Sonra..." elleriyle film perdesi aralar gibi yaptı. "Tesadüfi görüşmeler başlar, denk gelişler, çekişmeler. Ardından tak! Bir öpücük, bir öpücük daha... sonra kaçış veya bir itiraf!"
Bizimki yine hayal dünyasına dalıp gitmiş, karşısındaki boşluğa sanki orada bir şey görüyormuşçasına bakmaya başlamıştı.
"Hiçbir şey hissetmedim. Teninin tenime değmesi hissi rahatsızlık vericiydi. Bunun düpedüz taciz olduğunu düşünüyorum üstelik ve inan bana hiç ilgi çekici gelmiyor."
"Yakışıklı mıydı?" diye sordu aniden. Ben ne anlatıyordum, o neden bahsediyordu... Yine aynı frekansta olmadığımız anlardan biriydi.
"Fena deği-" derken bir anda durdum ve hiddetlendim. Bizimki yine en olmadık noktayı merak ediyordu. "Hilal! Ne önemi var bunun?"
"Çok önemi var!" diye karşılık verdi bana.
Derin bir 'Of' çektim sadece. Ne diyebilirdim ki?
"Bora abimin bu olanlardan haberi var mı?" diye sordu. Gelen soruyla telaşım bir anda artmıştı. Merak unsuru içeren soruları birbirini kovalıyordu bugün...
"Hayır. Sakın!" diye karşılık verdim.
Gözlerini kıstı ve imalı imalı güldü bana. "Niye canım... öğrensin öğrensin... Kıskanır falan belki, ortalık şenlenir. Fena mı olur kız?"
"Saçmalıyorsun şu an Hilal." dedim ona gözlerimi devirerek. "Şu imalarından vazgeç artık. İşinde gücünde adam. Bana mı kaldı? Hem arar çıkarır bulur o lüzumsuzu, sonra daha da rezil olurum. Sakın bak!"
Benim yanımaki boşluğa attı kendini birden Hilal. Kendini geriye doğru atmasının verdiği kuvvetle, yatakta bir anda hopladı. Kafalarımız neredeyse yan yana gelmişti. Bakışlarını hemen bana taraf çevirdi: “Ayy kızım inanamıyorum sana yaa! Neden böyle mistik olaylar hep senin başına geliyor ki! OF! Vallahi kıskanıyorum."
Mistik? Tamam... Hayretle baktım ona. "Şu an ciddi olmadığına inanmak istiyorum Hilal... Gerçekten..."
Ben öyle söyleyince sırıttı. Dirseği ile beni dürtüklemeye başlamıştı. "Melisa da çok yakışıklı bir Amerikalı ile görüşmeye başlamış... Greencard cebimde diyordu en son..."
Kaşlarımı kaldırıp, hayretle baktım ona. "Yerli ya da yabancı fark etmez. Turistlerin 'güzel' vakit geçirmek için yalnızca öylesine takıldığını hepimiz biliyoruz. Sakın buna özeniyorum deme! Böyle saçma bir durumun içinde olmayı istemezdin herhalde, değil mi?"
"Yok be ne özeneceğim, latife ediyorum kuzum. E bizim Melisa da erkekleri keyifleri için kullanıyor zaten... Bilmiyor muyuz sanki?" dedi omuz silkerek. "Ama şu monoton hayatıma biraz renk gelmesine de hayır demezdim yani! Elime erkek eli değmeyeli iki sene olacak, ikii...” diye sözü uzattı, abartılı bir el hareketiyle.
Güldüm. “Sen mi renk istiyorsun hayatına? Sen?? Ya daha geçen, nesli tükenmekte olan Hazar kaplanları için eylemdeydin hani…” diye hatırlattım. “Derdest edilip gözaltına alındın. Al sana renk, al sana neşe!”
Herhalde o anlar aklına gelmiş olacak ki Hilal yüzünü buruşturdu.
“Kızım o başka, bu başka!”
“Nasıl başka Hilal? Hobi olarak biber gazı yiyorsun sen! Normal insanlar kahve içer, kitap okur, sen maşallah polis kovalamacasından kaçıyorsun!”
“Abart Nisan!” dedi koluma bir fiske vurdu.
Vurduğu yeri elimle ovalarken konuşmaya devam ettim: "Ben biliyorum seni... Bora'ya güveniyorsun sen."
Parmakları ile minikcik bir şeyi gösterir gibi bir işaret yaptı. "Birazcık. Ama çok az."
"Adamı da işinden gücünden edeceksin sonunda... Bak böyle bir şey olursa dedemin çenesinden sittin sene kurtulamazsın."
Gülümsedi. "Nuri dede... hala sevdalı değil mi bizimkine?"
Ben de güldüm ve evet anlamında kafamı salladım.
"Ay aman, bir şey olmaz endişelenmeyin sevgili Savran ailesi. Hem Bora ile ikinci dereceden akraba değil miyim ben? İşi ne, korusun kollasın beni."
Gözlerimi devirdim. "Kuzen, üçüncü dereceden akrabadır Hilal."
O da gözlerini devirdi. "Evet... KPSS genel kültür-genel yetenek konuştu!"
Başımı sağa sola salladım sadece. Yanıt veremedim bile.
Pis pis bakmaya başladı bana. Böyle bir şeyleri ima eder gibiydi. "Bana bak... Bora abimi de pek bir düşünür oldun sen son günlerde. Hayırdır, hııı?"
"Kim? Ben mi? Bora'yı... Bizim Tuğçe'nin Bora'yı... Aklımın ucundan bile geçmiyor." dedim ama kendi söylediğime ben bile inanamamıştım.
Celallendi hemen bizimki. "Of! Tuğçe'nin Bora'sı deyip durma kuzenime! Tuğçe ellinci sevgilisini eskitmiştir..." dedi ve durdu. "Kız sahi, nasıl oldu da birden belirdi bu dün akşam? Bir türlü anlamadım! Hayır, 'Ben geldim.' falan diye haber de vermedi bize... Kenafir, ne olacak! Yıldırım gibi düştü doğum gününe. Görüşüyorlar mı Bora abimle, o mu davet etti acaba?"
Bıkkınlık dolu bir nefes alışverişi sonrasında konuştum: "Davet etmemiş, nasıl geldiğini o da bilmiyordu..."
Kaşlarını kaldırdı. "Hee, sordun yani?" dedi imalı imalı bakarak bana.
"Sordum tabii, seninle bugün kritik yaparken bu bilgiye ihtiyacımız olacaktı!"
Yandan yandan baktı bana önce. Sonra da yalandan yere ahlanıp vahlanmaya başladı Hilal: "Ah benim yakışıklı kuzenim. Şu alık Tuğçe mi düşecekti bahtına?"
"Ya neden alık diyorsun durduk yere kıza?"
"Alıktı Nisan... Yaptıklarını hatırlamıyor musun? Onun yüzünden az mı süründük amcamın dükkanında. O zamanda gıcık oluyordum ona biliyorsun..."
Gözlerimi devirdim. "Hatırlıyorum Hilal. Sürekli kavga ediyordunuz çünkü."
Gözlerini kıstı Hilal. O kadar gıcık oluyordu ki Tuğçe'ye kelimelere dökülemez seviyedeydi. Durdu, durdu ve bombayı patlattı. "Bizimki düpedüz senden hoşlaşıyordu bence o zamanlar Nisan..."
Sessizce "Saçmalama Hilal... Ben öyle bir şeyi hissetmedi-" diye mırıldanıyordum ki hiddetle kesti sözümü.
