& Defne’nin Gözünden &
Alarmın tiz sesi kulaklarımı yırttığında gözlerimi araladım. Soğuk bir nefes gibi üzerime çöken sabah, yine ölmeden uyanmama izin vermişti. Ölmek için her gece Allah’a yalvarmama rağmen, yaşamaya mecbur bırakılan bir mahkûm gibi kalkıyordum. İki aydır nefes alıyor olsam da bir ölüden farksızdım. Kaçırıldığım o günden beri her şeyim alınmıştı; özgürlüğüm, umutlarım, hatta insan olduğumu hatırlatan duygularım.
Merak edenim yoktu. Arkamda beni arayacak bir aile, ismimi anacak bir anne ya da baba bırakmamıştım. Kimsesizliğim, bu insanların işine gelen tek şeydi. Beni satın alıp bu dört duvarın arasına hapsetmeleri kolay olmuştu çünkü kimse kaybolduğumu fark etmedi.
Yataktan kalktığımda gözlerim odayı taradı. Bir dolap, iki yatak, iki komodin… Soğuk, kasvetli bir oda. Yatağın diğer ucunda sessizce uyuyan oda arkadaşım vardı. O da benim gibi kaçırılmıştı. O da bu malikaneye satılan kızlardan biriydi. Çocukluğunun son kırıntılarını uykusunda kaybederken, yüzündeki yorgunluk her şeyi anlatıyordu.
Yatağımı düzeltmeye başladım. Ne için, neden, kime… bilmiyordum. Belki de tek yapabildiğim buydu; yaşadığımı hatırlatacak küçük, anlamsız hareketler. Ne var ki burada hiçbir şeyin anlamı yoktu.
Elif yavaşça doğruldu, gözlerini ovuşturduktan sonra bana dönüp gülümsedi.
“Günaydın,” dedi ince sesiyle.
Saatin ibrelerine kaydı bakışım. Kalbimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışarak kısa ve net konuştum.
“Çabuk ol, beş dakikaya aşağıda olmamız gerekiyor.”
Elif hemen başını salladı.
“Tamam, kalkıyorum,” dedi ve aceleyle yatağından çıktı. Onun sessizliği, benim içimdeki fırtınalara her zaman zıt düşmüştü. Sakin, uysal, kimseye yük olmayan bir kızdı. Benimle aynı yaştaydı; ikimiz de yirmiydik. Ama ikimizin de gençliği burada, taş duvarların arasında boğuluyordu. Bazı kızlar vardı ki… Onların hali çok daha beterdi. Ağlayarak, bağırarak direnmeye çalışmışlardı ilk günlerde. Sonra sesleri bir bir kesildi. Burada en tehlikeli şey, sesini yükseltmekti.
Dolabın karşısına geçtim. Kapaklarını ağır bir sesle araladım. İçinde birbirine benzer kıyafetler vardı. Ellerimle hızlıca karıştırıp bir kazak ve pantolon seçtim. Onları alırken soğuk bir titreme geçti içimden. Her gün aynı döngü, her gün aynı belirsizlik… Ölümü dilerken yaşamanın acısını taşımak.
Elif de sessizce giyinmeye başladı. Başını eğmiş, tek bir söz söylemeden üzerini değiştiriyordu. Yan yana, iki gölge gibi hazırlandık. Sonra kapıya yöneldik. Sessizliğimizin içinde yankılanan tek şey kalbimin atışlarıydı.
Aşağıya inmek üzere basamaklara adım attığımızda, malikânenin soğuk duvarları bizi karşılamaya hazır bekliyordu. Her iniş, kendi celladına biraz daha yaklaşmak gibiydi.
Aşağıya indiğimizde ağır ahşap masanın etrafı çoktan dolmuştu. Kızların çoğu oturmuş, fısıldaşarak gülüşüyordu. Kahkahalarından yükselen o yapmacık neşeyi duyduğumda içimdeki öfke biraz daha büyüdü. Onlar mutlu değildi, biliyordum. Sadece böyle davranarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Benim yapamadığım buydu. Dudaklarım sıkılı, yüzüm asık oturdum. Gülmeyi çoktan unutmuştum.
O sırada masaya adımlarını duyduğumuz biri yaklaştı. Duruşuyla, bakışlarıyla herkesin üzerinde gölge gibi dolaşan kadın: Sultan. Bu malikanenin bir numaralı kadınıydı. Kızları idare eden, onların nefes alıp vermesini kontrol eden kişiydi. Çelik gibi sertti.
“Bugün kim müsait?” dedi yüksek ama soğuk bir sesle.
Masada bir uğultu yükseldi. Sessizlikten sonra gelen bu soru, hepimizin kalbine iğne gibi saplanırdı. Sultan’ın bakışları tek tek yüzlerimizde gezindi.
Kızlardan biri elini yarım kaldırdı, sonra cesaret toplayıp konuştu.
“İş mi çıktı?” diye sordu titrek bir sesle.
Sultan’ın dudaklarında küçümseyici bir kıpırtı belirdi.
“Evet. Özel bir müşteri.”
Masadaki bazı kızların gözleri ışıldadı. Çünkü onlar için bu, çıkış yolu gibiydi. Pahalı müşterilerle gittiklerinde, üzerlerine para yağardı. Kızlar buna kendi rızalarıyla giriyordu belki, zorlanmıyorlardı. Ama ben… Asla.
“Tamam, hadi çıkalım,” dedi Sultan, sesi hala keskin ve otoriter.
Gülerek kalktılar. Diğer kızlar da peşinden gittiler, kahkahaları koridor boyunca yankılandı.
Elif’e baktım, gözlerinde o sakin ama anlayışlı ifade vardı. Dudaklarımı kıstım ve sessizce fısıldadım:
“İğrenç.”
Elif başını salladı, sessiz ama kesin bir sesle karşılık verdi:
“Haklısın.”
Masadaki yüzlere baktım sonra. Onlar benim aksimeydi. Her sabah makyajlı, kusursuz giyimli otururlardı. Kıyafetleri sadece mahrem yerlerini kapatıyor, dikkatleri üzerine çekmek için tasarlanmış gibiydi. Her biri mükemmel, hazır, görünüşleriyle hayatta kalmayı öğrenmişti.
Ben ise tam tersiydim. Göz altı torbalarım, ağlamaktan şişmiş ve koyulaşmıştı. Saçlarım bakımsız, her gün aynı kıyafetleri giyiyordum. Boran’ın fark etmesini istemiyordum. Gözlerden uzak, gölgelerde yaşamak… Bu benim seçimimdi. Sessizlik ve görünmezlik, hayatta kalma stratejim olmuştu.
Kendi dünyamda bir adım geri çekilip, onların renkli, gösterişli hayatlarını izledim. Masada gülüşleri ve parlayan gözleri, benim içinde kaybolduğum karanlığımı daha da derinleştiriyordu. Ama gölgeler, benim gerçek alanımdı. Orada özgürdüm, kimse bana dokunamıyordu.
Masaya doğru hızlı adımların sesi duyuldu. Başımı kaldırdım ve birinin içeri girdiğini gördüm. Adamın yüzünde her sabah gördüğüm o emir veren ciddiyet vardı.
“Merhaba kızlar,” dedi Adem, sesi odada yankılandı. Her sabah yaptığı gibi, işleri söylemek için gelmişti. Ama işler her daim değişirdi; her gün yeni bir görev, yeni bir korku, yeni bir sınav.
Gözleri bir anda benim gözlerime takıldı. Kalbim sıkıştı, nefesim hızlandı. Hemen gözlerimi kaçırdım, yokmuş gibi yaptım. Fark edilmek isteyeceğim en son şeydi bu.
Ama Adem pes etmedi. Adımı anmadan önce sesini yükseltti:
“Hey sen, kızıl saçlı!”
Burada tek kızıl saçlı olduğumu bildiğim halde duymazlıktan geldim. Sessiz kaldım, bakışlarımı masanın kenarına sabitledim.
Adem öfkeyle bağırdı:
“Sana diyorum!”
O an bedenim titredi, korku vücudumu sardı. Gözlerimi ona çevirdim. Gözleri… delice bakıyordu. Her tarafımı tarayan, her hareketimi ölçen o bakışlar.
“Buraya gel,” dedi, sesi emri zorlayan bir toklukta.
Ayağa kalkmak istemedim. Ayaklarım sanki yerden kesilmişti, hareket edemiyordum. Ama Adem’in gözlerinin delice bakışı, bana tek bir seçenek bırakmıştı: gitmek.
Titreyerek, korkudan adımlarımı yavaşça attım ve adamın yanına gittim.
Adem bana sert bir bakış attı, kaşlarını çattı.
“Bu kılık kıyafet de neyin nesi?” dedi.
Gözlerimi kaçırarak, sessizce ve titreyerek cevap verdim:
“Anlamadım.”
Adem dudaklarını sıktı, sesi kalınlaşarak çıktı:
“Kızıl, hâlâ buranın kurallarına alışamadın mı?”
O an tüm korkuma rağmen dudaklarımı sıktım ve sert bir sesle söyledim:
“Ben buranın kurallarına alışmak istemiyorum. Siz de hâlâ anlamıyorsunuz… Diğer kızlar gibi değilim!”
Adem’in gözleri daha da delice parladı. Sesini kalınlaştırarak bir emir gibi söyledi:
“Olmak zorundasın.”
Bir an sessizlik oldu. İçimde bir umut ışığı belirdi, ama kısa sürdü.
“Asla… Anladın mı?” dedim, gözlerimde isyanla.
Adem öfkeyle elini kaldırdı ve bana tokat attı. Yüzümden yansıyan acıyı hissettim, burnumun içinde sıcak bir tat.
“Olacaksın, yoksa ömrün boyunca burada çürürsün. Bu arada patron çürük malları genelde ortadan kaldırır,” dedi, sesi acımasız ve katı.
Sonra bir emir sesi yankılandı:
“Süleyman!”
“Buyurun, Adem Bey!” dedi.
Adem gözlerini Süleyman’a dikti, keskin bir emirle:
“Hücreye atın!”
Süleyman ani bir hareketle kolumdan tuttu. Dengesiz bir şekilde sarsıldım.
“Bırak beni! Oraya gitmek istemiyorum!” diye bağırdım, sesim koridorun taş duvarlarında yankılandı.
Ama Süleyman tutuşunu daha da sertleştirdi. Elindeki güç neredeyse kemiklerime ulaşıyordu. Panik içinde yerlere vurmaya başladım; tekmelerim ve yumruklarım boşluğa çarptı ama direncim biraz olsun bana güç verdi.
Süleyman hâlâ bırakmadı, o yüzden bütün gücümle bir hamle yaptım ve kasıklarına vurdum. Adam acıyla gerildi, nefesi kesildiği için bir an duraksadı. O anı kaçırmadım.
Merdivenlere doğru fırladım, nefesim kesik kesik çıkıyordu. Hızla adımlarımı attım, ellerim duvarlara çarparak hızımı dengeledi. Her adımda kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
İkinci kata geldiğimde gözlerim hızlıca etrafı taradı. Hızla bir odaya daldım, nefesimi kontrol etmeye çalışarak kapıyı kapattım.
Odaya bakarken ellerim titriyordu. Karanlıktı, nefes almak bile zor geliyordu. Parmaklarımı duvarın düğmesine uzattım ve ışığı açtım. Soğuk ampul titrek bir ışık yaydı, odanın her köşesini görünür hale getirdi.
Odanın içine adım attım. Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu. Gözlerim hemen yatağa takıldı. Yatak tek başına odanın ortasında duruyordu, ama başlığı dikkat çekiciydi: Zincirler sarkıyordu, metalin soğukluğu ışığın altında parlıyordu. Yanında kırbaç… dudaklarımı zorla kapattım, sessiz bir nefes almaya çalıştım.
Odaya tamamen baktım; duvarlar koyu renklerle kaplanmış, ağır perdelerle karartılmıştı. Yerde yumuşak bir halı vardı ama halının üstünde ve çevresinde farklı ebatlarda aletler, zincirler, kemerler… Sanki her şey tek bir amaç için yerleştirilmiş gibiydi. Oda, bir tür seks odasıydı, ama burada cinsel yakınlık değil, kontrol ve korku vardı. Işıkta metalin ve deri malzemelerin parlaklığı gözlerimi kamaştırdı.
Odanın içinde gözlerim her köşeyi tararken bir detay fark ettim: duvarın köşesinde küçük, gizli bir kapı vardı. İlk bakışta dikkat çekmiyordu; karanlıkla neredeyse bütünleşmişti. Parmaklarımı titreyerek kapıya uzattım ve hafifçe araladım.
Kapıdan ince bir ışık sızıyordu, ama asıl dikkatimi çeken sesler oldu. Hafif, boğuk inlemeler…
Nefesimi tutarak, kapıyı bir santim daha ittim. Gözlerim, loş bir şekilde aydınlatılmış geniş bir banyoda odaklandı. Ortada, devasa bir mermer küvet vardı. Ve içinde... İçinde iki kişi vardı.
Kadın, küvetin kenarına doğru yaslanmıştı, başı arkaya atılmış, gözleri kapalı. Yüzünde saf bir haz ifadesi vardı. Erkek ise... Erkek, sırtı bana dönük olarak, onun üzerine eğilmişti. Omuzları ve sırtı, ıslaklıkta parlayan inanılmaz derecede güçlü kas kütlesiyle kaplıydı. Koyu, ıslak saçları boynuna yapışmıştı.
Sonra, kadının inlemeleri yoğunlaştı ve erkek başını hafifçe çevirdi.
O an, arkamdan derin ve soğuk bir erkek sesi geldi:
“Çok mu dikkat çekici?”
Birden irkildim ve arkama döndüm. Karşımdaki gözler… soğuk, sert ve tehditkâr. Daha önce uzaktan görmüştüm onu, ama şimdi yanı başımda duruyordu. Boran Karasoy.
Kekelemeye başladım, sesim titrek ve neredeyse duyulmaz:
“Şey… ben…”
Boran adımını attı, bakışlarıyla beni süzdü, acımasız ve iğrenerek. Sanki üzerimdeki her şeyi tartıyor, yargılıyor gibiydi.
“Adın ne?” diye sordu, sesi derin ve soğuk.
Kelimeler boğazımda düğümlendi, ama zorla kendimi toparladım.
“Özür dilerim… buraya girmemem gerekiyordu. Ben… sadece birisinden kaçtım.”
Boran gözlerini hiç kırpmadan süzdü beni, bir an bile kaçırmadı. Korku ve nefret karışımı bir his içimi sardı. O iğrenç bakışlar… üzerime yapışmış gibiydi.
Boran bir adım daha attı, ben geri adım attım. Vücudum duvara çarptı, nefesim kesildi. Yine de gözlerimden korku okunmasın diye dimdik durmaya çalıştım.
Boran bana yaklaştı, elleri çenemi tuttu, sıkıca ama acı vermeyecek şekilde. Bakışları hâlâ keskin, sesi alçaldı ama hâlâ tehditkârdı:
“Adın ne?”
"Gölge," diye fısıldadım, sesim titreyerek. Gerçek adımı bu adamdan saklamak, kendime ait son şeyi korumak gibi hissediyordum.
Ama Boran'ın eli, çenemi daha da sıktı, acıyla gözlerim kısıldı. "Gerçek adın ne?" diye gürledi, sesi odanın sessizliğinde bir yıldırım gibi çaktı.
"Defne," diyebildim sonunda, acıya daha fazla dayanamayarak.
Bu sefer iyice eğildi, yüzü benimkine o kadar yakındı ki nefesinin sıcaklığını hissedebiliyordum. Gözleri, bir avcınınkini andırıyordu. "Şimdi o ağzını iyice aç ve aletimi yala!" diye emretti, her kelimesi bir tokat gibi yüzüme çarpıyordu.
Gözlerimi korkuyla açtım. Kalbim deli gibi çarpıyor, midem bulanıyordu. "Ben... ben yapamam," diye kekeledim, gözlerimde yaşlar birikmeye başlamıştı. "Diğer kızlar gibi değilim."
"Yapacaksın!" diye hırladı, öfkesiyle yüzümü geriye itti. "Senin bedenin bana ait, anladın mı?"
"Hayır, lütfen," diye yalvardım, sesim boğuk bir çığlığa dönüşüyordu. "Böyle bir şey istemeyiniz."
Aniden, serbest eli kazağımın üzerine, göğsüme uzandı. Avucu, mememi kavradı ve acıtacak kadar sert bir şekilde sıktı. Bir çığlık attım. "Dolgunmuş," diye mırıldandı, sesinde iğrenç bir takdir vardı. "En sevdiğim."
"Lütfen," diye inledim, artık dayanamayacak hale gelmiştim.
Kulağıma eğildi, sıcak nefesi tenimi yakıyordu. "Lütfen ne?" diye fısıldadı alaycı bir tonda.
"Lütfen bırak gideyim," diye yalvardım, son bir umutla.
"Neden gitmene izin vereyim?" diye sordu, sesi tehlikeli bir yumuşaklıkla. Aynı anda, eli kazağımın altına kaydı. Soğuk parmakları doğrudan çıplak tenime değdi. Bir irkildim. Başparmağı, meme ucunun üzerinde acımasızca dolaşıyor, onu sertleştiriyordu. Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı, nefesim kesiliyordu. İçimdeki korku, katlanarak artıyordu.
Boran geri çekildi, gözleri üzerimde kayıyordu. "Yatağa geç!" diye emretti, sesi oda kadar soğuk ve kesindi.
"Lütfen," diye yalvardım, sesim titreyerek, "Benden böyle bir şey istemeyiniz."
"Yatağa geç," diye tekrarladı, bu sefer sesindeki tehdit daha belirgindi. Hiçbir kaçış yoktu. Yatağa doğru sürüklenir gibi yürüdüm ve oturdum.
"Kazağını çıkar," dedi, bakışları hâlâ üzerimdeydi.
Gözlerim, odanın diğer tarafına, küvetteki çiftin şekillerine kaydı. Onlar orada, açıkça sevişiyorlardı ve Boran burada, benimle... Bu olamazdı. Bu kadar aşağılanamazdım. Ama korku, her direnç damarımı felç ediyordu. Ellerim titreyerek kazağımı başımın üzerinden çıkardım. Soğuk hava, çıplak tenimi ürpertti. Boran'ın bakışları, dolgun memelerime kaydı. Yüzünde, sahiplenicı bir ifade vardı.
"Pantolonunu çıkar," diye bir sonraki emri verdi.
Nefesim kesiliyordu. Yatağın kenarında, sadece külotumla oturdum. Utanç, yanaklarımı yakıyordu.
"Ayağa kalk," dedi.
Ayağa kalktım. Bacaklarımın titrediğini hissedebiliyordum.
"Sırtını dön," diye devam etti.
Yavaşça sırtımı döndüm. Onun bakışlarının sırtımda, kalçalarımda gezdiğini hissediyordum. Sonra, yaklaştığını duydum. Elleri, popoma dokundu. Sert, keşfedici bir dokunuştu.
"Sıkı ve fit bir vücudun var," diye mırıldandı, sesinde bir takdir vardı, ama bu iğrenç bir şekilde sahiplenicıydı. "Kızıl, kendine iyi bakıyorsun."
Sonra, beni aniden kendine çevirdi. Elleri, memelerimi kavradı, yoğurdu. Acı ve iğrenme karışımı bir ses çıkardım. Yüzünü boynuma yaklaştırdı, derin bir nefes aldı.
"Çok güzel kokuyorsun," diye fısıldadı kulağıma, sesi karanlık ve vahşi. "Bu farklı bir koku."
"Lütfen," diye soluduktan sonra kelimeler boğazımda düğümlendi, "Ben bakireyim. Diğerleri gibi değilim."
Boran, beni aniden ve sert bir hareketle kendine çevirdi. Gözlerinde inanmazlık ve küçümseme vardı. "Ne bakiresi be?" diye homurdandı, sesi alaycı bir tonda.
Gözlerimden sızan yaşlar artık yanaklarımdan aşağı süzülüyordu. "Ben bakireyim," diye tekrarladım, sesim hıçkırıklarla titreyerek. "Bunu yapamam. İstemiyorum."
Boran iyice yaklaştı, yüzü benimkine o kadar yakındı ki nefesimiz birbirine karışıyordu. "Seni, bakire olduğunu bile bile, niye bana yolladılar öyleyse?" diye sordu, sesi tehlikeli bir yumuşaklıkla.
"Kimse beni size yollamadı," diye ağlayarak ısrar ettim. "Az önce de söylemiştim. Ben birisinden kaçıyordum."
Utanç ve çaresizlik içinde, gözyaşlarımı tutamıyordum. Boran, bir anlığına dondu, sonra cebinden telefonunu çıkardı. Gözleri hâlâ benim yüzüme kilitlenmişken, hızlıca bir numara çevirdi. Telefonu kulağına götürdü.
"Kız nerede?" diye sordu, sesi keskin ve emrediciydi.
Telefonun diğer ucundan, hızlı ve öfkeli bir ses yükseldi. Anlayamadığım bir dildi. Ama birkaç kelime... Rusça'ya benziyordu. İçimde bir şey ters gidiyordu. Bu adam, Boran Karasoy, Türk değil miydi? Ya da burada Rusça konuşan biri ne arıyordu? Kafam allak bullak olmuştu.
Boran, bir süre daha dinledi, yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sonra telefonu aniden kapattı. Gözlerini bana dikti.
"Ne zamandan beri burada çalışıyorsun?" diye sordu, sesi şimdi daha sakin, ama daha da ürkütücüydü.
"İki... iki ay olacak," diye kekeledim, gözyaşlarımı silmeye çalışarak.
Boran, üzerimdeki her titremeyi, her korku dolu bakışı kaydedercesine iyice baktı. "İki aydır burada ne yapıyorsun?" diye sordu, sesi bir sorgu yargıcı kadar soğuk ve mesafeliydi.
Gözlerimi ondan kaçıramıyordum. "Sadece hizmet ediyorum," diye fısıldadım, sesim hâlâ hıçkırıklarla boğuktu. “Başka bir şey değilim."
"Kaç yaşındasın?" diye sordu bir sonraki soruyu, konuyu değiştirircesine.
"Yirmi," diye cevapladım. Yaşımın bu durumda ne önemi vardı ki?
"Kimden kaçıyordun?" diye ısrar etti, gözleri beni delip geçiyordu.
Soruları anlamsız ve tehlikeli geliyordu. Neden bunları soruyordu? Ama içimdeki bir ses, ona karşılık vermem gerektiğini söylüyordu. Belki de... belki de anlarsa, bırakırdı. Ya da daha da kötüsünü yapardı. Ama susmanın daha tehlikeli olduğunu hissediyordum.
"Adem Bey'in dediğini yapmadığım için hücre cezası yedim," diye mırıldandım, gözlerimi yerden ayırmadan. O karanlık, nemli, fare dolu hücreyi hatırlamak bile midemi bulandırıyordu.
Boran'ın kaşları hafifçe kalktı. Şaşırmış görünüyordu, hatta belki de bir anlığına ilgilenmişti. "Ne istedi senden?" diye sordu, sesindeki ton biraz daha yumuşamıştı, ama yine de tehditkâr duruşundan hiçbir şey kaybetmemişti.
Derin bir nefes aldım. Bu, en zor kısmıydı. "Ben... diğer kızlar gibi değilim," diye başladım, sesim titreyerek. "Bu da onu rahatsız etti. İstediği şeyi... yapmayı reddettim."
Boran'ın dudaklarında belli belirsiz, acımasız bir gülümseme belirdi. "Evet," diye onayladı sakin bir sesle. "Farkındayım." Sonra, asıl önemli soruyu sordu: "Peki, seni hücreye götürenden nasıl kaçtın?"
Bu soru, en beklenmedik anda gelmişti. O anı düşündüm. O karanlık koridorda, kolumu kavrayan bekçinin pis kokusu... Öfke ve çaresizlik, o anda bana bir güç vermişti. Gözlerimi Boran'a kaldırdım, içimde garip bir cesaret belirmişti.
"Kasıklarına vurdum," dedim, sesim artık daha net ve daha sert çıkmıştı.
O anda, Boran'ın yüzündeki ifade tamamen değişti. Şaşkınlık ve o küçümseyen bakış yerini, saf, filtresiz bir ilgiye bırakmıştı. Gözleri, üzerimde daha dikkatli geziniyordu, sanki beni ilk kez görüyormuş gibi. Bu sefer, sadece bir kurban ya da bir eşya olarak değil, başka bir şey olarak.
Boran, bir süre daha üzerimdeki yeni keşfettiği ilgiyle durdu. Sonra, "Şimdi o aptallar seni arıyor mu?" diye sordu, sesi neredeyse kayıtsız, ama altında bir şeyler kıpırdıyor gibiydi.
"Lütfen," diye yalvardım, gözlerimde yeniden biriken yaşlarla, "Beni o hücreye geri koymalarına izin vermeyin." Bunu söyler söylemez saçmalığını fark ettim. Af dileyeceğim son kişi Boran Karasoy olmalıydı. Ama başka kime gidebilirdim?
Boran, başını hafifçe yana eğdi, yüzünde acımasız bir mantık ifadesi vardı. "Burasının sistemi ile ilgilenmem," dedi soğukça. "Ne ceza aldıysan, onu çekmelisin."
Bu kadar kolayca reddedilmek, içimdeki son umut kırıntısını da söndürdü. "Burasının sahibi siz değil misiniz?" diye çıkıştım, sesim çaresizlikle titreyerek. "Sözünüz geçmiyor mu?"
Boran'ın dudaklarında ince, alaycı bir gülümseme belirdi. "Ben sadece bu yerin sadık müşterilerinden birisiyim," diye düzeltti, her kelimeyi vurgulayarak.
Şaşkınlıkla ona baktım. Bu malikanenin, bu korku imparatorluğunun sahibinin o olduğunu sanıyordum. Herkes öyle söylüyordu. Ama şimdi... Müşteri mi? Bu, her şeyi daha da korkunç ve anlaşılmaz kılıyordu. Eğer o bile buradaki kurallara tabiyse...
"Ne fark eder?" diye ısrar ettim, gözlerimden sızan yaşları artık umursamadan. "Gücünüz fazla. İki üç kelimenize bakar. Ben... ben o hücrede kalmak istemiyorum."
Tam o anda, kapı sert ve iddialı bir şekilde çalındı. Gözlerim anında kapıya kaydı, içgüdüsel bir korkuyla. Boran, üzerimdeki dağınıklığı ve gözyaşlarımı süzerek, kısa ve net bir emir verdi: "Üstünü giyin."
Hiç tereddüt etmeden, titreyen ellerimle yere düşen kazağımı ve pantolonumu kapıp hızla giyindim. Kumaş, hâlâ ürpermiş olan tenime soğuk ve yabancı geliyordu. Tam giyinmiştim ki Boran, tok ve otoriter bir sesle, "Girin," dedi.
Kapı açıldı ve içeri, başı öne eğik, bakışları yerde iki kişi girdi. Öndeki adam, Boran'a hiç bakmadan, neredeyse titreyen bir sesle konuştu: "Efendim, bir yanlışlık olmuş olmalı. Özür dileriz."
Ama benim gözlerim, adamın hemen yanındaki kıza kaydı. Kalbim yerinden oynayacakmış gibi oldu. Bu kızı daha önce bir kaç kez görmüştüm. Demek ki Boran için o ayarlanmıştı. Ben ise sadece bir yanlış anlaşılma, bir hataydım. Bu düşünce, içimde garip bir rahatlama ve aynı zamanda daha derin bir aşağılanma hissi uyandırdı.
Boran, yerinden bile kıpırdamadan, sesini yükseltmeden, odayı titreten bir güçle konuştu: "Adem'i buraya çağır."
Adam, hemen, neredeyse sekiyormuş gibi bir hareketle başını salladı. "Tabii, Efendim." Hiç vakit kaybetmeden, sanki oradan uzaklaşmak için can atarcasına odadan çıktı.
Ortada sadece o kız kalmıştı. Boran'a, belirsiz ve korku dolu bir ifadeyle baktı. Sesizlik ağırlaşırken, o, neredeyse fısıldayarak sordu: "Ben... ben kalayım mı, yoksa gideyim mi?"
Boran'ın o buz kesen bakışları yavaşça yüzümde gezindi. Sanki en ince çatlaklarımı, en derin korkularımı ölçüp biçiyordu. Yutkundum. Nefesim sıkışmıştı. Sonra, hiç tereddüt etmeden, kıza döndü ve tek kelime etti: "Git."
Kız, bir gölge gibi, hiçbir tepki vermeden odadan süzülüp çıktı. Kapı onun arkasından kapanırken, içerideki sessizlik daha da boğucu bir hal aldı. Ben, olan biteni anlamaya çalışırken, kapı tekrar açıldı.
İçeri giren adamı görür görmez, kanım dondu. Adem. Onun yüzündeki o sinsi, kendini beğenmiş ifadeyi asla unutamazdım. Beni hücreye attıran, üzerimde bu sonsuz güç hissini taşıyan pislik.
"Boran Bey," dedi Adem, saygıyla eğilerek, ama sesinde her zamanki gibi bir kaypaklık vardı.
Boran, ona bile bakmıyordu. Gözleri hâlâ bana dikilmişti, ama bakışları artık farklıydı. Bir eşyayı inceler gibiydi. Sonra, hiç beklenmedik bir şekilde, Adem'e sordu: "Kaça satarsın?"
Adem şaşırmış göründü, bir anlığına tökezledi. "Anlamadım, efendim?"
Boran, nihayet başını çevirip Adem'e baktı. Sonra, eliyle beni işaret etti. "Kaça diyorum?" diye tekrarladı, sesi keskin ve sabırsız.
Ağzım açık kalmıştı. Dünyam başıma yıkılıyordu. Bu adam... bu adam beni bir mal gibi mi görüyordu? Fiyatı mı soruyordu? İçine düştüğüm bu karanlık çukur, sandığımdan da dipsizdi. Mide bulantısı ve yoğun bir aşağılanma hissi içimi kapladı.
Adem, bana şöyle bir baktı. Gözlerinde, bir eşyanın değerini hesaplarcasına soğuk bir değerlendirme vardı. "Açıkçası," dedi, dudaklarında hafif bir sırıtmayla, "Çok değerli bir şey değil. 10 bin dolar olur."
On bin dolar. Benim değerim, onun ağzında sadece bu kadardı. Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Öfke, utancımı bastırıyordu.
Boran, hiç duraksamadan başını salladı. "Tamam," dedi, sesi tıpkı bir kahve siparişi verir gibi sıradandı. "Bundan sonra bana aittir. Muhasebecimi arayın, parayı size aktarsın."
Adem, memnuniyetle başını eğdi. "Emredersiniz, Boran Bey." Bir an için gözleri tekrar bana kaydı, içlerinde küçümseyen bir zafer parlıyordu, sonra odadan çıktı.
Şimdi sadece ikimiz kalmıştık. Boran bana döndü. Yüzünde, az önceki alışverişe dair en ufak bir iz yoktu. Gözleri, derin, karanlık ve anlaşılmazdı.
"Git bavulunu hazırla," dedi, sesi alçak ve emredici. "Buradan gidiyoruz."