Adana’nın o yakıcı sıcağı bile, içimdeki buz dağını eritmeye yetmemişti yıllarca. Yetimhaneden ayrılalı on beş yıl olmuştu. Dokuz yaşından sonra bambaşka bir hayata adım atmış, bambaşka bir aileye alışmıştım. Çevik soyadı, kanımın değil, kaderimin bana bahşettiği yeni kimliğimdi. Annem ve babam yoktu. Babam katildi, annemse kurban. Bu gerçek, hayatımın karanlık bir gölgesi gibi beni takip ediyordu. Yeni ailem iyiydi, beni sevgiyle sarmaya çalıştılar ama içimdeki o derin boşluğu dolduramadılar. Baran’ın “Söz veriyorum, geri geleceğim” fısıltısı, bazen en neşeli anlarımda bile zihnimde yankılanır, o anın acısıyla beni yeniden o küçük, çaresiz kıza dönüştürürdü.
Polislik… Hayatımın merkezine yerleşen bu meslek, sadece bir çocukluk hayali değildi. Kendi içimdeki kaosla başa çıkma, annem için adaleti sağlama ve belki de en önemlisi, bir daha kimsenin benim gibi acı çekmemesini sağlama yolumdu. Baran’ın hayaliydi bu, ama ben onu kendime mal etmiştim. Adana Polis Meslek Yüksek Okulu’ndan dereceyle mezun olduğumda, ailem gurur duyuyordu. Benim içinse bu, bir başlangıçtı. Kimsesiz, küçük Gözde’nin, güçlü, dimdik duran bir kadına dönüşmesinin… En azından dışarıdan bakıldığında.
Narkotik Şube… Benim için adeta bir mıknatıs gibiydi. Sokaklarda kol gezen zehri, aileleri yıkan uyuşturucuyu kökünden kazımak istiyordum. Her operasyon, benim için kişisel bir savaştı. Kanım kaynardı, adrenalin damarlarımda dans ederdi. Gözümü budaktan sakınmazdım. Belki de bu yüzden, amirlerimden aldığım her tebrik, içimdeki o boşluğu bir nebze olsun dolduruyordu.
Derken beklenen haber geldi: "Komiser Gözde Çevik, İzmir Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne atamanız yapılmıştır."
İzmir. Ege’nin incisi. Daha önce hiç gitmediğim, sadece dergilerde gördüğüm bir şehir. İçimde hem bir heyecan, hem de bilinmezliğin getirdiği hafif bir tedirginlik vardı. Yeni bir başlangıç, yeni insanlar, yeni zorluklar… Adana’daki evimi, alıştığım sokakları, dostlarımı geride bırakmak kolay değildi. Ama bu benim yolumdu.
Tayinimi aldıktan birkaç hafta sonra, eşyalarımı toparladım. Yeni evimi de önceden ayarlamıştım. Küçük, şirin bir apartman dairesiydi. Denize yakın olması, içimi ferahlatıyordu. Belki de İzmir’in o ferah rüzgârı, yıllardır sırtımda taşıdığım yükü biraz olsun hafifletirdi. Uçak biletimi aldım, veda yemeklerini yedim. Annem, gözleri dolu dolu sarıldı: "Kızım, kendine dikkat et. Orası büyük şehir." Babam da omzumu sıvazladı: "Başarılar kızım, arkandayız."
İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na indiğimde, Ege’nin o ılık rüzgarı yüzüme vurdu. Yeni bir hayatın kokusu, umutla karışık bir şekilde burnuma doldu. Taksiyi durdurdum, adresimi verdim. Yol boyunca etrafı izledim. Palmiye ağaçları, masmavi deniz, her şey Adana’dan çok farklıydı. İçimde bir kelebek ordusu kanat çırpıyordu.
Ertesi sabah, erkenden kalktım. Polis üniformamı giydim. Koyu lacivert pantolon, ütülü beyaz gömlek, omuzlarımda yeni rütbelerim ve başımda kasketim… Aynadaki yansımama baktım. Dokuz yaşındaki o küçük, korkmuş kızdan eser yoktu. Şimdi karşımda duran kadın, her şeye rağmen ayakta kalmış, kendi yolunu çizmiş, güçlü bir polisti. En azından kendimi böyle inandırmaya çalışıyordum.
Kahvaltı yapmadan evden çıktım. Karşıyaka’daki Narkotik Şube’nin binasını bulmak zor olmadı. Heyecanla kalbim çarparken, ağır, demir kapıdan içeri girdim. Koridorda yankılanan adım seslerim, kendi iç sesimin gürültüsünde kayboldu. İnsanların meraklı bakışları altında ilerledim. “Yeni gelen komiser,” fısıltılarını duyabiliyordum.
Amirim Komiser Kemal’in odasının kapısını çaldım. "Gir!" sert ama tok bir ses. Kapıyı araladım. İçeride orta yaşlı, gür bıyıklı, gözlerinde yılların yorgunluğu ama aynı zamanda kararlılığı okunan bir adam oturuyordu. Masasında dağınık duran evraklar, onun ne kadar yoğun çalıştığının bir göstergesiydi.
"Hoş geldiniz Komiser Gözde Çevik," dedi, elini uzatırken. Bakışları keskin ama samimiydi. "Ben Komiser Kemal. Yeni amirinizim. Oturun lütfen."
Karşısına oturdum. "Hoş buldum amirim."
"Dosyanızı inceledim," dedi, gözlüğünü burnunun ucuna indirirken. "Adana'da iyi işler çıkarmışsınız. Sizin gibi yetenekli, genç ve azimli bir kadının ekibimizde olması bize güç katacaktır."
Gururlandım ama içimden belli etmemeye çalıştım. "Teşekkür ederim amirim. Elimden geleni yapmaya hazırım."
"Güzel," dedi. "Buradaki işleyiş biraz farklı olabilir ama hızlı adapte olacağınıza eminim. Şimdi sizi ekiple tanıştırayım."
Beraber odadan çıktık. Koridorun sonunda büyük bir çalışma odası vardı. İçerisi oldukça kalabalıktı. Bilgisayar başında oturan, telefonla konuşan, haritaları inceleyen polisler… Hepsi kendi işine odaklanmıştı. Odaya girdiğimizde, herkesin gözü bize çevrildi.
Komiser Kemal, elini havaya kaldırdı. "Arkadaşlar, sessizlik! Ekibimize yeni bir katılım var."
Herkes merakla bize baktı. "Komiser Gözde Çevik. Kendisi Narkotik Şube'nin yeni yüzü. Adana'dan geldi. Kendisine hoş geldin diyoruz ve başarılı olmasını diliyoruz."
Bazıları gülümsedi, bazıları başını salladı. İçlerinden bir çift göz, beni öyle bir odakla süzüyordu ki… Uzun boylu, geniş omuzlu, lacivert polis üniformasının içinde bile dikkat çeken, kirli sakalları ve dağınık kıvırcık saçlarıyla oldukça yakışıklı bir adam. Oturduğu yerden bana doğru bakan o siyah gözler… Bir anlığına, çocukluğumdan kalma, silik bir görüntü zihnimde çaktı. Tanıdık bir his… Ama hayır, olamazdı. Bu sadece bir tesadüftü.
Adamın bakışları keskin ama aynı zamanda bir şeyler arar gibiydi. Yüzünde garip bir ifade vardı; sanki beni tanıyor ama emin olamıyor gibiydi. Ya da sadece yeni bir meslektaşını süzüyordu. Gözlerimi ondan kaçırdım.
Komiser Kemal, "Baran!" diye seslendi. "Gel bakalım, Gözde Komiser'le tanış."
Baran.
İsmini duyduğum an, kalbim bir an durdu. Bedenime buzlu su dökülmüş gibi titredim. Olamazdı. Bu kadar tesadüf olamazdı. Baran… Hayır. Bu sadece bir isim benzerliğiydi. Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Yüzümün bembeyaz kesildiğini hissettim.
Adam, yerinden kalktı. Uzun adımlarla bize doğru geldi. Yaklaştıkça yüzündeki çizgiler, gözlerindeki derinlik daha belirginleşiyordu. Çocukluğumdaki o masum, koruyucu çocuğun yerini, şimdi karşımda duran bu olgun, tehlikeli yakışıklı adam almıştı. Ama o gözler… O simsiyah, derin gözler… Onu bir anlığına yetimhanenin tozlu bahçesindeki o küçük, haşarı çocuğa dönüştürdü zihnimde.
"Komiser Baran Ata," dedi, elini uzatırken. Sesi gürdü, kendinden emindi. "Hoş geldiniz Gözde Komiser. Hoş geldiniz ekibimize."
Elini sıktım. Avucumun içi terlemişti. Elimden gelen tüm gücümle kendimi toparlamaya çalıştım. İçimde bir fırtına kopuyordu. Bu kadar yıl sonra… Olamazdı. Bu adam… Bu o muydu? Beni tanıdı mı? Yoksa sadece ben mi, çocukluk travmalarımdan ötürü her Baran ismini duyduğumda böyle tepki veriyordum?
Baran’ın yüzünde sakin bir ifade vardı. Hiçbir şey belli etmiyordu. Sözde tanıdık olmayan bir bakışla bana gülümsedi. O an, içimde bir yerlerde bir alarm zili çaldı. Bu kadar rahat olamazdı. Ya beni gerçekten tanımamıştı ya da… Çok iyi bir oyuncuydu. Ve ben, ikinci şıkkın doğru olduğuna dair güçlü bir hisse kapıldım.
"Hoş buldum Baran Komiser," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. Bakışlarım, onun gözlerinde bir anlığına duraksadı. Ama o kadar keskin ve kılıç gibiydi ki, bir süre sonra gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.
Komiser Kemal, Baran'ın omzuna vurdu. "Baran, Gözde Komiser'e büroyu ve ekibi gezdirirsin. Ona yardımcı ol."
Baran başını salladı. "Emredersiniz amirim." Sonra bana döndü, gözlerinde hala o okuyamadığım ifadeyle. "Buyurun Gözde Komiser."
Koridorda yan yana yürürken, kalbim hala deli gibi atıyordu. Bedenimdeki her hücre alarm veriyordu. Çocukluk anıları, zihnimin kapılarını zorluyordu. Yetimhane, Baran'ın o koruyucu gülümsemesi, fısıltıları…
"Burada her şeyin bir düzeni vardır," dedi Baran, sesinde herhangi bir duygu belirtisi yoktu. "Öncelikle evrak işleri… Biraz sıkıcı gelebilir ama önemli." Sanki bana ders verir gibi konuşuyordu. Bu hali, çocukluğumdaki Baran’ın aksine, daha mesafeli ve resmiydi.
Yoksa… Yoksa gerçekten beni tanımadı mıydı? Yılların getirdiği değişim, unutulmuş anılar… Belki de ben fazla tepki veriyordum. Kendimi avutmaya çalıştım. Ama içimdeki ses, "Hayır, o sensin Gözde. O, senin Baran'ın," diye fısıldıyordu durmaksızın.
Baran, masaların arasından geçerken, "Bu Melis," dedi, yanında oturan sarışın, enerjik bir kadını işaret ederek. Melis, başını kaldırıp bana gülümsedi. "Merhaba Gözde Komiser, hoş geldiniz!" Melis’in sesi sıcaktı, dostane. Ama Baran’ın ona olan bakışı… Samimi, yakın bir bakıştı. Bir anlık kıskançlık, göğsümde garip bir sızıya yol açtı. Ne alaka? Niye kıskanayım ki? Daha yeni tanıştığım bir adamdı. Yoksa tanıştığım değil miydi? Kafam allak bullak olmuştu.
"Merhaba Melis," dedim, gülümsemeye çalışarak.
"Bu da Can," dedi Baran, ilerideki masada oturan, esmer, yakışıklı bir adama işaret ederek. Can, oturduğu yerden el salladı. Yüzünde flörtöz bir gülümseme vardı. Tanıdık geliyordu. Polis Akademisi’nden… Evet, evet, Can’dı. Akademide benimle çok ilgilenmiş, hatta kısa bir süre sevgili bile olmuştuk. İlişkimiz birkaç ay sürmüştü, sonra mesleğe odaklanmam gerektiğini fark etmiştim. Ona karşı herhangi bir kötü hissim yoktu, sadece bir anlık heves gibi gelmişti. Ama onu burada görmek…
Can yerinden kalktı ve bana doğru geldi. Gözlerinde eski bir tanıdığı görmenin parıltısı vardı. "Gözde! Vay canına, sen de mi buradasın? Ne tesadüf!" Kollarını açmış, bana sarılmaya hazırlanıyordu.
Bir an duraksadım. Baran’ın yanında olduğumu unuttum. Can’ın samimi tavrı beni şaşırttı. Hafifçe geri çekildim. "Merhaba Can, evet, ben de buraya atandım."
Can gülümsedi. "Ne güzel! Artık daha sık görüşürüz." Gözleri, Baran’ın yanımda durduğunu fark ettiğinde bir an Baran’a kaydı, sonra hızla bana döndü. Yüzünde garip bir ifade belirdi.
Baran, bu esnada sadece bizi izliyordu. Yüzündeki o sakin ifade bozulmamıştı ama gözlerindeki derinlik sanki daha da artmıştı. Kaşlarını hafifçe çatmıştı. O an hissettiğim şey, o çocukluk Baran’ının koruyucu bakışıyla şimdiki Baran’ın kıskanç bakışı arasında gidip gelen garip bir duyguydu. O an iç sesim "Kıskandı!" diye bağırdı. Ama mantığım, "Saçmalama Gözde, nereden çıkarıyorsun?" diye yanıtladı.
"Can, Gözde Komiser yeni geldi. Onunla tanışmak için zamanın olacak," dedi Baran, sesi normalden biraz daha soğuk çıkmıştı.
Can, Baran’a baktı, sonra bana geri döndü. "Haklısın Baran Komiser. Neyse Gözde, sonra konuşuruz." Ve masasına geri döndü.
Baran’la birlikte büronun geri kalanını gezdik. O her bir bölümü anlatırken, ben onun yüzündeki her bir çizgiyi, gözlerindeki her bir parıltıyı inceliyordum. Bu gerçekten o muydu? Yüzündeki sakallar, olgunlaşmış ifadesi, onu bambaşka biri yapmıştı. Ama o gözler… O gözlerin derinliğindeki bir şeyler, bana çocukluğumdaki Baran’ı fısıldıyordu.
İçimde bir karmaşa, bir savaş vardı. Bir yanım "O değil," diye bağırırken, diğer yanım "O, o!" diye ısrar ediyordu. Ama eğer oysa, neden beni tanımadığını iddia ediyordu? Neden bu kadar soğuktu? Neden o çocukluktaki sıcaklığı yoktu?
Yeni masama oturduğumda, bilgisayarıma giriş yaptım. Masamda biriken dosyalar, beni bekleyen yeni görevler vardı. İşime odaklanmam gerekiyordu. Ama Baran’ın sesi, Baran’ın yüzü, zihnimden silinmiyordu. Göz ucuyla ona baktım. O da masasında oturmuş, bir dosyayı inceliyordu. Kaşları çatılmıştı, konsantre olmuştu. Sanki bir an önce yetimhane anılarımı zihnimden silip atmam gerekiyormuş gibi hissettim. Bu şehirde, yeni bir başlangıç yapacaktım. Geçmişin gölgelerinin, yeni hayatıma karışmasına izin veremezdim. Özellikle de bu gölge, Baran olsa bile.