"Kızım salak mısın yoksa taklidini mi yapıyorsun, anlamıyorum ki! Hatırlasana, Tuğçe yüzünden içimizde kumru ağacı çıkacaktı artık. Gidip o uzun sırada her gün bekliyorduk mal gibi. Bora abim bizi gördükçe amcama ben hallederim diyordu ve ne hikmetse senin kumrular hep ekstra malzemeli oluyordu... Kocaman kocaman... Ben bile akraba kontenjanından o kadar faydalanmadım... El insaf!"
"Hepimizinki aynıydı abartma..." dedim ama kendi sesim bile kendime inanamaz tonda çıkmıştı. O sene cidden tombikto olmuştum ama bunun ekstra malzemeli kumru ile alakası var mıydı ki?
"Hı hııı tabi tabi!" dedi bana yan yan bakarken. Sonra ise ciddileşti. "Bana bak... Abimin eli herhangi bir dişinin eline bile değmedi kız, ben kefilim! Sıfır kilometre dalyan gibi çocuk. Boy desen var, endam desen o biçim. Dünya yakışıklısı! Bence kaçırma sen bir daha düşün... Yazıktır günahtır ya. İkiniz de yaban ellerde ziyan zebil olcanız! "
"Hilal! Gülce duyacak söyleme şöyle!" diye uyardım onu. Sesi oldukça yükselmişti çünkü.
"Ne be nee? Hilal de Hilal.. Ben shipliyorum kızım sizi! Bak bir gün yuvadan uçar gider bizimki. Hep anasının dizinde oturacak hali yok ya! Sen de Ümit Besen gibi çalıp söylersin. 'Nikahınaa beniii çağır sev-'" Cümlesine devam edemedi çünkü kafasına geçirdiğim yastık nedeniyle susmuştu.
"Anasının dizi ne alaka... Ayrı eve çıkmadı mı?" diye sordum yastığı yüzünden çekerken.
Güldü Hilal. "Metafor kız metafor. Merak etme ana kuzusu değil bizimki. Zorunlu hizmetten döndü döneli terketti bizim apartmanını. Arada bir uğruyor." dedi ve derince bir nefes aldı. "Ay ama demeyeyim demeyeyim diyorum da... İçimde patlayacak zaar! Ziynet yengem... Mahallede gelin avına çıkmış."
Ziynet teyze, Bora'nın annesi oluyordu. Başımı çevirip Hilal'e baktım sadece.
"Düzenlenecek ilk düğünde, radarları açar. Benden demesi." diye de ekledi.
"Açsın." dedim sakince.
"Içsın" diyerek beni taklit etti önce. Sonra da "Senin bu sakinliğin beni bitirdi Nisan..." dedi sözlerine başlarken. "Bak bizim apartmandaki Sevilay da yanık bizimkine... Tuğçe muğçe de demiyor senin gibi, hemşirelik okudu şimdi de çalışıyor mis gibi, ee güzel de kız... Boyuna elinde börek, pasta Ziynet yengemlerde..."
"Nöbet usulü çalışmıyor mu bu kız nasıl vakit buluyor?"
Sorum sonrasında hınzırca güldü önce. "Çalışıyor evet, boş kaldıkça da hamaratlıklarını sergiliyor işte."
Sevilay'ı düşündüm. Sonra bir de Bora'yı... Evet Hilal doğru söylüyordu. "Güzel gerçekten. Becerikli de. Doğru. Çok da yakışırlar birbirlerine." dedim sakin sakin.
Hayretle baktı yaptığım yoruma. "Taş kalpli misin mübarek ya!"
"Sensin taş kalpli. Rahat bırak beni!"
"Of, neyse... Çok üstüne gitmeyeyim bu hafta sonu seninle eyleme gideceğiz çünkü. Hazırlıklarını yap.”
“Nasıl ya? Ne eylemi?” gözlerim faltaşı gibi açıldı. "Sana aylık olarak eylem takvimimi mi geliyor? Nasıl bu kadar hakimsin bütün bu olaylara?"
“İzmir Emek ve Demokrasi Faceb**k kanalına üyeyim kızım ben! Ayrıca eylem anayasal haktır Nisan… Hiçbir şey olmaz merak etme.”
“Dedi, geçen eylemde tutuklanıp cezaevine gönderilmenin eşiğinden dönen Hilal…” diye karşılık verdim. "Kızım, Bora kıyameti koparmıştı hatırlasana! Bir bilse yine eyleme gittiğini canına ot tıkar!"
Hilal gözlerini devirdi. “Ya bir şey olmaz! Biz tee Gökova köyünde yapacağız bu eylemi. Onun eli kolu oralara kadar uzanmaz merak etme... Sessiz sessiz gidip geleceğiz kızım!”
“El insaf! Sen git kendini zincirle, pankart as, slogan at… ne yapıyorsan yap. Ama beni karıştırma Hilal. Benim macera kotam dün doldu!”
"Olmaz! Bu defa önemli. Eğer köylülerden rıza alınırsa, zeytin ağaçlarını hiç edip maden arayacaklarmış. Geleceğimizi yok etmelerine izin vermeyeceğiz! Sen de geleceksin. Sen yoksan bir kişi eksiğiz!"
Ofladım. “Bazen aşırı derecede kafa açıyorsun Hilal…”
“Senin de benden pek farkın yok Nisan…” dedi ve başını başıma yasladı. “Ama seviyorum kız seni, valla bak.”
Gülümsedim. “Ben de seni seviyorum deli.”
O sırada yatağa doğru yaklaşan küçük ayak seslerini duydum. Gülce yanımıza gelince ikimiz de yatakta tekrar oturur vaziyete geçmiştik. Anlamsız ama rengarenk çizgiler çizdiği kağıdı gösterdi bize.
“Hiyal ablamm, Nişan ablaam...” diye seslendi bize gülerek. Sarı saçları, tutturduğum tokasından dışarıya çıkmış birazcık dağılmıştı. Öyle sevgi dolu, güzel bir melekti ki benim bebeğim...
"Oy ablan kurban olsun sana tatlım." dedi Hilal, Gülce'yi kucağına alarak. Hilal'in kucağına kurulan Gülce ise, kağıdı bana doğru uzattı: “Nası ommuş? Şizin için çizdim!”
Resmi aldım, kenarlarındaki eğri büğrü çizgilere, içindeki masum renklere baktım. Kalbim sıcacık oldu.
“Muhteşem olmuş Gülce’m… Tıpkı senin gibi çok güzel.”
Hilal de Gülce'nin başını başını okşadı ve “Harika olmuş prenses, Picasso görse kıskanır vallahi.” dedi.
Gülce dudaklarını büzüp bir an düşündü, sonra başını kaldırdı.
"Pisakko kimm?"
Güldük. "Ressam ablacığım." diye yanıtladım onu.
"Şenin gibi miii?"
"Benim gibi, evet."
Hilal, Gülce'nin tatlılığına dayanamayarak biraz hoyratça severek çenesini hafifçe tuttu. "Kız sen ne tatlı şeysin ya! Yiyeceğim o suratını bak!"
Kıkırdadı Gülce. "Beni yiyemeşşin ki! Ben bir yemek değilim Hiyal ablaa"
"O zaman kocaman öperim ben de seni!" dedi ve öptü Hilal onu saçlarından.
"Bi şey daha şorabiliy miyim Nişan ablaa?"
“Ne soracaksın bakalım küçük hanım?” dedim gülümseyerek.
“İlk öpüşük, ne demek?”
O an Hilal ile göz göze geldik. Dudaklarıma yapışan tebessüm bir an dondu kaldı. Hilal'in dudaklarından ise kısa bir kahkaha koptu. Gülce, masumiyetle gözlerini kocaman açmış, cevabımı bekliyordu. Ben ne diyeceğimi bilemezken, açıklamayı yapan Hilal olmuştu. Hilal’in sesi, geçmişin üzerine serilen ince bir tül gibi hafifçe yayıldı odaya. Çocukluğumun tozlu sayfalarından bir sahne canlandı gözlerimin önünde.
Küçücüktüm; beş yaşında bir çocuk… O gün bulunduğum ev ise oldukça kalabalıktı. İnsanlar bir şeyi kutluyor gibiydi. Öyle göze batan bir eğlence yoktu ama mutlu bir ortamdı. Büyükler O'nun dirayetine övgüler yağdırıyor, “Hiç ağlamadı!” diye gururla anlatıyordu annesi, yanındaki kadına. İçeride zıplayan çocuklardan biri, "Gitti pipinin yarısı, yumurtanın sarısı!" diye zıplıyordu. Anlam veremediğim şeyler oluyordu. Mesela, Pipi neydi? Ve onun yarısı nereye giderdi? O sırada aralık kalmış kapının arkasından O'nu gördüm. Yatakta öylece uzanıyordu. Yorgun görünüyordu ama hasta gibi de değildi.
Kalabalığın arasından sıyrılıp odasına girdiğimi hatırlıyorum. Perdeler yarı aralıktı, güneş ışığı yatağına düşüyor, yüzünü aydınlatıyordu. Ben odaya girdiğimde hafifçe doğrulmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Biraz yorgun, biraz da mahcup görünüyordu.
"Nisan? Sen de mi geldin?" dedi bana yorgunca gülümseyerek.
"Babam, adam oldu o artık dedi. Nasıl adam olunduğunu merak ettim ben de!" dedim bilmiş bilmiş. Ama o hala aynıydı... Adam olmak nasıl bir şeydi ki?
Utandı ve elini ensesine attı ben öyle söyleyince. Bu hareketi yaparken biraz kıpırdanmıştı. Yaptığı ani hareketle ise canı acımış gibi "Ahğ!" sesi çıkardı. Korktum. Hemen yatağa tırmanarak yanına çıktım.
"Canın acıdı." dedim ağlamaklı bir şekilde dudaklarımı büzerek. Adam olmak, insanın canını acıtan bir şeydi belli ki.
"Yok yok acımadı!" dedi ama gözleri dolmuştu. Ama benim canım onu böyle gördüğüm için çok acımıştı! Hemen aklıma güzel bir iyileştirme yöntemi geldi. Onu fazla kıpırdatmamaya çalışarak iyice yanına yanaştım. Minik ellerimle iki yanağını kavrayarak yüzünü avuçladım. Dudaklarımı dudaklarına hızlıca kondurarak öptüm onu. Bu hareketim öyle hızlı öyle ürkekti ki... Anlık masum bir çarpışma gibiydi. Çekildiğimde kocaman bir gülüş sundum ona. Öpücük en iyi şifaydı. Kuzenim Meltem abla, öyle söylemişti çünkü!
O ise hiçbir şey söylemedi. Kocaman açtığı gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Öylece baktı bana; sessiz, şaşkın, anlam veremeyen bir bakıştı bu. İçimde ise çocuksu bir zafer duygusu vardı. Ağzını hafifçe araladı, konuşmak ister gibiydi. Olmadı. Dudaklarını birbirine bastırdı. Konuşamamasını fırsat bilerek, “Bu dünyada en önemli şey ilk öpücükmüş.” dedim koca bir bilmişlikle. “Şimdi onu sana verdim. Çünkü sen benim en önemlimsin! Hadi iyileş artık Bora!”
Geçmiş anılarımdan Hilal'in beni dürdüklemesi ile çıkarken aklımda dönüp dolaşan tek bir şey vardı. Hilal bilmiyordu. Benden ve eğer hatırlıyorsa Bora'dan başka kimse de bilmiyordu...
Ben ilk öpücüğümü bir yabancıya değil, yıllar önce, beş yaşındaki çocuk kalbimin en derin yerine kazınan kişiye, on yaşındaki Bora’ya emanet etmiştim bile.