Elis yatağa uzandığında bedenim nihayet pes etti.
Taş duvarların soğuğu, battaniyenin ağırlığıyla dengelendi. Gözlerimi kapattığım an her şey sustu sandım ama yanılmışım. Sessizlik, sadece kapının kapanmasıydı.
Uykuya geçişim yumuşak olmadı.
Bir boşluğa düşer gibiydim.
Önce rüyalar geldi.
Ama bildiğim türden değildi.
Kan kokusu aldım.
Sonra yağmur.
Sonra karanlık bir orman ve koşan ayaklar… benim ayaklarım ama daha küçük, daha hafif.
Nefesim hızlandı.
Kalbim düzensiz atmaya başladı.
Bir ses vardı.
Bana ait değildi.
“Uyan.”
Yatağın içinde kıpırdandım. Ellerim istemsizce yumruk oldu. Parmak uçlarımda tanıdık bir yanma hissettim; uyanıkken bastırabildiğim ama şimdi kontrolden çıkan bir güç.
Odanın içindeki mumlar titredi.
Alevler bir anlığına uzadı, sonra geri çekildi.
Duvarlardaki gölgeler olması gerekenden daha koyu hale geldi.
Rüyam değişti.
Bu kez bir aynanın karşısındaydım.
Ama yansımam bana bakmıyordu.
Gözlerim kırmızıydı.
Dudaklarım aralıktı, dişlerim… keskin.
“Hayır,” diye fısıldadım uykumda.
Ama sesim bana ait değildi.
Kalbim göğsümü zorlamaya başladı.
Ritim bozuldu.
İnsan kalbi gibi atmıyordu artık.
O anda şatonun taşları bunu hissetti.
Koridor boyunca yayılan titreşim, Varen’i olduğu yerde durdurdu.
Elini göğsüne bastırdı.
Bu ritmi tanıyordu.
Yanlış.
Çok yanlış.
Elis’in kapısına doğru ilerledi ama adımlarını yavaşlattı.
Kapının önünde durdu.
İçeriden yayılan güç, kapının altından sızan bir gölge gibi ayaklarına dolandı.
“Henüz değil,” dedi kendi kendine.
“Kontrol etmesi gerek.”
İçeride, Elis yatağın içinde kıvranıyordu.
Rüyasında bir el bileğini kavradı.
Soğuk ama tanıdık.
Bir ses kulağına eğildi:
“İki kan. Tek beden. Seçim senin.”
Bir çığlık atacakken sesim boğazımda kaldı.
Gücüm dışarı taştı.
Cam çatladı.
Mumlar söndü.
Oda bir anlığına karardı.
Sonra… sessizlik.
Elis derin bir nefes aldı.
Kalp ritmi yavaşladı.
Bedenim gevşedi.
Ama yüzümdeki ifade değişmişti.
Kapının önünde Varen hâlâ bekliyordu.
Elini kapıya uzattı…
sonra geri çekti.
“Artık başladı,” dedi fısıltıyla.
“Ve geri dönüş yok.”
Şato sessizdi.
Ama bir şey uyanmıştı.
Elis gözlerini açtığında ilk hissettiği şey acı oldu.
Keskin değil ama derinin altından gelen, derin bir sızı.
Elimi kaldırdım.
Avucumun içinde, sanki derime işlenmiş gibi duran koyu bir iz vardı.
Bir sembol gibi… ama tanıdık değil.
“Nedir bu…” diye fısıldadım.
İz sıcak değildi, soğuk da değildi.
Ama bana ait olduğu belliydi.
Sanki hep oradaymış da şimdi görünür olmuş gibiydi.
Yataktan kalktım.
Geceye dair hiçbir şey hatırlamıyordum.
Sadece yorgunluk ve içimde garip bir boşluk vardı.
Kapıyı açtım.
Şato sabah ışığında bile karanlıktı ama farklıydı.
Sessizliği ağır değildi artık, dinleyen bir sessizlikti.
Koridorlarda yürümeye başladım.
Merak, korkunun önüne geçmişti.
Tam köşeyi dönerken bir ses duydum.
Varen’in sesi.
Adımlarımı yavaşlattım.
Sesler, büyük kapılı bir odadan geliyordu.
Kapı tam kapanmamıştı.
İçeri bakmadım.
Sadece dinledim.
“Bu kadar erken mi başladı?” dedi Arel’in sesi.
Sesi sakin ama altında gerginlik vardı.
“Evet,” dedi Varen.
“İlk uyanış kontrolsüz oldu.”
“İz oluşmuş mu?”
Arel’in sesi bu kez daha ciddiydi.
Kendime baktım.
Avucum hâlâ kapalıydı.
“Evet,” dedi Varen.
“Bu, melezlerde nadir görülür. Ama bu kadar hızlı…”
Sesi bir an duraksadı.
“…tehlikeli.”
Kalbim hızlandı.
Melez.
Tehlikeli.
Arel derin bir nefes aldı.
“Onu burada tutmak zorundayız,” dedi.
“Dış dünya bunu kaldıramaz.”
“Onu zincirlemeyeceğim,” dedi Varen sertçe.
“Benim yüzümden oldu bu.”
Arel kısa bir sessizlikten sonra konuştu.
“Luci bunu öğrenirse—”
O ismi duyduğum an nefesim kesildi.
“—kasaba güvende olmaz,” diye bitirdi Arel.
“Ve Elis de.”
Elis.
Adım… onların ağzından çıkmıştı.
Geri çekildim.
Ayaklarım sessizce taş zeminde kaydı.
Kalbim göğsümü zorluyordu.
“Hazır değil,” dedi Varen.
“Henüz bilmiyor.”
Arel alçak sesle cevap verdi.
“Ama kanı biliyor. Güç biliyor. Bu iz… bir çağrı.”
Elime baktım.
İz sanki nabız atıyordu.
Daha fazla dinleyemedim.
Geri döndüm.
Şatoyu dolaşmaya başladım.
Ama artık gördüğüm hiçbir şey aynı değildi.
Duvarlar daha dar, tavanlar daha alçak geliyordu.
Benimle ilgili bir şey saklanıyordu.
Ve bu şey… içimdeydi.
Bir pencerenin önünde durdum.
Avucumu cama yasladım.
İz karardı.
Bir anlığına.
Ve içimde bir ses fısıldadı:
Onlar senden korkuyor.
Geri çekildim.
Nefes aldım.
“Hayır,” dedim kendi kendime.
“Benden değil… bildiklerinden.”
Ama bir şeyden emindim artık.
Bu şato sadece bir sığınak değildi.
Bir sınırdı.
Elis pencerenin önünde dururken avucundaki izi saklamaya çalışmadı.
Aksine, ilk kez ona gerçekten baktı.
Sembol, sabah ışığında daha netti.
Kırık bir daireyi andırıyordu; içinden geçen ince çizgiler vardı, sanki tamamlanmamış bir mühür gibi.
Elimi yumruk yaptım.
İz cevap verdi.
Bir anlığına.
Avucumun içinden yayılan his sıcak değildi.
Soğuk da değildi.
Canlıydı.
“Saçmalama,” dedim kendi kendime.
“Sadece bir iz.”
Ama içimdeki şey, bu yalana gülüyordu.
Koridorda yürümeye devam ettim.
Şato sessizdi ama artık bu sessizlik beni rahatlatmıyordu.
Her adımımda, sanki duvarlar nefes alıyordu.
Sanki beni dinliyorlardı.
Merdivenlerden aşağı inerken avucum tekrar zonkladı.
Bu kez daha güçlü.
Durmak zorunda kaldım.
Korkuluklara tutundum.
“Hayır… şimdi değil,” diye fısıldadım.
Ama bedenim beni dinlemedi.
Kalbim hızlandı.
Dün geceki o düzensiz ritim geri geldi.
Ama bu kez korkuyla değil, bastırılmış bir şeyin uyanışıyla.
Avucumdaki iz karardı.
Bir anda etrafımdaki hava değişti.
Şatonun içindeki gölgeler uzadı.
Işık geri çekildi.
Nefesim kesildi.
“Ben bunu yapmıyorum,” dedim.
“Ben—”
Sözüm yarıda kesildi.
Bir güç, içimden dışarı doğru aktı.
Kontrolsüz.
Ham.
Ama net.
Merdivenlerin başındaki eski bir vazo çatladı.
Taş zeminde ince bir çizik belirdi.
Duvarlardaki mumlar aynı anda titredi.
Geri çekildim.
Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
“Ne yaptım ben…”
Avucuma baktım.
İz artık sadece bir sembol değildi.
Atıyordu.
Ve o an, şatonun başka bir yerinde—
Varen durdu.
Elindeki kadeh yere düştü.
Cam kırılmadı.
Ama ses yankılandı.
“Hayır,” dedi fısıltıyla.
“Bu kadar erken değil.”
Arel başını kaldırdı.
“Hissettin mi?”
Varen cevap vermedi.
Çünkü cevap, şatonun kendisiydi.
Elis ise merdivenlerin ortasında kalmıştı.
Ne yukarı çıkabiliyordum,
ne aşağı inebiliyordum.
İçimdeki ses tekrar konuştu.
Bu kez daha netti.
Artık saklanamazsın.
Avucumu kapattım.
Dişlerimi sıktım.
“Ben sen değilim,” dedim içimden.
“Ve kontrolü sana bırakmayacağım.”
Güç bir an duraksadı.
Sonra… geri çekildi.
Gölgeler normale döndü.
Mumlar sakinleşti.
Şato yeniden sustu.
Ama ben…
ben aynı değildim.
Derin bir nefes aldım.
Ayakta durabiliyordum.
Ama dizlerim hâlâ titriyordu.
Ve artık şunu biliyordum:
Bu iz, bir işaret değildi.
Bir uyarı da değildi.
Bir kapıydı.
Ve ben…
onu az önce aralamıştım.
Ve ben… o sınırın tam ortasındaydım.