4- Çekirdek Ekip

2455 Words
Aramızda oluşan sessizliği bozan taraf bendim: “Biliyorum... Hayatım boyunca desteğini sürekli hissettirdin, hissettiriyorsun. Özellikle Gülce ile ilgili yaptığın her şey benim için çok kıymetli. Bunu sen de biliyorsun. Ve bütün bunlar için de kendimi inanılmaz mahçup hissediyorum, elimde değil. Yani demem o ki yaptığın her şey ama her şey için teşekkür ederim. Bir karşılık beklemediğini, Gülce'yi kendi kardeşin kadar sevdiğini de biliyorum ama yine de engel olamıyorum bu düşüncelere, özür dile-” “Nisan...” Ben gayet ciddi bir şekilde konuşmamı sürdürürken, bana seslenmesiyle kelimelerim yarım kaldı. Sol eli ile direksiyonu iyice kavradı ve bana çevirdiği yüzünü hafifçe yana doğru yatırdığında, suratında gördüğüm tek bir ifade vardı. Kaşlarını kaldırmış, gülüyordu! Şu an oldukça yakışıklı ve havalı görünüyordu. Ben ise... alık gibi bakıyordum muhtemelen ona. Gözlerimi kırpıştırdım. Neyi kaçırmıştım? “Hı?” Bu tepkim yüzündeki gülüşü daha da büyüttü. Dudağının hemen sağ yanında bulunan ilginç gamzesi sakallarının arasından da olsa göründü. İşte bu, içten güldüğünün kanıtıydı. Minikti ama tatlı bir hava katıyordu kesinlikle ona. “Nefes al nefes.” dedi ve hemen peşine ekledi. “Daha az önce özür dileme artık demiştim birine ama…” Bu sefer dayanamayıp ben de güldüm. “Ne diyeyim Bora? İçimden geleni söylüyorum. Ne dememi istersin? Allah belanı versin falan mı?” Dünyanın en güzel iltifatını ona söylemişim gibi gülümsemesini sürdürdü. Dudaklarını büzdü ve cümlemin kalitesini düşünür gibi bir hal takındı. “Bak bu daha samimiydi işte!” “Bazen suçlularla uğraşmaktan artık aklını oynattığını düşünüyorum…Halbuki eskiden bayaa akıllı bir şeydin sen.” Kaşlarını ‘Ciddi misin?’ tadında havaya kaldırdı ve bana yan gözlerle baktı. Sonra da ellerini havaya kaldırdı; tırnak işareti yapar gibi parmaklarıyla havayı kesti. Hilal'in meşhur hareketini yaparak, O'nu taklit etti: “Bora şu an kendini çok ahmak hissediyor.” Sesini de değiştirmeye çalışsa da başarılı olamamıştı. Oldukça komik bir haldeydi. Kahkahalarımı tutamadım onu böyle görünce. Belki de saatlerdir ilk kez içten bir şekilde gülmüştüm. Başımla onu işaret ederek gülmeye devam ettim: “Şu an Hilal, bunu yaptığını görseydi… kırk sene düşmezdin dilinden.” Karşılıklı bir şekilde gülerken, “Bunun aramızda kalacağını umuyorum…” dedi Bora. “Öyleyse yanılıyorsun!” diyerek takılmayı sürdürdüm. Gülüşüm hala yüzümdeyken birden aklıma Bora'nın doğum gününde aniden beliren Tuğçe geldi. Tuğçe buralardan gideli çok oluyordu ve bir anda orada görmek beni şaşırtmıştı. Merakıma yenilerek sordum: "Tuğçe ile hala görüşüyor muydunuz? Onu aniden doğum gününde görmeyi hiç beklemiyordum açıkçası." Başını sağa ve sola salladı. "Sık sık görüştüğümüz söylenemez ama arada yazıyor. Geleceğinden kesinlikle haberim yoktu." "Sürpriz oldu desene." diyerek gülümsedim. "Sanırım hepimize oldu öyle bir şey." diyerek gülümsememe tebessümle karşılık verdi ve ekledi: “Nisan…” “Hımm?” “Sabahtan beri teşekkür edip duruyorsun ya... Bu akşam geldiğin için, asıl ben teşekkür ederim sana.” “Rica ederim Bora. Ama gelmesem daha mı iyiydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Güya bugün doğum günün diye çalışmıyordun ama.. bak gördün mü? Bu sefer de ben bela oldum başına.” Kısa bir gülüş attı bana. “Kendini arsız suçlularla bir tutman beni sadece güldürür Nisan. Hadi hadi, artık evine! Arabanın içi o kadar sıcak ki buharlaşacağım be kızım!” “Tamam tamam." dedim gülerek. Kapıyı açtım ve bu yaz gününde dışarıdan yüzüme çarpan havanın içeriden daha serin olması şaşırttı beni. Ben üşümeyeyim diye resmen cayır cayır yanıyordu arabanın içi. "Hadi iyi akşamlar.” "İyi akşamlar." diyerek gülümsedi. Siyah Jeep marka arabasından neredeyse zıplayarak indim ve arabasının kapısını gayet nazik davranarak yavaşça kapattım. Erkekler için arabaları önemli derlerdi. Diğer erkekleri bilmiyordum ama Bora için kesinlikle öyleydi. Apartmanın girişine kadar gittiğimde hala orada duruyordu. Muhtemelen eve girene kadar da bekleyecekti beni. İçeri girdikten biraz sonra motor sesini duydum. Bu sırada asansöre kadar yürümüştüm. Asansörün kapısının yanında, katı işaret eden alandaki bozulmayı görünce kendi kendime "Şansıma tüküreyim." diye söylendim. Sakin sakin adımladım merdivenleri çıkmaya başladım. Kalp çarpıntılarım eşliğinde nefes nefese kalarak çıkmıştım sonunda bizim kata. Kapıyı usulca aralayacağım vakit, yan daireden Marika Hanım çıktı kapıya. "Nisan mou? İyi aksamlar canim!" dedi bana aksanlı Türkçe'si ile. "İyi akşamlar Marika Hanım, nasılsınız?" "Ben iyiyim kuzucugum da, sana ne olmuş boyle?" "Parti sonrasında havuza atlamalı bir şeyler yaptık, gençlik işte." diyerek omuzlarımı kaldırdım. İyi bir yalancıydım. Oturup Marika Hanım'a detay anlatacak halim yoktu elbette... "Dogru caniiim.. Ah şu gençlikk!" diyerek iç çekti. Sonra üzerindeki sabahlığa daha sıkı sarılarak, sormasını beklediğim şeyi sordu. Dedemi... "Nuri mou nasillar? Bugün pek bi' asabi gördüm kendilarini. Aklim kaldi vallahi canim!" Gülümsedim. "Bugün atölyede çok yorucu bir gün geçirdi. Size özel bir durum değildir yani. Endişelenmeyin." Öyle söylediğimde güldü Marika Hanım. "Ben seni daha fazla tutmayayım zanim! İyi geceler. Nuri mou'ya çok selamimi söylersin!" Gülümseyerek, başımı hay hay anlamında salladım ve "Elbette. İyi geceler." diyerek sessizce daldım içeriye. Evdeki sessizliğe bakılırsa, Gülce çoktan uyumuş olmalıydı. Dedemi de her zamanki çalışma alanında görmediğim için uyuduğunu düşünerek koridoru sessizce geçtim. Denizin tuzu hâlâ saçlarımdaydı. Parmak uçlarımda odama kadar süzülüp, ardımdan kapattığım kapıya yasladım sırtımı. “Ne gündü ama…” diye fısıldadım kendi kendime, derin bir nefes alarak. Üzerimdekileri aceleyle çıkarıp çalışma masamın önündeki sandalyenin arkalığına bırakıp iç çamaşırlarımla kalmıştım. O gerzeğin tişörtü ile uzun süre bakıştım. Ne yapacaktım şimdi bunu? Çöpe mi atacaktım? Gidip geri veremezdim ya... Belki giysi kumbarasına ya da geri dönüşüm kutularına atardım. Hiç değilse ihtiyaç sahibi birine yararım dokunurdu... Bütün bunları düşündükçe aklıma beni öptüğü an geldi yine. Ne talihsiz bir andı ama... "Tamam Nisan! Düşünme artık! Bir daha nerede göreceğim zaten aman ya. Bitti gitti işte." dedim ve derin bir nefes alarak gözlerimi kapattım. "An itibari ile seni zihnimin tozlu raflarına geri gönderiyorum." diye kendimi motive ederek, denizin kokusu hala üstümdeyken hiç vakit kaybetmeden kendimi odamdaki küçük duşun serinliğine attım. Duştan çıktığımda başıma sarık misali sardığım havlunun bozulmaması için dikkatle hareket ederek üzerimi giydim. Ardından kendimi yatağın kenarına öylece bıraktım. Karşımda duran boy aynasına istemsizce gözüm takıldı; ıslak saçlarımın tutamları havlunun kenarından dışarıya doğru çıkmıştı ve yüzümün yorgun ifadesi bana öylece geri bakıyordu. Bugün, Bora'nın doğum gününe yetişmek için dükkandan apar topar ayrılmıştım. Dört yaşındaki kardeşim Gülce ile birlikte eve geçmiştik. Dedem dükkanı kapatıp eve dönene kadar; kardeşimi, komşumuz Marika Hanım'a emanet etmiştim. Marika Hanım, elli dokuz altmış yaşlarında, yalnız başına yaşayan çok tatlı bir kadındı. Gülce doğduğundan bu yana bize çok yardımı dokunmuştu, hala daha yardım etmeye devam ediyordu. Dedem bunu bir türlü kabul etmese de, dedemden hoşlanıyordu Marika Hanım. Nuri Beyciğimin pek o işlerde bezi olmasa da arada takılırdım, çünkü sinirlendirmek hoşuma gidiyordu yaşlı kurdu! Bedenimi geriye doğru atarak, yatağın üzerine öylece yattım. Tavanı seyrederken ne kadar ilginç bir gün geçirdiğimi düşünmeye başlamıştım. Bu akşam bir yabancıyla saçma sapan şeyler yaşamam dışında bir de Bora'nın doğum gününe Tuğçe'nin gelmesi... gerçekten günün bomba olayı olabilirdi. Tatilde ailesini görmek için gelmişti sözde. Bora ile hala görüşüp görüşmediklerini sorduğumda, Bora 'Arada yazıyor.' demişti. Demek ki hala vazgeçememişti Bora'dan... Hilal de onu gördüğünde en az benim kadar şaşırmıştı. Hemen Sarp'ı dürtükleyip, "Ne iş?" diye sorduğunda, Sarp'ın da şaşkınlık omuzlarını indirip kaldırdığını görünce, onun da habersiz olduğunu fark etmiştim. Hilal, Bora, ben ve bir de Sarp... küçüklüğümüzden beri hep birlikteydik. Aynı sokakta, tam bir mahalle kültürü içinde büyümüştük. Evlerimiz yan yana sayılırdı. Bora ve Sarp bizden beş yaş büyüktü aslında. Hilal’le bebeklikten beri hiç ayrılmamıştık; onunla bağımız çok başkaydı. Bora, Hilal'in kuzeniydi ve küçüklüğümüzden beri hep bizi koruyan taraf olmuştu. Sarp ise bizle vakit geçirmekten pek hoşlanmazdı ama Bora’sız da bir yere adım atmaz, onun gölgesi gibi peşinden ayrılmazdı. Tuğçe ise sonradan girmişti hayatımıza ama çekirdek ekibe hiçbir zaman dahil olamamıştı. Babasının tayini İzmir’e çıkınca mahallemize taşınmışlardı yıllar evvel. Ve Tuğçe’nin dediğine göre, Bora’yı ilk gördüğü an kaptırmıştı kalbini ona. Liseden beri, yıllardır delicesine âşıktı Bora'ya. Hilal ve ben, onun bitmeyen "Bora" hayallerini, kurduğu pembe düşleri defalarca ve defalarca dinlemiştik. Tuğçe’nin ilk aşkıydı hatta belki de son... Bir türlü açılamadığı imkansız aşkı olarak kaldı. Hâli öyle fenaydı ki… Boraların küçük ama epeyce ünlü olan, sadece kumru yapıp sattıkları bir dükkânları vardı. Kapısının önüne serpiştirilmiş birkaç ahşap masa ve mini taburelerle hem tatlı hem de şirin bir yerdi. Polis olma hayali kuran Bora, sınavlara hazırlanmadığı zamanlarda babasına yardım eder, yoğun müşteri kalabalığının arasında sipariş yetiştirirdi. Ben, Hilal ve Tuğçe o dönemlerde lise birinci sınıftaydık. Bora ise mahallenin hem yakışıklı hem de en popüler çocuğu… Her gün uzayıp giden kuyruğun arasında yerimizi alır, sırf Tuğçe onu biraz daha fazla görebilsin diye için kumrulara gömülürdük. Adeta dükkânın abonesi olmuştuk. Tanıdık olduğumuz için mi bilmem, bize gelen kumrular sanki her zaman ekstra malzemeli olurdu. Hilal ve Tuğçe'nin yedikleri nereye gidiyordu bilmiyorum ama ben o sene toplam beş kilo almıştım... Birkaç zaman sonra ise Bora sınavı kazandı, Ankara'ya Polis Akademisine gitti. Tuğçe de Bora'ya yakın olmak adına, babaannesinin yanına Ankara'ya taşındı ve liseyi orada tamamladı. Buralardan taşınıp gidene kadar hep onu sayıklamıştı zaten. Başlarda telefonla görüşmelerimiz sürse de gün geldi azaldı, sonra da bitti. Hayatımızdan tamamen çıkmasa da artık sadece Xtagram’da birbirimizin gönderilerini beğenen arkadaşlara dönüşmüştük. Açıkçası bugün onu görmek hepimizi çok şaşırtmıştı. Bora dahil... Haberi kimden aldığı ise hala bilinmeyenler arasındaydı... "Zilli? Kız neredesin?" Dedemin sesini duyduğumda geçmişin sisli perdesi de aniden üzerimden kalmıştı. Dedem, kedimiz Zilli'yi arıyordu herhalde. Uyumamış mıydı bu adam? Islak saçlarımı savurarak odadan dışarıya attım kendimi. "Dede?" "Nisan? Geldin mi güzel kızım?" "Evet dedeciğim, Gülce uyudu mu?" Başı ile onayladı beni. "Sen ne ile geldin?" "Bora bıraktı beni." Kaşlarını kaldırdı. "Haa yaşıyor muymuş bizim kerata! Ne diye gelmemiş ya bugün dükkana?" "E doğum günüydü bugün. Kendine vakit ayırmasın mı adam?" dedim gülerek. Sonra devam ettim "İşleri çokmuş hem dedeciğim, biliyorsun koskoca komiser o." diyerek kıkırdadım. Dedem bayılıyordu onun rütbesine. 'Önünde kimse duramayacak bizim yağız oğlanın bakın da görün!' diyordu hep. "Terfiye oynuyor senin gazlamaların sayesinde. Bakarsın bir gün İçişleri Bakanı olmuş!"" Ters ters baktı bana. Bora'sına laf ettirmezdi. "Dalga geçme yağız oğlanla!" "Hiç de toz kondurmazmış..." "Kondurmam. Tavla arkadaşım o benim!" dedi ve merakla sordu: "Ee gelecek miymiş yarın? Söyledi mi bir şey?" "Gelecek gelecek." "Heh iyi bari." dedi ve telefonunu uzattı: "Yahu Nisan, açıver şu tavlayı da biraz talim yapayım be! Dünkü çocuk yeniveriyor bizi!" "Dede... Uyku saatini kaçırıyorsun gibi geliyor bana ama..." "Oldu olacak sütümü de kaynat!" diye homurdandı ve yanına giden kedimiz Zilli'yi sevdi. "Zilli ne çok uyudun bugün! Vallahi canım sıkıldı ha uyanmanı beklerken!" O sırada telefonundan tavla oyununu açmış ve dedeme uzatmıştım. "Buyurunuz Nuri beyciğim. Haa... Bu arada Marika Hanım, 'Nuri mou'ya çok selamimi söylersin! demişti." dedim. Tüm yeteneklerimi kullanarak Marika Hanımın ses tonunu ve aksanını taklit etmeye çalışmıştım. Telefonunda olan hevesli bakışlarının yerini, ters bakışları almıştı. Kaşlarının altından altından bakıyordu. "Hergele seni!" dedi ve ilgi odağını tekrardan telefonuna çevirdi. "Aslında düşündüm dee.." dedim lafı uzatarak. İlgisini tekrar çekmiştim. Yeniden bana bakıyordu, canım dedem. Gözlerimi kıstım ve önemli bir şey söyler gibi çıkarım yaptım: "Tavla pratikleri için Marika hanım çok ideal olabilir, Nuri mou!" Zilli'yi okşayan parmakları durdu, telefonunu bir köşeye bıraktı. Gözlüklerini düzelterek bana baktı: "Nisan, kapıma ilk gelip, seni isteyene verivereceğim vallahi bak! Ondan sonra ben rahat, sen selamet!" Gülerek eğildim ve yanaklarını yakalayarak sıktım. "Kıyamazsın sen bana, kıyamazsıınn!" Gülümsemesini tutamadı. Bir iki kez 'cık'ladı ve, "Şebek! Gör bak nasıl kıyıyorum!" diye yalandan kızmaya devam etti. Güldüm ve süzüle süzüle salonun kapısına kadar yürüdüm. Elimi havaya kaldırıp parmaklarımı hayali bir şeye dokunur gibi oynattım. Bu Marika hanım'ın dedemle vedalaşırken yaptığı meşhur hareketiydi. "İyi geceleriniz olsun Nuri mou, Allah rahatlik versin caniimm!" diyerek kıkırdayarak koridora kaçtım. Sinirli homurdanmaları ise peşimden geliyordu. Salondan çıktıktan sonra, hemen koridorun sonunda kapısı hafif aralık olan odaya doğru yürüdüm ve sessizce içeriyi izledim. Güzeller güzeli kardeşim, minik bebeğim Gülce, sık nefesler alarak uyuyordu. Huzurlu görünüyordu minik kelebeğim. Onu uyurken izlemeye bayılıyordum. Odasında açık olan gece lambasının kırmızı ışığı, altın rengi saçlarına düşmüştü. Saçları, gece lambasının ışığının rengine bürünmüştü ama bu hali ile bile çok güzeldi. Ah keşke bu küçük yaşında zorluklarla dolu bir hayatı olmasaydı... Onun hiçbir şeyi eksik hissetmemesi için elimden gelen her şeyi yapıyordum. Kalp hastasıydı Gülce. Annemi ve babamı kaybettiğimiz o kazada, annem yedi aylık hamileydi ona. Onları kaybetmiştik ama Gülce'yi vermişti hayat bize... Kazadan sonra yapılan ani operasyonla, prematüre bir bebek olarak dünyaya geldi. Hem 40 yaş üstü gebelik hem de erken doğum birleşince; yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide gidip gelirken, avuçlarımızın içine bırakıldı. Ben de yirmi bir yaşında, yaşıtlarıyla sabahlaması, şehir şehir hatta ülke ülke gezip tozması gereken yaşta bebek büyütmek zorunda kalmıştım bu vesile ile. Babam tek çocuktu; annem ise ailesiyle bağlarını evlendiği gün koparmıştı. Babaannem çoktan göçüp gitmişti bu hayattan. Bizden geriye yalnızca dedem kalmıştı. Dedem, ben ve Gülce… El ele verdik, birlikte büyüttük onu. Hilal’in annesi Türkan teyzenin emeği büyüktür üzerimizde. Bazen o kucakladı Gülce’yi, bazen de kapı komşumuz Maria teyze baktı gündüzleri. Ben okulumu bitirmeye çabalarken, onlar da kardeşimin nefesini kolladılar. Gülce hep sorunlu bir bebeklik geçirdi. Doğar doğmaz kuvözdeydi. Bedeni biraz gelişince ameliyat edildi, çünkü kalp kapakçığı yoktu miniğimin. Ama o operasyon kesin bir çözüm değildi; sadece zaman kazandırmıştı bize. Bakımı çok zordu. Ama yalnız değildik. Yıllar böyle geçti. Zorlukların içinden büyüye büyüye dört yaşına geldi minik kelebeğim. Şimdi yeniden bir kararın eşiğindeydik. Doktorların dediği gibi, gelişimini biraz daha tamamlaması, kilosunu toparlaması gerekiyordu ki yeni ameliyatına girebilsin. Çok yakında yeniden ameliyat olacaktı. Bu bile küçük kalbini yoruyordu. Zaten istediği gibi koşup oynayamıyordu; her sevinci yarım kalıyordu. Zor bir hayata doğmuştu benim gül yüzlü Gülce’m… Gözlerim dolu dolu olmuştu tekrardan. Gülce benim yumuşak karnımdı. Çocuksu yanım, aniden büyümek zorunda kaldığım gençliğimdi. Her şeyimdi. Onu, her gece yaptığım gibi bu gece de Allah'a emanet ederek, gözlerimdeki yaşları temizleyip odama doğru yürüdüm. Artık dinlenme vaktiydi. Bugün uzun ve... aslında biraz da saçma bir gün olmuştu. Yorulmuştum. Tek isteğim, güzel bir uykuya dalmaktı. Gülce'yi izlerken burulan kalbim, yatağımın başucunda duran fotoğraf çerçevesine gözlerimin değmesiyle daha da acıdı. Şu dünyada en çok özlemini çektiğim iki insanın, babamın ve annemin mutlu gülüşleri vardı orada. Fotoğrafa bakarken içimdeki boşluk daha da derinleşti. Dört yıl önce kaybetmiştim onları ve özlemediğim tek bir an bile yoktu. Acı, evet, zamanla hafifliyordu… ama yokluklarının açtığı o boşluk dolmuyordu, dolmayacaktı. Bunu artık çok iyi biliyordum. Çocukluğuma dair en mutlu olduğum anlardan biri geldi hatırıma aniden... Babamın anneme olan düşkünlüğü inanılmaz boyuttaydı. Çok küçüktüm. Babamla birlikte "öpücük yağmuru" oyunu oynardık. “Üç deyince kızım!” derdi. Ama hiçbir zaman saymaz, hemen ardından koca bir gülüşle “ÜÜÇÇ!” diye bağırırdı. Koşarak annemi yakalar, annem bundan pek memnun olmasa da,“Yeter artık.” diyene kadar öpücüklerle boğardık onu. Şimdi düşündükçe… annemi benim yanımda rahatça öpebilmek için bulduğu tatlı bir bahaneymiş gibi geliyor... Keşke… keşke bunu şimdi ona sorabilsem. Artık soramaz, sorsam da yanıt alamazdım. Bazı şeyler işte hep eksik, hep yarım kalıyor. Babamla ve annemle ilgili anılarımda olduğu gibi… Oyunlarımızın ardında yatan o küçük sır, artık yalnızca zihnimde canlandırabileceğim bir sahneden ibaret işte şimdilerde. Çerçeveyi aldığım gibi yine aynı konuma yerleştirip, kalbimin orta yerindeki ince sızıyla beraber yatağıma girdim. Gözlerim ağırlaşmaya başladığında içimde bir sessizlik büyüdü, yavaşça bütün düşüncelerimi susturdu. Gerçeğin keskin çizgileriyle hayallerin bulanık masalını ayırt edemeyeceğim tatlı bir uykuya kendimi bırakmadan önceki son düşüncem şuydu: Bir gün benim de böyle aşk dolu bir yuvam olacak mıydı?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD