Uyanış

811 Words
Elis pencerenin önünde dururken avucundaki izi saklamaya çalışmadı. Aksine, ilk kez ona gerçekten baktı. Sembol, sabah ışığında daha netti. Kırık bir daireyi andırıyordu; içinden geçen ince çizgiler vardı, sanki tamamlanmamış bir mühür gibi. Elimi yumruk yaptım. İz cevap verdi. Bir anlığına. Avucumun içinden yayılan his sıcak değildi. Soğuk da değildi. Canlıydı. “Saçmalama,” dedim kendi kendime. “Sadece bir iz.” Ama içimdeki şey, bu yalana gülüyordu. Koridorda yürümeye devam ettim. Şato sessizdi ama artık bu sessizlik beni rahatlatmıyordu. Her adımımda, sanki duvarlar nefes alıyordu. Sanki beni dinliyorlardı. Merdivenlerden aşağı inerken avucum tekrar zonkladı. Bu kez daha güçlü. Durmak zorunda kaldım. Korkuluklara tutundum. “Hayır… şimdi değil,” diye fısıldadım. Ama bedenim beni dinlemedi. Kalbim hızlandı. Dün geceki o düzensiz ritim geri geldi. Ama bu kez korkuyla değil, bastırılmış bir şeyin uyanışıyla. Avucumdaki iz karardı. Bir anda etrafımdaki hava değişti. Şatonun içindeki gölgeler uzadı. Işık geri çekildi. Nefesim kesildi. “Ben bunu yapmıyorum,” dedim. “Ben—” Sözüm yarıda kesildi. Bir güç, içimden dışarı doğru aktı. Kontrolsüz. Ham. Ama net. Merdivenlerin başındaki eski bir vazo çatladı. Taş zeminde ince bir çizik belirdi. Duvarlardaki mumlar aynı anda titredi. Geri çekildim. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. “Ne yaptım ben…” Avucuma baktım. İz artık sadece bir sembol değildi. Atıyordu. Ve o an, şatonun başka bir yerinde— Varen durdu. Elindeki kadeh yere düştü. Cam kırılmadı. Ama ses yankılandı. “Hayır,” dedi fısıltıyla. “Bu kadar erken değil.” Arel başını kaldırdı. “Hissettin mi?” Varen cevap vermedi. Çünkü cevap, şatonun kendisiydi. Elis ise merdivenlerin ortasında kalmıştı. Ne yukarı çıkabiliyordum, ne aşağı inebiliyordum. İçimdeki ses tekrar konuştu. Bu kez daha netti. Artık saklanamazsın. Avucumu kapattım. Dişlerimi sıktım. “Ben sen değilim,” dedim içimden. “Ve kontrolü sana bırakmayacağım.” Güç bir an duraksadı. Sonra… geri çekildi. Gölgeler normale döndü. Mumlar sakinleşti. Şato yeniden sustu. Ama ben… ben aynı değildim. Derin bir nefes aldım. Ayakta durabiliyordum. Ama dizlerim hâlâ titriyordu. Ve artık şunu biliyordum: Bu iz, bir işaret değildi. Bir uyarı da değildi. Bir kapıydı. Ve ben… onu az önce aralamıştım. 1 saat sonra… Elis şatonun arka avlusuna çıktığında hava serindi. Taş zemin geceyi hâlâ tutuyordu, ama gökyüzü açıktı. İçimdeki karmaşa biraz dinmişti. En azından nefes alabiliyordum. “Burayı sevdiğini düşündüm.” Ses arkamdan geldi. Arel’di. Döndüm. Elinde iki kupa vardı. Birini bana uzattı. İçinden hafif bir sıcaklık yayılıyordu. “Bu ne?” diye sordum. “Kan değil,” dedi gülümseyerek. “Merak etme. Bitkisel bir karışım. İnsanlar için.” Kupayı aldım. “Beni insan diye ayırman ilginç,” dedim yarı şaka yarı ciddi. Arel omuz silkti. “Şimdilik.” Bu “şimdilik” içimi hem ürpertti hem de garip bir şekilde güldürdü. Yan yana yürümeye başladık. Sessizlik rahatsız edici değildi. Arel konuşmak için zorlamıyordu. Bu hoşuma gitti. “Varen hep böyle mi?” diye sordum sonunda. “Soğuk, sessiz, her şeyi biliyormuş gibi…” Arel kısa bir kahkaha attı. “Hayır. Eskiden daha da beterdi.” Ona baktım. “Bu daha kötüsüyse ben eskisini hayal etmek istemiyorum.” “Merak etme,” dedi. “Sana karşı… farklı.” Adımlarımı yavaşlattım. “Bunu herkes söylüyor ama nedenini kimse açıklamıyor.” Arel durdu. Bana döndü. “Çünkü açıklamak ona düşer,” dedi. “Ve belki… henüz zamanı değildir.” Bu cevap beni tatmin etmedi ama itiraz etmedim. İçimde, Arel’e karşı garip bir güven oluşuyordu. Sanki uzun zamandır tanıyormuşum gibi. Avlunun köşesindeki eski bankta oturduk. Arel dirseklerini dizlerine dayadı. “Biliyor musun,” dedi, “buraya gelen çoğu insan korkar. Ya da güç ister. Sen ikisini de istemiyorsun.” “Ben sadece anlamaya çalışıyorum,” dedim. “Ve sanırım bu herkesi rahatsız ediyor.” Arel gülümsedi. “Hayır. Sadece Varen’i.” Kaşlarımı kaldırdım. “Onu rahatsız ettiğimi bilmek mi yoksa bilmemek mi daha tehlikeli, emin değilim.” “İkisi de,” dedi. “Ama seni durdurmayacak.” “Koruyor mu beni?” diye sordum. Arel bir an sustu. Sonra daha yumuşak bir sesle konuştu. “Evet. Ama bu koruma… sıradan değil.” O anda şatonun yüksek pencerelerinden birinde bir gölge fark ettim. Bakıyordu. Varen. Bakışlarını üzerimizden çekmedi. Yüzü ifadesizdi ama ben hissettim. O bakışta bir şey vardı. Sessiz, bastırılmış, rahatsız bir şey. Arel de fark etti. Göz ucuyla baktı, sonra bana döndü. “Gördün mü?” dedi alçak sesle. “Evet.” “İşte bu,” dedi. “Kıskançlık.” “Ne?” diye fısıldadım. “Saçmalama. Ben—” “Seni sahiplenmiyor,” dedi Arel hemen. “Henüz değil. Ama… etkileniyor.” İçimden bir şey geçti. Korku mu, heyecan mı… ayırt edemedim. Arel ayağa kalktı. “Gel,” dedi. “Seni biraz daha şatoya alıştırayım. Yoksa bu duvarlar seni yutar.” Ayağa kalktım. Yan yana yürürken omzuma hafifçe dokundu. Abi gibi. Koruyucu. Sınırlarını bilen bir yakınlık. Ve yukarıda, bir pencerede— Varen hâlâ izliyordu. Ellerini yumruk yapmıştı. Bakışları sertti. Ama adım atmıyordu. Çünkü ilk kez… kıskandığını kendine bile itiraf edemiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD