GİRİŞ
Gözde, yetimhanenin en eski, en çatlak duvarlarından birinin dibine büzülmüş, bahçedeki cılız ardıç ağacına tünemiş bir serçeyi izliyordu. Hava o gün Kahramanmaraş’ın tipik bir yaz sabahına göre daha ağırdı; nemli, boğucu. Ama Gözde’nin içi, dışarıdaki havadan çok daha kasvetliydi. Babasının annesini... Öldürdüğü o günü hatırladıkça, kalbinin etrafına buzdan bir zincir dolanıyordu. Soğuk, çaresiz ve dipsiz bir kuyuya düşmüş gibi hissediyordu kendini. Yedi yaşındaydı, küçücük bedeni kaldırabileceğinden çok daha büyük bir yükün altında eziliyordu. Gözaltına alınan babasının yüzündeki o donuk ifade, annesinin solmuş gülümsemesiyle sonsuza dek yer değiştirmişti zihninde. Sonra bir bavul, birkaç eşya ve bilmediği bir şehrin yetimhanesi... Her şey, bir rüya gibiydi; kötü, kanlı bir rüya.
"Yine mi o serçe?"
Yanında duyduğu sesle irkildi. Baran. Sekiz yaşındaydı ve yetimhanenin en haşarı, en koruyucu çocuğuydu. Koyu, dalgalı saçları ve sürekli bir muziplikle parlayan zeytin siyahı gözleriyle, yetimhanenin kasvetli atmosferine inat, içten bir ışık yayıyordu. Gözde'nin hemen yanına çömeldi, küçük elini Gözde’nin avucuna uzattı. "Neden hep onu izliyorsun?"
Gözde omzunu silkti. "Çünkü o özgür. İstediği yere uçabiliyor." Sesi, kendi isteği dışında titredi.
Baran’ın iri, kahverengi gözleri Gözde’nin yüzünde gezindi. Parmağıyla Gözde’nin yanağından süzülen tek bir gözyaşını sildi. "Sen de özgür olacaksın, Gözde. Ben seni bu yetimhaneden çıkaracağım."
Gözde, yutkundu. Baran’ın bu sonsuz umudu, her seferinde içini ısıtırdı. Baran’ın tek bir gülümsemesi, Gözde’nin kalbindeki buzdan zinciri bir nebze gevşetirdi. Diğer çocuklar Gözde’nin sessizliğini, içine kapanıklığını anlamaz, hatta bazen alay ederlerdi. "Annesiz babasız," derlerdi fısıltıyla. Ama Baran, o fısıltıları her duyduğunda, bir kaplan gibi atılırdı.
"Kime diyon sen anasız babasız?" Geçen hafta bahçede, Gözde’ye laf atan Ahmet’in yakasına yapıştığını hatırladı. Baran’ın gözlerinde gördüğü o öfke, Gözde’ye yönelik tüm kötü sözleri susturmaya yeterdi. Müdür Serap Hanım’ın odasında yediği terlik tokadı bile onu yıldırmazdı. "Ben Gözde'yi korurum!" diye bağırırdı her seferinde, yanakları kızarmış, gözleri ışıl ışıl.
Yetimhanenin günlük rutinleri monotondu. Sabahları erken kalkış, bayat ekmek ve peynirden ibaret kahvaltılar, okul. Sonra yeniden yetimhaneye dönüş, ödevler, bahçede oynanan birkaç oyun ve erkenden yenen akşam yemeği. Ancak Gözde ve Baran için, bu rutin içinde kendi küçük, gizli dünyaları vardı. Yatakhanenin en köşesindeki ranzaları, gece fısıldaştıkları sırların şahidiydi.
"Polis olacağım ben, biliyor musun?" diye fısıldamıştı Baran, ay ışığının odaya sızdığı bir gece. "Hem de en cesur polis. Kötü adamları hapse atacağım, herkesi koruyacağım."
Gözde, ranzasında dönmüş, Baran’ın gözlerine bakmıştı. "Neden polis olmak istiyorsun ki?"
Baran, gözlerini tavana dikmişti. "Annem ve babam yok... Bence onları kötü adamlar aldı. Ben de herkesi koruyup, bir daha kimsenin annesiz babasız kalmamasını sağlayacağım." Sonra Gözde’ye döndü, minik eliyle Gözde’nin saçlarını okşadı. "Seni de koruyacağım Gözde. Kimse sana bir daha zarar veremeyecek."
O anda Gözde’nin kalbinde, polislik, sadece bir meslek olmaktan çıkıp bir umuda dönüşmüştü. Baran’la aynı hayali kurmak, ona bu koca, korkunç dünyada tutunacak bir dal vermişti. "Ben de polis olacağım," diye fısıldamıştı o gece, Baran’ın sözlerine eşlik eden ay ışığıyla aydınlanan odada. "Seninle birlikte." Bu, ikisinin de en büyük sırrı, en büyük sözü olmuştu.
Birbirlerine yazdıkları küçük notları vardı. Eski, yıpranmış bir defterin yapraklarına çizdikleri komik resimler, "Gözde + Baran = Sonsuza dek" yazıları… Her bir not, yetimhanenin kasvetini bir an olsun unutturan birer güneş ışınıydı. Baran, yetimhanenin dışındaki hayatı daha çok merak ederdi. Pencerelerden görünen arabaların markalarını sayar, "Büyüyünce böyle bir arabam olacak," derdi. Gözde ise dışarıdan çok, Baran'ın koruyucu kolları arasında kalmayı isterdi. Onun dünyası, Baran'la sınırlıydı.
Günler, haftaları kovaladı. Gözde ve Baran, yetimhanenin bahçesinde, hayallerini fısıldayarak büyüdüler. Dokuz yaşlarındaydılar şimdi. Baran, Gözde'den bir yaş büyüktü ve aralarındaki yaş farkı giderek daha az önemli hale geliyordu. Baran, artık Gözde'nin elini daha uzun süre tutuyor, gözlerinin içine daha derin bakıyordu. Masumiyetle yoğrulmuş çocukluk aşkları, yetimhanenin dar koridorlarında büyüyen gizli bir bahçe gibiydi.
Bir öğleden sonra, bahçede top oynarlarken, yetimhanenin katı ve genelde suratsız müdiresi Serap Hanım’ın sesi duyuldu. "Baran Ata! Derhal odama gel!" Sesi keskin ve netti.
Baran, topu yere bıraktı. Gözde’ye baktı, kaşları çatılmıştı. "Ne oldu acaba?"
Gözde’nin kalbi yine sıkıştı. Serap Hanım’ın sesi, hep kötü haberlerin habercisiydi. Baran’ın elini sımsıkı tuttu. "Bana söz ver, hemen geleceksin."
Baran gülümsedi. "Söz veriyorum, uçarak geleceğim!" Ve hızla binanın içine daldı.
Gözde, yetimhanenin basamaklarına oturmuş, güneşin batışını izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı. Serap Hanım’ın odasından gelen hafif sesler vardı ama ne konuştuklarını duyamıyordu. İçinde tuhaf bir huzursuzluk büyüyordu. Baran neden bu kadar gecikmişti?
Yaklaşık bir saat sonra, Baran, odaya yavaşça geri döndü. Adımları ağır, omuzları düşmüştü. Gözde'nin yanına oturduğunda, gözleri kıpkırmızıydı. Burnunu çekiyordu.
Gözde'nin boğazına bir yumru oturdu. "Ne oldu Baran? Neden ağlıyorsun?"
Baran, Gözde’ye döndü. Yüzü bembeyazdı. "Ben… Ben gidiyorum, Gözde." Sesi zar zor duyuluyordu. "Serap Hanım… Yeni bir ailem olduğunu söyledi. Beni alacaklar."
Gözde’nin dünyası, yetimhane duvarlarının dışındaki o sonsuz boşlukta kayboldu. Baran’ın sözleri, buz gibi bir nehrin kalbinden akıp geçmesi gibiydi. Yetimhanenin en soğuk duvarları bile o an hissettiği kadar buz kesmemişti. "Gidiyor musun? Nereye?" dedi Gözde, sesi inanamayarak fısıldıyordu.
Baran, gözyaşları içinde Gözde’nin elini tuttu. "Bilmiyorum… Ama gitmek istemiyorum. Seni bırakmak istemiyorum, Gözde." Küçük avuç içindeki gözyaşları, Gözde’nin derisine sızıyordu. İki çocuk, birbirine sımsıkı sarıldı. Baran, Gözde’nin kulağına eğildi: "Seni asla unutmayacağım. Bir gün geri geleceğim, söz veriyorum." Fısıltısı, rüzgarda kaybolan bir dilek gibiydi.
Bir araba sesi duyuldu bahçede. Siyah, parlak bir arabaydı. Yetimhanenin önünde durdu. Serap Hanım, kapıda belirdi, yüzünde nadir görülen bir tebessüm vardı. "Baran, ailen geldi. Hadi bakalım, bavulun hazır."
Baran, Gözde’den ayrılmak istemiyordu. Gözde de onu bırakmak. Ama Serap Hanım’ın kararlı sesi, bu çocukça direnişi kırmıştı. Baran, son bir kez Gözde’ye sarıldı. Sonra geri çekildi, göz göze geldiler. Baran’ın gözlerinde gördüğü o tarifsiz hüzün, Gözde’nin içini parçalıyordu. Yavaşça kapıya doğru yürüdü, sonra aniden durdu, arkasına döndü. Gözde, yetimhanenin eski kapısında donakalmış, titreyen elleriyle kapı pervazını kavramıştı. Baran, el salladı. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı. "Söz veriyorum, Gözde!"
Ve sonra, siyah arabanın kapıları kapandı. Araba, yetimhanenin tozlu yolundan yavaşça uzaklaştı, Baran’ın silueti giderek küçüldü. Gözde, gözyaşları içinde cama yapışmış, küçücük bedeni titreyerek onun giden siluetini izlemişti. O an, sadece bir ayrılık değil, iki küçük ruhun kaderinin de birbirinden koptuğu, masumiyetin son perdesinin kapandığı andı.
İki hafta sonra, Gözde de evlat edinildi. Yeni bir şehir, yeni bir aile… Adana’nın sıcak sokakları, soğuk yetimhane odalarının yerini almıştı. Yetimhanenin tozlu anıları, kalbinin derinliklerine gömülse de Baran'ın o son sözü zihnine kazınmıştı: "Söz veriyorum, geri geleceğim." Yıllar geçtikçe, bu söz hem bir umut, hem de hatırlamaktan korktuğu bir yara izine dönüşecekti.