Oda sessizdi. Savaşın ardından şato hâlâ yaralarını sarıyordu ama bu odada başka bir ağırlık vardı. Varen karşısında durmuştu, gözlerini benden ayırmıyordu. Ellerimi tutuyordu ama sıkmıyordu, sanki gitmemi engellemekten çok kalmamı rica ediyordu. Kalbim hızlı atıyordu, çünkü söyleyeceklerim kolay değildi ve her kelimeyi yanlış seçersem onu kırabileceğimi biliyordum. Derin bir nefes aldım, bakışlarımı onunkilerden kaçırmadan konuşmaya başladım.
“Varen, ben seni umursamıyorum sanma. Yanımda durduğunu, beni koruduğunu, her düştüğümde kaldırdığını görüyorum.”
Bir an durdum, düşüncelerimi toparladım, boğazımdaki düğümü yuttum.
“Ama bu kadar şey yaşarken kalbimi dinlemeyi unuttum. Hayatta kalmaya çalıştım. Güçlerimi anlamaya çalıştım. Geçmişimi öğrendim. İnsan kaybettim. Tahta çıktım. Nefes almayı bile zor hatırladım. Bu yüzden hislerimi çözmeye zamanım olmadı.”
Gözlerinin içine baktım, kaçmadan, saklanmadan.
“Senden hemen bir cevap bekleme. Şu an senden anlayış bekliyorum.”
Varen birkaç saniye konuşmadı. Yüzünde ne öfke vardı ne de hayal kırıklığı. Sadece derin, ağır bir düşünce vardı; sanki yüzyıllık hayatından geçen her anı bir anda hatırlıyormuş gibiydi. Sonra yavaşça gülümsedi, başını hafifçe eğdi ve bana biraz daha yaklaştı.
“Elis, ben seni sevmeye karar verdiğimde bunun kolay olmayacağını biliyordum. Yaralıydın, yorgundun, korkuyordun ve hâlâ öylesin. Bundan utanmana gerek yok.”
Ellerimi biraz daha sıkı tuttu ama hâlâ incitmeden.
“Ben senden hemen karşılık istemedim. Sadece kalbimin nerede olduğunu bilmeni istedim. Beklerim. Gerekirse yüzyıl daha. Çünkü seni seviyorsam, zaman benim için bir engel değil.”
Sözleri içimde uzun zamandır sıkışıp kalmış bir düğümü çözdü. Göğsümdeki ağırlık hafifledi, nefesim rahatladı. Henüz aşk değildi belki, ama güven vardı, sabır vardı, anlayış vardı. Ve o an anladım ki, bazen bir insanın yanında güvende hissetmek, her türlü tutkulu itiraftan daha güçlüydü.
_____________________________________________
Şato son günlerde alışılmadık bir huzurun içindeydi. Savaşın izleri hâlâ duvarlarda, avluda ve insanların bakışlarında duruyordu ama artık korku yerini yavaş yavaş güvene bırakıyordu. Elis için bu günler hem yorucu hem de tuhaftı. Sabahları Arel’le uzun süren eğitimlere katılıyor, gücünü daha iyi kontrol etmeyi öğreniyor, bazen başarısız olup sinirleniyor, bazen de küçük ilerlemelerle mutlu oluyordu. Öğleden sonraları eski kitapların arasında kayboluyor, geceleri ise çoğu zaman şatonun yüksek balkonlarından yıldızları izliyordu. Ve neredeyse her anında Varen bir şekilde yanında oluyordu.
Bazen sadece sessizce oturuyorlardı. Konuşmadan, birbirlerine dokunmadan, sadece aynı gökyüzüne bakarak. Elis başta bu sessizliği garip bulmuştu ama zamanla alıştı. Varen’in yanında susmak bile huzur vericiydi. Onun varlığı, etrafındaki karmaşayı susturuyordu.
Bir akşam, eğitimden sonra avlunun kenarındaki taş basamaklara oturmuş dinleniyorlardı. Elis’in saçları terden hafifçe alnına yapışmıştı, nefesi hâlâ hızlıydı. Varen elindeki su matarayı ona uzattı.
“Bunu iç.”
“Teşekkür ederim.”
Elis birkaç yudum aldıktan sonra başını kaldırıp ona baktı.
“Bugün beni fazla zorladın.”
“Zorlamasam gelişmezsin.”
“Bazen sen de biraz acımasızsın.”
Varen hafifçe gülümsedi.
“Bunu senden duymak ilginç.”
Elis kaşlarını çattı.
“Ne demek o?”
“Sen de bana karşı hiç yumuşak değilsin.”
“Belki hak ediyorsundur.”
İkisi de kısa bir an durduktan sonra gülmeye başladı. O an Elis fark etti; uzun zamandır bu kadar rahat gülmemişti.
Başka bir gün, kütüphanede birlikte oturuyorlardı. Elis eski bir büyü kitabını inceliyor, Varen ise karşısında sessizce onu izliyordu. Elis bunu fark edince başını kaldırdı.
“Neden bana öyle bakıyorsun?”
“Düşünüyordum.”
“Neyi?”
“Ne kadar değiştiğini.”
“İyi mi kötü mü?”
“Güçlü.”
Elis hafifçe omuz silkti.
“Sen olmasaydın bu kadar ilerleyemezdim.”
Varen gözlerini ondan ayırmadan konuştu.
“Ben sadece yanındaydım. Asıl işi sen yaptın.”
Bu sözler Elis’in içine beklemediği bir sıcaklık yaydı.
Bazı akşamlar birlikte yemek salonunun arka tarafındaki küçük balkona çıkıyorlardı. Arel bazen onlara katılıyor, bazen bilerek yalnız bırakıyordu. Rüzgâr saçlarını savururken Elis çoğu zaman farkında olmadan Varen’e biraz daha yaklaşırdı. Varen ise bunu hiç belli etmeden kabullenirdi.
Bir gece, gökyüzü özellikle berrakken Elis içini çekti.
“Eskiden geleceği düşünmekten korkardım.”
“Neden?”
“Çünkü hep karanlık gelirdi.”
“Şimdi?”
“Şimdi… belirsiz ama korkutucu değil.”
Varen ona döndü.
“Bunun sebebi ne?”
Elis bir an düşündü, sonra dürüstçe cevap verdi.
“Yanımda yalnız olmadığımı bilmek.”
Varen bu sözleri duyunca kalbinin hızlandığını hissetti ama belli etmedi.
“Ben buradayım.”
“Biliyorum.”
O iki kelime, aralarında söylenmemiş binlerce duygudan daha güçlüydü.
Henüz birbirlerine ait değillerdi. Henüz isim koymamışlardı. Ama her gün biraz daha birbirlerine alışıyor, biraz daha bağlanıyorlardı. Ve ikisi de bunun farkındaydı.