bc

Geçmiş zaman

book_age18+
13
FOLLOW
1K
READ
love-triangle
HE
drama
bxg
kicking
vampire
city
high-tech world
like
intro-logo
Blurb

Üç yaşında evlatlık verilen bir kız.Kendi kanını bile tanımadan büyüyen bir melez.On beş yaşında onu kaybeden bir vampir.Yüzyıllar boyunca aynı yüzü, aynı kanı arayan bir gölge.Onu bulmak bir mucize değil.Bir felaket.Çünkü kızın kanı,unutulması gereken bir geçmişi uyandırır.Ve vampirin sakladığı sır,yalnızca onu değiltüm dengeleri yok edecek kadar karanlıktır.Bazı aşklar zamanla güçlenir.Bazıları ise zamanı yakar.Geçmiş Zaman,kaçsan da peşini bırakmayan bir kaderin hikâyesi.— (y)

Karakter tanıtımı/rutin hayat

Elis’in hayatı sabah altıda uyanmakla başlardı.

Kasaba henüz uyanmamış olurdu. Sokaklar sessiz, evler uykudayken Elis mutfağa iner, çayı ocağa koyardı. Yaşlı evlerin sessizliği, ona çocukluğundan beri tanıdık gelirdi. Çünkü Elis hiçbir zaman kalabalık bir hayata ait olmamıştı.

Üç yaşındayken bu eve gelmişti.

Bunu kendisi hatırlamazdı; annesi saydığı kadın anlatırdı hep.

“Kapının önünde duruyordun,” derdi.

“Korkmuyordun. Sanki zaten buraya aitmişsin gibi.”

Elis yirmi dört yaşındaydı.

Kasabanın küçük marketinde çalışıyor, akşamları eve dönüp yaşlı annesine ve babasına bakıyordu. Onlar onun dünyasıydı. İlaç saatleri, yemek vakitleri, tekrar eden cümleler… Elis’in günleri birbirine benzerdi ama hiç şikâyet etmezdi.

Aynaya her baktığında kendini biraz yabancı hissederdi.

Beyaz teni, siyah saçları… Kasabadaki kimseye benzemiyordu.

Ama kimseye bunu söylemezdi.

Bazen geceleri uyanırdı.

Nedensiz bir huzursuzlukla.

Kalbi hızlı atar, sanki bir şey… onu çağırırdı.

Yaşlı babası o gün yine aynı soruyu sordu:

“Annen ne zaman gelecek?”

Elis cevap verdi.

Her zaman verdiği gibi.

Yumuşak, sabırlı ve yorgun bir sesle.

Hayatı buydu.

Sessiz, sıradan ve değişmez.

En azından Elis öyle sanıyordu.

O, geçmişin bir gün kapısını çalacağını bilmiyordu.

Ve bazı insanların,

asla unutulmadığını…

Orman ona aitti.

Sis, Varen gelmeden dağılmazdı.

Ağaçlar rüzgârla değil, onun varlığıyla eğilirdi.

Karanlık bir mekân değildi orası;

karanlığın yaşadığı bir yerdi.

Varen ormanın içinde yaşardı.

Taştan, zamandan ve kandan yapılmış bir varlığın ortasında.

Etrafında ona itaat eden yaratıklar vardı.

İsimleri yoktu.

Sadece boyun eğmeyi bilirlerdi.

Vahşi köpekler ormanın sınırlarında dolaşırdı.

Dişleri kanlıydı ama asla zincirlenmezlerdi.

Çünkü Varen’in hükmü, zincire ihtiyaç duymazdı.

Vampirler ondan korkardı.

Ama korkudan fazlası vardı o bakışlarda:

kabul.

Zamanla en güçlüsü oldu.

Kanla değil, sabırla.

Bağırarak değil, susarak.

Kimse ona “üstün” demedi.

Buna gerek yoktu.

Varen oradayken, herkes yerini bilirdi.

Ve tüm bu karanlığın içinde,

onu yıkacak olan şey

bir savaş değil,

bir kız olacaktı.

Elis.

BÖLÜM 1 – FIRTINANIN GETİRDİĞİ

(Elis’in ağzından)

Hava aniden bozdu.

Kasabada yağmur her zaman yağardı ama bu… başka bir şeydi.

Rüzgâr yönünü sertçe değiştirdi, gökyüzü bir anda karardı.

Eve giden yolu iyi bilirdim ama o gün adımlarım beni dinlemedi.

Çamurun içinden geçerken yanlış sapağı fark ettiğimde artık çok geçti.

Orman…

Hiç bu kadar sessiz olmamıştı.

Kalbim durduk yere hızlandı.

Sanki biri, beni çok önceden bekliyordu.

Yağmur şiddetlendi.

Arkamdan bir ses geldi.

Sonra bir tane daha.

Koşmak istedim.

Ayaklarım bana ihanet etti.

Onları gördüğümde çığlık atamadım.

İnsana benzemiyorlardı.

Ama hayvana da…

Ellerimden tuttular.

Kaçmadım.

Nedense kaçmam gerektiğini hissetmedim.

Beni sürüklemediler.

Götürdüler.

Sis, yolu yuttu.

Ağaçlar sıklaştı.

Ve sonunda… şato.

Taştan, karanlıktan yapılmış gibiydi.

Ama en korkutucu olan bu değildi.

Oraya aitmişim gibi hissetmemdi.

Kapılar açıldığında fırtına bir anlığına sustu.

Ve içeri adım attığımda,

onu gördüm.

(Yazar ağzından)

Varen, salonun ortasında duruyordu.

Sis, şatonun içine kadar girmişti ama ona dokunmuyordu.

Vahşi köpekler kapının önünde çöktü.

İsimsiz yaratıklar başlarını eğdi.

Genç kadın başını kaldırdığında, Varen ilk kez nefesini tuttu.

Bu… o değildi.

Olamazdı.

Ama kan…

kan yalan söylemezdi.

“Adın ne?” diye sordu Varen, sesi sakin ama kesindi.

“Elis,” dedi kız.

Sanki bu isim ona ait değilmiş gibi.

Varen’in yüzünde en ufak bir değişim olmadı.

Sadece bakışları karardı.

Elis.

Bu isim dünyada binlerce kişiye aitti.

Aradığı tek kişi olamazdı.

“Buraya nasıl geldin?” diye sordu.

“Elimden alındı,” dedi Elis.

“Fırtına vardı.”

Varen başını hafifçe yana eğdi.

Fırtına…

Elbette.

“Gitmene izin verilecek,” dedi.

“Ama bu ormana bir daha girmeyeceksin.”

Elis konuşmadı.

Çünkü içindeki bir şey, gitmek istemiyordu.

Varen ise farkında olmadan,

yüzyıllardır kaçtığı geçmişe

ilk kez bu kadar yaklaşmıştı.

Ve henüz bilmiyordu:

Karşısındaki kadın,

aramaktan vazgeçmediği kızdı.

Varen kapıya doğru döndü.

“Fırtına dinmeden gidemezsin,” dedi.

Sesi bir emir gibi değildi.

Bir gerçeğin kabulü gibiydi.

Elis cevap vermedi.

Gitmek istemediğini söyleyemediği gibi,

kalmak istediğini de itiraf edemedi.

Şatonun taş duvarları soğuktu ama içi…

garip bir şekilde tanıdıktı.

“Misafir odası hazırlanacak,” dedi Varen yaratıklara.

Gözleri Elis’ten ayrılmadan.

Yaratıklar sessizce çekildi.

Köpekler kapının önüne uzandı.

Fırtına camlara vurduğunda, şato yerinden kıpırdamadı.

Elis yalnız bırakıldığında kalbinin hâlâ hızla attığını fark etti.

Korkudan değildi bu.

Daha kötüsüydü.

Tanıdıklık.

chap-preview
Free preview
İlk önce tanıtım bölümünü okuyun hikayenin başı orda iyi okumalar🥰
Varen yüksek salonu terk ettiğinde durdu. Elini taş duvara koydu. Soğuktu. Ama içi değildi. Hayır, dedi kendine.Bu o değil. Bu ismi daha önce de duymuştu. Yüzlerce kez.Binlerce şehirde. Ama kan… Kan susmuyordu. Onu bulsaydım anlardım, diye düşündü. Onu gördüğüm an dizlerim çökerdi. Zaman dururdu. Ama zaman durmuş muydu? Hayır. Yürüyordu. Ve bu, Varen’i daha çok korkutuyordu. Kızın gözleri gözünün önüne geldi.Bakışında korku yoktu. Kaçmak isteyen biri öyle bakmazdı. Üç yaşındaydı, dedi iç sesi.Bu kadın büyümüş. Hayat yaşamış.Sen ise takılı kaldın.Varen dişlerini sıktı. 150 yıl boyunca kurduğu düzen, bir fırtınayla sarsılamazdı. Ama şatonun içinde bir şey değişmişti. Duvarlar onu dinlemiyordu artık. Ve Varen ilk kez şunu düşündü: Ya aradığım kişi karşıma çıktığında onu tanıyamazsam? ⸻ Elis yatağa uzandığında uyuyamadı. Şatonun sessizliği kasabadakinden farklıydı. Burada sessizlik… izliyordu. Gözlerini kapattığında kalbinde bir ağırlık hissetti Sanki bir yere geç kalmıştı.Ve aynı anda, şatonun başka bir kanadında Varen de uykusuzdu.İkisi de bilmiyordu ama aynı şey onları ayakta tutuyordu: Geçmiş, nihayet nefes almıştı. VAREN & AREL Arel’i çağırttığımda gece ağırdı. Sis şatonun kulelerine tutunmuş, inmeye niyetli değildi. Bu saatte gelen tek vampir vardı: Arel. Kapıdan içeri girdiğinde başını eğmedi. Bana eğilmeyen tek kişiydi. Bu yüzden hâlâ hayattaydı. “Uzun zamandır ilk kez,” dedi, etrafına bakarak, “şaton bu kadar huzursuz.” “Şato değildir,” dedim.“Benim.” Bakışlarını bana çevirdi.Gözlerinde merak yoktu.Sadece dikkat. “İnsan kokusu var,” dedi.“Ve kan.” “İnsan değil,” diye düzelttim.Bu kez sesim sertti. Arel dudaklarını hafifçe büktü. “Bunu söyleyiş biçimin, beni endişelendiriyor.” Sessizlik oldu. Arel sessizliği severdi ama ben o an ondan nefret ettim. “Adı Elis,” dedim sonunda. Bu isim ağzımdan düştüğü an,odadaki hava değişti. Arel başını hafifçe yana eğdi. “Tesadüf,” dedi ama kendi de inanmadı. “Kanı…” diye devam ettim. “Yanlış Arel. Ne saf vampir, ne insan. Ama ikisinden de güçlü.” Bir adım yaklaştı.Sesi alçaldı. “Yüzyıllardır aradığın şeyin tarifi bu.” “Hayır,” dedim hemen. “Hayır, değil.” “Çünkü o üç yaşındaydı,” dedi Arel. “Ve sen hâlâ o yaştaki bir çocuğu arıyorsun.” Bu söz canımı yaktı.Arel bunu bilirdi. “Bu kadın,” dedim,“beni durdurmuyor. Zaman durmadı.Kalbim… çökmüyor.” Arel gözlerimin içine baktı. “Ya sen o anı yanlış hayal ettiysen?” “Yanılmam,” dedim.“Onu görseydim anlardım.” “Belki de,” dedi yavaşça, “onu tanıyamayacak kadar uzun yaşadın.” Dişlerimi sıktım. “Onu burada tutmam doğru değil.” “Tutuyorsun,” dedi netçe.“Fırtına bahanesiyle de olsa.” “Sabah gidecek.” “Gitmesini istiyor musun, Varen?” Bu soruya cevap vermedim. Arel derin bir nefes aldı. “Şunu bilmeni istiyorum,” dedi. “Eğer oysa ve sen görmezden gelirsen, tüm vampir dünyasını değil… kendini yakarsın.” “Ya değilse?” dedim. “Ya sadece benziyor ve ben onu bu karanlığa çekiyorsam?” Arel ilk kez sesini yükseltti. “O zaman da zaten yanmışsındır.” Bir süre birbirimize baktık. Yüzyıllık bir dostluk, tek bir kadının gölgesinde duruyordu. “Onu izleyeceğim,” dedi Arel.“Farkında olmadan bile olsa,kan gerçekleri söyler.” “Hayır,” dedim.“Kimseye dokunmayacak.” Arel başını eğdi.Bu bir kabulleniş değildi.Bir uyarıydı. “Bu kız,” dedi kapıya yönelirken,“ya senin sonun olacak ya da başlangıcın.” Yalnız kaldığımda şunu fark ettim: Şato sessizdi.Ama içim değildi. Ve ilk kez, aramaktan vazgeçmediğim şeyin karşımda duruyor olabileceğinden korktum. Gece, şatonun taş duvarları arasında ağır ağır çöktü. Fırtına sabaha karşı dinmiş, sis ormanın içine geri çekilmişti. Vahşi köpekler kapı önlerinde kıpırtısız yatarken, isimsiz yaratıklar gölgelerin içinde kayboldu. Elis, yabancı bir yatakta uykuya teslim oldu. Rüyaları sessizdi ama huzurlu değildi. Geçmiş, ilk kez bu kadar yakındı. Arel şatoyu terk etmedi. Gecenin bir köşesinde bekledi. Bazı şeylerin sabaha kalmaması gerektiğini bilerek. Varen ise uyumadı. Şatonun en yüksek kulesinde, sabahı izledi. Gecenin yerini alan ilk ışıklar, yüzüne değdiğinde bile içindeki karanlık dağılmadı. Güneş doğduğunda, şato hâlâ uykudaydı. Ama dengeler çoktan değişmişti. Ve sabah, her şeyi geri dönülmez kılacak kadar sessiz geldi. (Elis’in ağzından) Uyandığımda ilk fark ettiğim şey sessizlikti. Kasabada sabahlar böyle olmazdı; kuş sesleri, uzaktan gelen adımlar ya da yaşlı evin tanıdık gıcırtıları olurdu. Burada ise sessizlik canlıydı, sanki nefes alıyordu. Gözlerimi açtığımda yüksek, taş bir tavanla karşılaştım. Yattığım yatak genişti, örtüler ağırdı ve hiçbir şey bana ait değildi. Buna rağmen içimde panik yoktu, olması gereken yerde olmayan bir huzur vardı. Yavaşça doğrulup etrafıma baktım. Oda soğuk görünmesine rağmen üşümüyordum. Taş duvarlar, dar ama uzun pencere, dışarıdan süzülen solgun sabah ışığı… Her şey yabancıydı ama kalbim garip bir şekilde sakin atıyordu. Pencereye yaklaşıp dışarı baktığımda ormanı gördüm. Fırtına dinmişti; geriye sadece sisin arasında kaybolan ağaçlar ve ıslak toprağın kokusu kalmıştı. Dün gece yaşananlar bir rüya gibi gelmedi. Fazlasıyla gerçekti. Şatoya nasıl getirildiğimi, o yaratıkları ve ardından onu hatırladım. İsmini bilmiyordum ama bakışlarını unutmak mümkün değildi. Sert, soğuk ve… dikkatli. Beni süzen biri değil, bir şeyden kaçmaya çalışan biri gibiydi. Normalde korkmam gerekirdi. Bilmediğim bir yerde, bilmediğim varlıkların arasında uyanmıştım. Ama içimde korkudan çok tanıdıklık vardı; sanki uzun süredir uzak kaldığım bir yere yanlışlıkla değil, gecikerek gelmiştim. Kapının ardından hafif bir hareket sesi geldi ama açılmadı. Kimse içeri girmedi. Bu bana burada bir tutsak değil, bir misafir olduğumu hissettirdi. Elimi göğsüme koyduğumda kalbimin hızlı ama düzenli attığını fark ettim. Sanki içimde bir boşluk yavaş yavaş doluyordu. Bu sabahın beni nereye götüreceğini bilmiyordum ama ilk kez, uyanmak istemediğim bir güne gözlerimi açmıştım. Şatodan çıktığımda taş koridorların sessizliği beni şaşırttı. Adımlarım yankılanıyordu ama bu yankı rahatsız edici değildi; sanki duvarlar beni tanıyordu. Büyük pencerelerden süzülen soluk ışık, yerdeki taşların üzerini çizgiler halinde bölüyordu. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama durmak istemedim. Merakım korkumdan ağır basıyordu. Merdivenlerden aşağı indim, geniş bir avluya açılan kapıyı araladım. Hava hâlâ nemliydi, orman sisini tamamen bırakmamıştı. Şato içeriden olduğu kadar dışarıdan da heybetliydi; yalnızca bir yapı değil, yaşayan bir şey gibiydi. Avlunun kenarına yürüdüğümde içimde tuhaf bir his oluştu. Yalnız değildim. Bunu görmeden önce hissettim. Başımı kaldırdığımda, şatonun bir kemerli balkonunda bir siluet fark ettim. Çok uzaktaydı ama bakışının üzerimde olduğunu biliyordum. Kalbim hızlandı. Dün gece gördüğüm adamdı. Hareketsiz duruyordu, bir heykel gibi. Ne çağırdı ne de yaklaşmaya çalıştı. Sadece izledi. Garip olan şuydu ki, bu bakış beni rahatsız etmedi. Aksine, sanki birinin beni uzun zamandır ilk kez gerçekten gördüğünü hissettim. Gözlerimi kaçırmadım. Bilmeden, içimdeki bir şey onu tanıyormuş gibi durdum orada. Ve tam o anda, onun beni fark ettiğini anladım. ⸻ Varenin ağzından Onu gördüğüm an içimdeki sessizlik bozuldu. Avluda yürüyen bu kadının varlığını başından beri hissediyordum ama bakışlarımız kesiştiği anda, bunu inkâr edemez hâle geldim. Güneş ışığı saçlarına vurduğunda kanım tepki verdi; bu bir anı değildi, bir çağrıydı. Kendimi geriye çekmedim ama yerimde de kıpırdamadım. Yüzyıllardır öğrendiğim tek şey, bazı anların kaçılarak değil, sabit kalarak atlatıldığıydı. Bana bakıyordu. Korkarak değil, meydan okur gibi de değil. Tanımaya çalışan bir insan gibi. Bu bakış beni huzursuz etti. Çünkü onu ilk gördüğümden beri hissettiğim şey korku değildi. Yanılma ihtimaliydi. Ve ben, yüzyıllardır ilk kez, yanılmaktan bu kadar korkuyordum Şatodan çıktığımda taş koridorların sessizliği beni şaşırttı. Adımlarım yankılanıyordu ama bu yankı rahatsız edici değildi; sanki duvarlar beni tanıyordu. Büyük pencerelerden süzülen soluk ışık, yerdeki taşların üzerini çizgiler halinde bölüyordu. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama durmak istemedim. Merakım korkumdan ağır basıyordu. Merdivenlerden aşağı indim, geniş bir avluya açılan kapıyı araladım. Hava hâlâ nemliydi, orman sisini tamamen bırakmamıştı. Şato içeriden olduğu kadar dışarıdan da heybetliydi; yalnızca bir yapı değil, yaşayan bir şey gibiydi. Avlunun kenarına yürüdüğümde içimde tuhaf bir his oluştu. Yalnız değildim. Bunu görmeden önce hissettim. Başımı kaldırdığımda, şatonun bir kemerli balkonunda bir siluet fark ettim. Çok uzaktaydı ama bakışının üzerimde olduğunu biliyordum. Kalbim hızlandı. Dün gece gördüğüm adamdı. Hareketsiz duruyordu, bir heykel gibi. Ne çağırdı ne de yaklaşmaya çalıştı. Sadece izledi. Garip olan şuydu ki, bu bakış beni rahatsız etmedi. Aksine, sanki birinin beni uzun zamandır ilk kez gerçekten gördüğünü hissettim. Gözlerimi kaçırmadım. Bilmeden, içimdeki bir şey onu tanıyormuş gibi durdum orada. Ve tam o anda, onun beni fark ettiğini anladım. ⸻ Onu gördüğüm an içimdeki sessizlik bozuldu. Avluda yürüyen bu kadının varlığını başından beri hissediyordum ama bakışlarımız kesiştiği anda, bunu inkâr edemez hâle geldim. Güneş ışığı saçlarına vurduğunda kanım tepki verdi; bu bir anı değildi, bir çağrıydı. Kendimi geriye çekmedim ama yerimde de kıpırdamadım. Yüzyıllardır öğrendiğim tek şey, bazı anların kaçılarak değil, sabit kalarak atlatıldığıydı. Bana bakıyordu. Korkarak değil, meydan okur gibi de değil. Tanımaya çalışan bir insan gibi. Bu bakış beni huzursuz etti. Çünkü onu ilk gördüğümden beri hissettiğim şey korku değildi. Yanılma ihtimaliydi. Ve ben, yüzyıllardır ilk kez, yanılmaktan bu kadar korkuyordum Arel onları uzaktan izliyordu. Şatonun gölgeleri arasında duruyor, Varen’in bakışının avluda sabitlendiğini net bir şekilde görüyordu. Varen kıpırdamıyordu ama bu, sakin olduğu anlamına gelmezdi. Arel onu yeterince tanıyordu; bu sessizlik, içinde bastırılan bir fırtınanın işaretiydi. Bakışlarını avluya çevirdiğinde genç kadını gördü. Elis’in duruşunda bir tedirginlik yoktu, aksine sanki bulunduğu yere aitmiş gibi sakindi. Bu da Arel’in dikkatini çekti. Arel ağır adımlarla avluya indi. Varen’in hâlâ yerinden kımıldamadığını fark ettiğinde, bu konuşmayı kendisinin yapması gerektiğini anladı. Elis Arel’i yaklaşırken gördüğünde bakışlarını ondan kaçırmadı. Bu, Arel’in hoşuna gitti. Çoğu insan gözlerini kaçırırdı. “Burada olman bir tesadüf değil,” dedi Arel, sesi yumuşak ama dikkatliydi. “Ama korkmana gerek yok.” “Elimden alındım,” dedi Elis. “Tesadüf demek istiyorsan.” Arel hafifçe gülümsedi. “Tesadüfler genelde bu kadar zahmetli olmaz.” Bir adım daha yaklaştı, ama sınırı geçmedi. “Adın Elis, değil mi?” Elis başını salladı. “Evet.” “Güzel,” dedi Arel. “Çünkü bu şato, isimleri sever. Yalanları değil.” Elis kaşlarını çattı. “Beni neden izliyorsunuz?” Arel bakışlarını bir anlığına yukarı kaldırdı. Varen hâlâ oradaydı. Sonra tekrar Elis’e döndü. “Çünkü burada kalan herkes, bir iz bırakır. Sen daha ilk andan bıraktın.” Elis derin bir nefes aldı. “Gitmem gerekiyor.” Arel başını iki yana salladı. “Henüz değil. Bazı yollar, geldiğin yerden geri dönmez.” Elis suskunlaştı. Bu söz onu korkutmamıştı ama düşünmeye zorlamıştı. Arel konuşmasını bitirirken sesi ciddileşti. “Sadece şunu bilmeni istiyorum, Elis. Burada sana zarar vermek isteyen kimse yok. Ama bazı gerçekler, insanı olduğu yerde tutar.” Arel geri çekildiğinde, Elis yalnız kaldığını sandı. Ama yukarıdan gelen bakışı hâlâ hissediyordu. Ve Varen, o an şunu fark etti: Arel, ona ait olan bir soruyu sormuştu. Varen avludan ayrıldığında kararını çoktan vermişti. Bu sessizlik uzarsa tehlikeli olacaktı; kendisi için değil, onun için. Şatonun taş koridorlarında yürürken isimsizler çoktan varlığını hissetmişti. Gözlerini kaldırmasına gerek kalmadan durduklarını, beklediklerini biliyordu. “Kızı eve bırakın,” dedi. Sesi yükselmedi, sertleşmedi. Buna gerek yoktu. “Ormanın sınırından öteye geçmeyecek. Yolunu bulana kadar eşlik edin. Zarar görmeyecek.” İsimsizler başlarını eğdi. Emir buydu. Ama Varen’in içinde, bu kadar basit değildi. Avluya geri döndüğünde Elis hâlâ oradaydı. Arel birkaç adım geride durmuş, sessizce izliyordu. Varen Elis’e baktı; bu kez uzun uzun. Onu burada tutmak kolaydı. Gerekçeler vardı. Fırtına, tehlike, bilinmezlik… Ama bunların hiçbiri gerçek sebep değildi. Gerçek sebep, onu yakında tutmanın neyi uyandıracağını bilmesiydi. “Eve dönüyorsun,” dedi Varen. Sesi sakin ama tartışmaya kapalıydı. Elis şaşırdı. Bunu yüzünden okumak zor değildi. “Şimdi mi?” diye sordu. “Evet.” Varen bakışlarını kaçırmadı. “Burası senin yerin değil.” Elis bir an sustu. Gitmesi gerektiğini biliyordu ama içinde, sanki yarım kalmış bir cümle vardı. “Peki,” dedi sonunda. “Ama buraya nasıl geldiğimi hâlâ bilmiyorum.” “Bilmemek bazen korur,” diye karşılık verdi Varen. Sonra isimsizlere baktı. “Götürün.” Elis arkasını döndüğünde, bir an durdu. Varen’e tekrar baktı. “Sen… beni tanıyor musun?” diye sordu. Bu soru suçlayıcı değildi. Meraklıydı. Varen cevap vermedi. Çünkü vereceği her cevap, yanlış olacaktı. Elis götürülürken Varen yerinden kıpırdamadı. Arel yanına yaklaştı. “Onu göndermekle hiçbir şey bitmedi,” dedi sessizce. Varen gözlerini ormana dikti. “Biliyorum,” dedi. “Sadece geciktirdim.” Ve ilk kez şunu kabul etti: Onu göndermişti ama kaderi değil. Elis’den… Varen’in emriyle Elis şatodan çıkarıldı. İsimsiz yaratıklar onu sessizce ormandan geçirdi; sis dağıldıkça şato geride kaldı. Yol boyunca korkmadı ama içindeki huzursuzluk büyüdü. Köy sınırına geldiklerinde yaratıklar durdu ve geri döndü. Elis eve yalnız yürüdü. Köy tanıdıktı ama kendisi değildi. Şatoyu arkasında bırakmıştı; fakat orada başlayan şey, onunla birlikte gelmişti. Eve Eve uğramadım. Anahtarı kapının önünde durdurup cebime geri koydum; içeri girersem her şeyin gerçekten yaşandığını kabul etmem gerekecekti. Ayaklarım beni doğrudan Luci’nin evine götürdü. Ne zaman kafam karışsa, yolumu şaşırsam ya da bir şeyleri anlatmakta zorlanırsam ilk durağım hep orası olurdu. Kapıyı açtığında yüzüme baktı ve tek kelime etmeden kenara çekildi. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Oturduk. Çay koydu. Ellerimin titrediğini fark edince sormadı, bekledi. Ben anlatmaya başladım. Havanın nasıl bir anda değiştiğini, yanlış yola nasıl girdiğimi, ormanı, o tuhaf varlıkları… Şatodan bahsederken sesim bir an duraksadı. Orayı anlatmak zordu; korkutucu değildi ama açıklanabilir de değildi. İçeride bir adam vardı dedim, adını bilmediğimi söyledim. Soğuk ama saldırgan olmayan, bakışları ağır bir adam. Beni orada tutmadı, eve yolladı. Hepsini kısa kısa anlattım. Detaylara girmedim, çünkü bazı şeyleri kelimelere dökersem gerçek olacaklardı. Luci beni dikkatle dinledi. Yüzünde alışık olmadığım bir ciddiyet vardı ama bunu yorgunluğuma verdiğimi sandım. “Muhtemelen fırtına seni korkutmuştur,” dedi sonunda. “Bazen insan beyni boşlukları doldurur.” Ses tonu sakindi ama gözleri… gözleri fazlasıyla uyanıktı. Bunu fark etmedim. Fark etmedim çünkü Luci benim için sadece en yakın arkadaşımdı; çocukluğumdan beri yanımda olan, kasabada beni en iyi tanıyan tek kişiydi. Konuşma bitince içimdeki ağırlık hafiflemedi ama yer değiştirdi. Sanki anlattıklarım artık bana ait değildi. Luci elimi tuttu, “Bir süre benimle kal,” dedi. Kabul ettim. O gece şatoyu düşünmemeye çalıştım ama düşünmemek, hatırlamaktan daha zordu. Bilmediğim tek şey şuydu: Ben o adamın adını bilmiyordum ama Luci biliyordu. Hem de çok iyi. Ve bazı düşmanlıklar, insan fark etmeden aynı masaya oturur. LUCI Kapı kapandığında ev sessizleşti. Elis mutfakta uyuyordu. Nefesi düzenliydi. Güvende olduğunu sanıyordu. Sandığı şeyler hep hoşuma gitmiştir. Pencerenin önüne geçtim. Köy her zamanki gibi karanlıktı ama ben karanlığı ilk kez görmüyordum. Elis anlatırken tek bir detayı kaçırmadım. Orman. Şato. İsimsiz yaratıklar. Ve adam… adını bilmediğini söylediği adam. Dudaklarımı bastırdım. Çünkü biliyordum. Onun adını bilmemek için ya çok masum ya da çok şanssız olmak gerekirdi. Varen. Bu ismi içimden geçirdiğimde bile kanım hareketlendi. Yüzyıllık bir düşmanlık, tek bir hecede canlanır mıydı? Canlanırdı. Ben onun ne olduğunu, neler yaptığını, neleri yok ettiğini bilen az kişiden biriydim. Ve şimdi… Elis onun şatosundan sağ çıkmıştı. Bu bir mucize değildi. Bu bir işaretti. Masaya yaslandım. Demek seni buldu, diye düşündüm. Ve hâlâ farkında değil. Elis benim için sadece bir arkadaş değildi. Hiç olmamıştı. O kasabaya geldiğinden beri onda bir şeyler vardı. Kanında, nefesinde, sessizliğinde. Ben bekledim. Acele etmedim. Çünkü bazı kapılar zorlanmaz, kendiliğinden açılır. Varen’in yaptığı da buydu. O kapıyı aralamıştı. Ve şimdi… sıra bendeydi. Elis uyandıktan sonra hiçbir şey olmayacakmış gibi davranacaktım. Onu koruyor gibi. Yanında gibi. Ama içimden geçen tek şey şuydu: Varen’in en büyük hatası, onu bana bu kadar yaklaştırmasıydı. ⸻ VAREN Arel’in yüzüne baktığımda bir şeylerin ters gittiğini anladım. Bana haber getirdiğinde sesi her zaman aynı olurdu. Bu kez değildi. “Kasabaya indi,” dedi. “Doğrudan eve gitmedi.” Bu bilgi içimde tuhaf bir boşluk açtı. “Nereye?” diye sordum. Sesim sakin çıktı ama içim değildi. Arel bir an sustu. Sonra söyledi. “Luci.” İsim kulaklarımda yankılandı. Uzun. Tehlikeli. Tanıdık. Bir adım attığımı fark etmedim bile. Şatonun taş zemini altında gerildi. Orman, bu ismi sevmezdi. Ben de. Luci hayatta kaldıysa bu, onun saklanmayı iyi bilmesindendi. Ve şimdi Elis… yanlış yere gitmişti. “Elis onu tanıyor mu?” dedim. “Arkadaşı sanıyor,” dedi Arel. “En yakın arkadaşı.” Bu kelimeler, savaştan daha ağırdı. Gözlerimi kapattım. Geç kalmıştım. Onu şatodan göndermekle doğru olanı yapmıştım ama yeterli değildi. Bazı tehlikeler karanlıkta değil, ışıkta beklerdi. “Elis’i izleyin,” dedim. “Görünmeden.” Arel başını eğdi ama bakışları sertti. “Bu sefer sadece izlemek yetmeyebilir.” Biliyordum. Ve ilk kez şunu kabul ettim: Onu korumak için uzak durmak yetmezdi. Çünkü düşmanım, çoktan yanına oturmuştu. Elis’den Bir sesle uyandım. Keskin değildi ama evde yalnız olunmadığını hatırlatan türdendi. Mutfaktan gelen metal bir çarpma, ardından fısıltıya benzeyen bir küfür. Gözlerimi araladım. Perdenin arasından soluk bir ışık sızıyordu. Sabah olmuştu. “Elis?” dedi Luci. “Seni uyandırmak istemezdim ama… sanırım bir şey kırdım.” Ses tonunda suçluluk vardı ama panik yoktu. Üzerime bir hırka alıp mutfağa geçtim. Tezgâhın kenarında küçük bir çatlak, yerde birkaç parça. Abartılacak bir şey değildi. Luci bunu biliyordu ama yine de bakışlarını benden kaçırdı. “Özür dilerim,” dedi. “Telafi etmek için sıcak çikolata yapıyorum.” Kupayı elime verdiğinde parmaklarım ısındı. Dün geceden kalan ağırlık, kakao kokusuyla biraz dağıldı. Masaya oturduk. Sessizlik rahatsız edici değildi. Ta ki Luci konuşana kadar. “Dün anlattıklarını düşündüm,” dedi. “Orman… şato… o adam.” Başımı salladım. “Ben de,” dedim. “Ama açıklayamıyorum.” Luci kupasından bir yudum aldı. Gözleri benimkilerdeydi ama yüzü sakindi. Fazla sakindi. “O adam sana zarar vermedi, değil mi?” “Hayır.” “Peki… seni tanıyormuş gibi davrandı mı?” Bir an duraksadım. “Hayır,” dedim. “En azından öyle hissetmedim.” Luci başını eğdi. “Seni görünce şaşırdı mı?” Bu soru içimde bir yere dokundu. Dün hissettiğim o garip bakış… Soğuk ama sanki… tanıdık. “Bilmiyorum,” dedim. “Belki.” Luci gülümsedi. “Garip,” dedi hafifçe. “Bazı insanlar… bazı varlıklar… kanı tanır.” Kupanın kenarını biraz fazla sıktığımı fark ettim. “Ne demek istiyorsun?” Omuz silkti. “Bir şey demiyorum. Sadece merak.” Sonra sesini yumuşattı. “Aileni hiç merak ettin mi, Elis?” “Gerçek aileni.” O an sıcak çikolata boğazımda kaldı. “Bunu neden soruyorsun?” dedim. Luci’nin gülümsemesi değişmedi ama gözlerinde bir şey kıpırdadı. “Çünkü bazı geçmişler,” dedi, “insanı bulur. İnsan gitse bile.” Cevap vermedim. Ama içimde bir şey, ilk kez yerinden oynadı. Luci’nin söylediklerinden sonra mutfakta kısa bir sessizlik oldu. Sıcak çikolatanın buharı hâlâ yükseliyordu ama içimde bir soğukluk dolaşmaya başlamıştı. Kupayı masaya bıraktım. Sesim normal çıksın istedim. “Gerçek ailemi neden bu kadar önemsiyorsun?” dedim. “Benim hayatım burada. Bildiğim tek yer burası.” Luci başını yana eğdi. Sanki beni tartıyordu. “İnsan bazen nereden geldiğini bilmeden, neden böyle olduğunu anlayamaz,” dedi. “Mesela… hiç kendini bu kasabaya ait hissettin mi?” Bu soru düşündüğümden daha ağırdı. “Burası evim,” dedim. Ama sesim kararlı değildi. Luci hafifçe gülümsedi. “Ev olmak, ait olmakla aynı şey değil.” Sandalyede geriye yaslandı. Rahattı. Fazla rahattı. “Hiç rüyalarında bilmediğin yerler gördün mü, Elis?” diye sordu. “Tanımadığın ama yabancı da gelmeyen yerler.” Bir an nefesim kesildi. Sis. Taş duvarlar. Yüksek tavanlar. “Hayır,” dedim. Yalan söyledim. Luci gözlerimin içine baktı. “Peki kan?” dedi aniden. “Kan görünce ne hissedersin?” Kaşlarımı çattım. “Bu ne biçim soru?” “Merak,” dedi hemen. “Bazı insanlar bayılır. Bazıları güçlenir.” Elim istemsizce bileğime gitti. “Ben sıradan biriyim,” dedim. “Kasabada doğdum, burada büyüdüm. Başka bir şey değilim.” Luci ayağa kalktı, pencereye yürüdü. “Kimse sıradan doğmaz,” dedi sırtı bana dönükken. “Sadece bazı gerçekler geç uyanır.” O an içimde ani bir huzursuzluk yükseldi. “Luci,” dedim, “dün gece anlattıklarımla bunun ne ilgisi var?” Döndü. Bakışları ciddiydi. Artık saklamıyordu. “Şatodaki adam,” dedi yavaşça, “seni ilk gördüğünde gerçekten hiçbir şey hissetmedi mi?” Cevap veremedim. Çünkü hatırladım. Bakışlarındaki o duraksamayı. Sanki bir şeyi kaçırmaktan korkuyormuş gibi bakışını üzerimde tutuşunu. “Bilmiyorum,” dedim fısıltıyla. Luci’nin dudakları kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi. Bu… memnuniyetti. “Bilmediğin çok şey var, Elis,” dedi. “Ve bazıları… seni bulmak için çok uzun zamandır bekliyor.” O an anladım: Bu konuşma masum bir merak değildi. Ama artık çok geç sorular sormak için. ELIS Luci’nin son sözleri kulaklarımda asılı kaldı. Sanki oda daraldı. Hava ağırlaştı. Önce başım döndü. Hafif bir sersemlik sandım ama ardından kalbim olması gerekenden hızlı atmaya başladı. Kupaya uzandım, parmaklarım titredi. Sıcak çikolata taşmadı ama ben taşacak gibiydim. “Nefes al,” dedim kendime. Ama nefes almıyordum. Göğsümün tam ortasında ince, yakıcı bir sızı hissettim. Acı değildi; daha çok… uyanma gibiydi. Kulaklarım uğuldadı. Görüntü bulanıklaştı. Masanın kenarına tutunmasaydım düşecektim. “Elis?” Luci’nin sesi uzaktan geliyordu. “İyi misin?” Cevap veremedim. Bileğimde bir sıcaklık hissettim. Derimin altından yayılan, tanımlayamadığım bir hareket. Bir an için gözlerimin önüne sis geldi. Taş duvarlar. Yüksek bir tavan. Soğuk ama tanıdık bir bakış. Başımı salladım. “Bir şey… bir şey oldu,” dedim fısıltıyla. Kalbim yavaşladı ama içimde bıraktığı iz kaybolmadı. Sanki bedenim bana ait değilmiş gibi. Sanki biri, çok uzaktan, beni yoklamıştı. Ve o an şunu hissettim: Bu sadece bana olan bir şey değildi. Bir yankıydı. ⸻ VAREN Orman sessizdi. Normalden fazla. Adımlarımı yavaşlattım. Sis ağaçların arasında ağır ağır dolaşıyordu. Her şey yerli yerindeydi ama içimde bir gerilim vardı. Tanıdık. Eski. Sonra oldu. Göğsümde ani bir baskı hissettim. Kalbim — yüzyıllardır sakin atan o kalp — bir anlığına ritmini şaşırdı. Nefes aldım. Hava ciğerlerimde keskinleşti. Elimi durdurup yere bastım. “Bu…” dedim içimden, “bu onun.” Kan değildi. Acı değildi. Bir çağrıydı. Orman tepki verdi. Dallar hafifçe eğildi. Sis yön değiştirdi. Bir şey uyanmıştı. Ve bu şey, benimle bağlantılıydı. Çok uzun zamandır kopmuş bir bağ, ince bir ip gibi yeniden gerilmişti. Gözlerimi kapattım. Onun yüzü geldi aklıma. Şatodaki bakışı. Tanımadığını sandığı ama hissettiği o an. “Kasabada,” dedim kendi kendime. “Şimdi.” Elimi yumruk yaptım. Bu tesadüf değildi. Bu bir işaretti. Ve ben, onu eve göndererek bu bağın kopacağını sanmıştım. Yanılmıştım. Bazı bağlar, mesafeyle değil, uyanmamakla kopardı. Ve o… uyanıyordu. Bu bir uyarı değildi. Bu bir çağrıydı. Kalbimdeki düzensizlik geçmedi. Aksine, her adımda daha net hissedilir oldu. Yüzyıllardır bedenim bana ihanet etmemişti. Şimdi ediyordu. Ve bunun tek bir anlamı vardı: Onu yeniden hissetmiştim. Mesafe değil, irade engel olmuştu bugüne kadar. Yönümü kasabaya çevirdim. Orman bunu anladı. Gölgeler çekildi. Yaratıklar sessizleşti. Hiçbiri beni durdurmadı çünkü bu yürüyüş bir av değildi. Bu, kaynağa dönüştü. Adımlarım hızlandıkça kalbimdeki ritim bozukluğu da yön kazandı; sanki beni çekiyordu. Kasabanın sınırına geldiğimde durdum. Güneş hâlâ yüksekti. İnsan zamanı. Benim zamanım değil. Ama bu kez geri dönmedim. Ağaçların arasından evleri izledim. Tanıdık kokular, yabancı nefesler. Ve onunki… diğerlerinden farklıydı. İnce ama belirgindi. Uyanmıştı. Elimi göğsüme bastırdım. “Bu kadar erken olmamalıydı,” dedim içimden. Ama olan olmuştu. Bir an için geri çekilmeyi düşündüm. Onu Luci’nin yanında bırakmak hataydı. Bu ritim, sadece varlığını değil, tehlikeyi de fısıldıyordu. Luci… O ismin kasabada hâlâ nefes alması bile başlı başına bir tehditken, Elis’in orada olması kabul edilemezdi. “Yaklaşmak zorundayım,” dedim. “Görünmeden.” Kasabaya adım atmadım. Henüz. Ama artık uzakta değildim. İzliyordum. Dinliyordum. Ve bekliyordum. Çünkü bu bağ, bir kez kendini hatırlattığında, ikinci kez susmazdı. Kalbim hâlâ düzensiz atıyordu. Ve bu… beni durduracak bir zayıflık değil, harekete geçirecek bir sebepti. ELIS Baş dönmesi geçti sandım. Ama his… geçmedi. Luci mutfakta bir şeylerle oyalanıyordu. Sesi vardı, hareketi vardı. Her şey normaldi. Yine de içimde, tam ensemin altında, tarif edemediğim bir baskı oluştu. Sanki biri adımı söyleyecekmiş gibi. Sanki bir bakış, çok uzaktan ama çok net bir şekilde üzerimdeydi. Pencereye yaklaştım. Dışarısı sakindi. Kasaba her zamanki gibi uyanmıştı. İnsanlar, sesler, rüzgâr. Ama ben rüzgârı değil, onun arasına karışmış başka bir şeyi hissediyordum. Soğuk değildi. Karanlık da değildi. Daha çok… ağırdı. “Elis?” Luci arkamda durmuştu. “Yüzün bembeyaz.” “Biri…” dedim istemsizce. Sonra sustum. “Biri ne?” diye sordu. Ses tonu dikkatliydi. Fazla dikkatli. Başımı salladım. “Bir şey yok. Saçmalıyorum.” Ama saçmalamıyordum. Kalbim yine ritmini şaşırdı. Bu kez korkuyla değil. Tanımadığım ama yabancı da olmayan bir hisle. İçimde bir şey gerildi. Uzakta bir şeyin bana cevap verdiğini hissettim. Ve ilk kez şunu düşündüm: Şatodan çıkmıştım ama hikâye orada kalmamıştı. Luci gözlerimi izliyordu. Ben fark etmeden. “Bugün dışarı çıkma,” dedi yumuşak bir sesle. “Dinlen. Kendine gel.” Başımı salladım. Ama içimdeki ses, dışarı çıkmam gerektiğini söylüyordu. Çünkü beni izleyen şey, saklanmıyordu. Sadece… bekliyordu. ELIS Kapıyı kapattığımda içimdeki baskı hafiflemedi. Aksine, açık havayla birlikte daha da netleşti. Sanki içimdeki o huzursuzluk, duvarlar arasında sıkışmaktan kurtulmuştu. Luci’ye nereye gittiğimi söylemedim. Söyleseydim, durdururdu. Bunu biliyordum. Sokak boyunca yürürken adımlarımı saymadım. Nereye gittiğimi de. Kasaba tanıdıktı ama ben değildim. İnsanların sesleri kulağıma ulaşmıyor gibiydi; her şey bir perdenin arkasındaydı. Dikkatimi çeken tek şey, göğsümde arada bir beliren o düzensiz atıştı. Her seferinde, başka bir şeye cevap verir gibi. Meydana yaklaştığımda durdum. Rüzgâr yön değiştirdi. Ve o an… hissettim. Bir bakış. Yakın değildi ama uzakta da sayılmazdı. Doğrudan üzerimde değildi; daha çok etrafımdaydı. Sanki biri beni görmeden önce, varlığımı tartıyordu. Omuzlarım gerildi. Arkama bakmadım. Çünkü bakarsam onu gerçekten göreceğimi düşündüm. Nefes aldım. Derin. Bilinçli. “Buradayım,” dedim içimden, kime söylediğimi bilmeden. Kalbim buna cevap verdi. Ritmi bir anlığına oturdu, sonra tekrar bozuldu. Korku değildi bu. Kaçma isteği de değil. Daha çok… bir eşik gibiydi. Geçersem geri dönüşü olmayan bir yer. Adımlarımı yeniden attım. Kasabanın kenarına, ormanın başladığı yere doğru. Mantığım “dön” diyordu ama bedenim dinlemiyordu. Ağaçların ilk gölgeleri üzerime düştüğünde içimde tuhaf bir sakinlik oluştu. Sanki doğru yere yaklaşıyordum. Ve tam o anda, arkamda bir şeyin durduğunu hissettim. Dönmedim. Ama yalnız olmadığımı biliyordum. Ormanın kenarında durduğumda dudaklarımdan çıkan cümle bana ait değildi ama sesimle söylendi. “Beni burada bırakmadın, sadece geç kaldın.” Ne dediğimi anladığım an kalbim hızlandı, çünkü bu sözleri düşünmemiştim. Rüzgâr ağaçların arasından ağırlaştı, sanki kelimelerim bir şeye çarpıp geri dönmüştü. Arkadan bir adım sesi geldi. Netti. Saklanmıyordu. “Bu cümleyi kim öğretti sana,” dedi bir ses, derin ve soğukkanlı. Dönmedim. Çünkü dönersem gördüğüm şeyin geri alınamayacağını biliyordum. “Bilmiyorum,” dedim. “Ama doğru olduğunu hissediyorum.” Sessizlik oldu. Sonra o sessizlik bozuldu. “Doğru hissetmen mümkün değil,” dedi. “Henüz.” Bu kelime, içimde bir yere dokundu. Yavaşça döndüm. Onu gördüm. Gölgeyle ışık arasında duruyordu. Yüzü ifadesizdi ama gözleri dikkatliydi. “Beni izliyordun,” dedim. Bu bir soru değildi. “Evet,” dedi. “Ve sen bunu fark ettin.” Nefes aldım. “Bu normal değil,” dedim. “Dün sıradan bir hayatım vardı.” Başını hafifçe eğdi. “Sıradan hayatlar bir günde bitmez,” dedi. “Onlar zaten çatlamış olur.” İçimdeki huzursuzluk kelimelere dönüştü. “Beni şatona götürdüler,” dedim. “Ama sen bana zarar vermedin.” Bakışları bir an için sertleşti. “Bu bir lütuf değildi,” dedi. “Bu bir gecikmeydi.” Kalbim yine ritmini şaşırdı. Elimi göğsüme bastırdım. O bunu fark etti. Gözleri oraya kaydı. “Hissettin,” dedi. “Az önce.” Başımı salladım. “Sanki biri bana dokundu ama uzaktan.” Dudakları aralandı ama konuşmadı. Ben devam ettim. “Bu sabah bayılacak gibi oldum. Kan görmedim. Acı yoktu. Ama içimde bir şey hareket etti.” Bir adım yaklaştı. Mesafeyi kapatmadı ama varlığı yoğunlaştı. “Bunun olmaması gerekiyordu,” dedi. “Henüz.” Aynı kelime. Aynı ağırlık. “Neyin,” diye sordum. “Uyanmanın,” dedi. Bu kelimeyi söylerken sesi alçaldı. “Beni tanıyor musun,” dedim. Gözlerini kaçırmadı. “Henüz,” dedi tekrar. Sinirlendim. “Bu cevap değil.” İlk kez yüzünde bir çatlak oluştu. “Seni tanımam gerekmedi,” dedi. “Ama seni aradım.” Bu cümleyle birlikte dizlerimde bir zayıflık hissettim. “Kim olduğunu bilmiyorsun,” dedim. “Adımı bile.” “Adın,” dedi, “zamanla gelir.” Sesimde bir titreme vardı. “Ben korkmuyorum,” dedim. Bu da yalandı. Ama o yalanı dinlemedi. “Korkmuyorsun,” dedi, “çünkü bedenin hatırlıyor.” Orman sanki bizi dinliyordu. “Beni neden izliyorsun,” diye sordum. “Çünkü yanlış yerdeydin,” dedi. “Ve yanlış insanlarlaydın.” Luci’nin yüzü aklıma geldi. “Bunu nereden biliyorsun,” dedim. Gözleri karardı. “Onu tanıyorum,” dedi. Bu cümlede bir şey vardı. Eski. Keskin. “Beni eve gönderdin,” dedim. “Şimdi neden buradasın.” Bir an durdu. Sonra dürüstçe konuştu. “Çünkü kalbin bana cevap verdi.” Nefesim kesildi. “Bu mümkün değil,” dedim. “Ben sıradanım.” Bana baktı. Uzun süre. Sonra söyledi. “Sıradan olsaydın, adımı az önce doğru telaffuz etmezdin.” Kalbim duracak gibi oldu. “Adını söylemedim,” dedim. “Söyledin,” dedi. “Ama fark etmedin.” Geriye bir adım attım. “Ben gitmeliyim,” dedim. “Henüz değil,” dedi sakin ama kesin bir sesle. “Çünkü artık seni yalnız bırakamam.” Bu sözler tehdit değildi. Uyarıydı. Ve en korkutucu olan da buydu. Ormandan ayrılırken arkamı dönmedim. Dönsem kalırdım. Bunu biliyordum. Ayaklarım kasabaya doğru ilerlerken içimdeki titreşim yavaşladı ama tamamen geçmedi. Sanki bir şey, çok uzakta da olsa benimle aynı ritimde nefes alıyordu. Varen gitmişti ama yok olmamıştı. Bunu ayırt edebiliyordum. Kasabaya girdiğimde her şey olması gerektiği gibiydi. Fazla düzgündü. Bu beni rahatsız etti. İnsanlar selam verdi, bir kadın penceresini açtı, bir çocuk güldü. Hepsi gerçekti ama ben bir süreliğine onların dışındaydım. Sanki iki adım geride yürüyordum hayata. Luci’nin evine vardığımda kapı açıktı. Bu, normalde yaptığı bir şey değildi. İçeri girdiğimde mutfakta olduğunu anladım. Hareketlerini duyuyordum. Sertti. Bardakları gereğinden hızlı koyuyor, çekmeceleri biraz fazla kapatıyordu. Beni fark ettiğinde arkasını dönmedi. “Neredeydin?” dedi. Ses tonu sakindi ama içinde bir şey bastırılmıştı. “Dışarıda,” dedim. Bu cevap ikimizi de tatmin etmedi. “Tek başına mı?” diye sordu. Başımı salladım. “Evet.” Bir an durdu. Sonra bana döndü. Yüzünde dikkatle yerleştirilmiş bir ifade vardı. Meraklı. Endişeli. Ama altında başka bir şey. “Dün anlattıklarından sonra yalnız çıkman iyi fikir değildi,” dedi. “Bunu sana ben söylemiştim.” Omuz silktim. “Beni boğuyordu,” dedim. “Dört duvar.” Luci bana yaklaştı. “Ormana mı gittin?” Kalbim tekledi. “Kasabanın kenarına.” Bakışları üzerimde gezindi. Sanki eksik bir parça arıyordu. “Bir şey oldu mu?” diye sordu. Aklıma Varen’in sesi geldi. Kalbin bana cevap verdi. “Hayır,” dedim. Sonra ekledim, nedenini bilmiyorum: “En azından kötü bir şey olmadı.” İşte o an, Luci’nin yüzü değişti. Çok kısa bir an. Ama gerçekti. “Kötü bir şey?” dedi. “Ne demek istiyorsun?” Duraksadım. “Bilmiyorum. Sadece… orman o kadar da korkunç değildi.” Bu cümle ağzımdan çıktığı anda hatalı olduğunu anladım. Luci’nin dudakları gerildi.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Mit'te Bir Gece

read
5.4K
bc

Renklerin İçinde

read
1.7K
bc

Vekil Tanrıça

read
1.6K
bc

DENGE

read
7.4K
bc

Kör Savaşçı

read
10.5K
bc

Kara Cennet Serisi I - DİYAR

read
2.0K
bc

Kara Cennet Serisi II - Metanoia

read
1.8K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook