Alaz Kandaloğlu

1785 Words
Alaz Kandaloğlu Ben... Ben çocukluğu elimden alınmış, gaddar, insana ait hiçbir kırıntı olmayan biriyim. Karşımda herkesin korkarak konuşması, saygıdan çok dehşetle titremeleri benim için en önemli etkendir. Eğer senden korkarlarsa yaşatırlar, korkmazlarsa ezerler. Bu acımasız kuralı, bu kanlı gerçeği çok ama çok acı bir şekilde öğrendim. Gözyaşlarımla ıslanan çocukluk defterimde, en mutlu satırlar Rize’de, o köhne köyde, eski tahta bir evde yazılmıştı. Babam gariban biriydi. Annem ile kaçarak evlenmişler. Ne annemin ailesi sahip çıkmış ne de babamın ailesi. Yokluk içinde bir cennet kurmuştuk biz. O eski tahta evde mutlu, huzurlu yaşarken... kara dumanlar gibi köyümüze eşkiyalar inmiş. Milletin malına mülküne çöreklenmişler. Bir de anneme göz koymuşlar şerefsizler. Babam annemi korumak isterken o şerefsizlerin kör kurşununa denk gelmiş. Göğsünden fışkıran kan toprağa değil, benim çocuk kalbime akmıştı. O sıcaklık, o ölüm kokusu; hayatımın ilk gerçek travmasıydı. Can vermiş zavallı babam... Ardında darmadağın olmuş bir hayat ve gözü yaşlı bir kadın bırakarak. Babamdan sonra en yakın dostu, bizim için bir dağ olan Sinan Amca yardım ediyordu bize. Askerde bile unutmamıştı bizi. Ta ki o kara gün gelene kadar. Sinan Amca'nın cenazesi günü o kadar çok ağlamıştım ki... O toprağın kokusu, annemin hıçkırıkları ve omuzlarındaki tabutun ağırlığı... Hepsi birden boğuyordu beni. Artık yeryüzünde bize sahip çıkan, bizi koruyan, sırtımızı dayayabileceğimiz hiç kimse kalmamıştı. Zaten onun Şehit olduğunu duyduktan sonra başlamıştı köylünün zulümleri. Köylü: "Dul karı, defol buradan!" Köylü: "Kocanın başını yedin, bizim kocalarımızın da başını yeme!" O günü, o çaresizliğin ve nefretin havada asılı kaldığı anı, ne ben ne de annem unutabildi. Sinan Amca'nın cenazesi günü benim hayatım tamamen değişti. Ben yerde, sivri kenarlı, soğuk bir taşın üzerinde hüngür hüngür ağlarken, yanıma o şanlı, o kutsal formalı bir asker yaklaştı. Asker :"Evlat," dedi. Sesi, fırtınadan sonraki ilk sakinlik gibiydi. Kafamı kaldırdığımda uzun boylu, Heybetli bir adamdı. Güneşi de arkasına almıştı, öyle parlıyordu ki gözlerim kamaştı. Asker: "Ağlamak sana hiç yakışıyor mu?" Asker: "Bak Sinan şehit oldu. O ölmedi. O hep yaşayacak." Bunu söylerken gözlerindeki gurur, benim içimdeki acıyı bir anlığına dindirdi. O an çocuk aklımla sormuştum: Alaz : "Nasıl?" O da o üniformalı asker de geldi yanıma, tıpkı benim gibi oturdu. Toprağın soğukluğunu, onun ceketindeki madalyaların metalik hissi bastırdı. Oğuz Sancar: "Şöyle... Senin adın Alaz değil mi? Ben de Oğuz Sancar." Alaz : "Evet abi. Alaz. Ama siz nereden biliyorsunuz ki beni?" Oğuz Sancar: "Sadece ben değil, bütün Ekip biliyor senin kim olduğunu." Alaz : "Ekip mi?" diye sordum. Sahi beni nasıl bilirdi ki? O an kurduğum hayaller bile cılız kaldı. Oğuz Sancar: "Evet. Sinan amcan seni öyle bir heybetli anlattı ki... Gözlerinde öyle bir ateş gördüm ki... 'Bana yardım edeceksin. Bu vatanın korunmasında çok büyük bir nefer olacak,' dedi." Alaz : "Nefer olmamı mı istiyor... ki?" Oğuz Sancar: "Evet." Anladım dercesine deli gibi kafamı salladım. Bu, benim küçücük, kırık hayallerime sığmayacak kadar büyük bir şeydi. Ben nasıl nefer olacaktım ki? Tekrardan bana baktı: Oğuz Sancar: "Peki Alaz isminin anlamı nedir bilir misin?" diye sordu bana. Alaz : "Yok, bilmiyorum abi," dedim. Derin bir iç çekip bana baktı. Oğuz Sancar: "Alev'dir aslanım. Alev. Alaz demek Alev demektir ve sen bu toprakların yakıp kavurucu Alevi olacaksın. Unutma evlat, bazen dünyayı temizlemek için yakmak gerekir." Ben anlamaz gözlerle ona baktım. O an söylediği her şey, kalbimin en derin yerinde bir söz olarak mühürlendi. İçimdeki acı, yavaş yavaş bir intikam ateşine dönüyordu. Oğuz Sancar: "Bir gün elbet yine karşılaşacağız evlat," dedi. Omuzuma hafif vurup gitti. O günden sonra bir daha asla görmedim onu. Ama o, gitmedi. Yüreğimde yanan o Alev'in ilk kıvılcımını çaktı. O gün, masumiyetim öldü; yerini soğuk, keskin bir kararlılık aldı. O günden sonra mahalledeki herkesin işkencesi arttı. Akşamları yatağa yattığımızda bir gram huzuru, bir damla güveni haram gördüler bize. Annem ninniler, türküler söylese de içimizdeki huzursuzluk hiçbir zaman geçmedi. Bağırışlar, çağırışlar artık gün geçtikçe daha çok şiddetleniyordu. Artık Annem korkudan tarlaya, tabana bile gidemez oldu. Evde bir yudum suyumuz dahi akıtmadılar. Göz göre göre bizi ölüme terk ettiler. Sadece yine gitmiyoruz, orada yine durduğumuzu görünce eve taş attılar. Annem artık daha fazla dayanamadı: Anne: "Buralarda durulmaz oğlum, gel gidelim," dedi. Elime bir parça eşya almadan, sadece üzerimizde bir kat elbise ile evden çıktık. O günü bir ben biliyorum, bir annem, bir de Allah. En ince ayrıntısına kadar... Kim bize yaptıysa, kim bize zulmettiyse... tek tek hepsinin özünü tek tek alacağım. İçmeye su değil, ya aldıkları nefesi bile boğazlarında bırakacağım! Bir cehennemden çıkınca diğer gittiğin Cennet olmuyormuş. İnsana orası buradan daha cehennemdi. Koca Temel, hayatımın, çocukluğumun en güzel, en masum köşelerini aldı benden. Koca Temel, Rize’nin en büyük mafya adamıydı. Annem kimseye ekmek, iş vermeyince kapısını çaldık, el mahkum tabii. Koca Temel: "Geçin başlayın. Anan mutfakta işe girsin, sen de buraları toparlarsın. Arada verdiğim işleri yaparsın," dedi. Daha yaşım ya dokuz ya on. Bana elini uzattı: "Allah razı olsun senden," dedi annem. Sonra anneme dönüp: Koca Temel: "Bu çocuk okula gidiyor mu?" diye sordu. Anne: "Yok, daha yazdıramadık beyim," dedi annem. O an dedim ki: Kurtulduk! Bu adam bizim kurtuluşumuz! Evet, okula yolladı beni ama ne yollama! "Sen küçüksün, sen çocuksun," diye beni okula yollardı. Hem de sağdaki soldaki ne kadar pis işleri varsa hep bana yaptırırdı. Çünkü 'çocuksun, sana bir şey olmaz, sana kimse bir şey demez'di. Bir keresinde Koca Temel, rakibinin küçük oğlunun bacaklarını kırmamı istedi. 'Oğlum yap sen, çocuklar düşerken kimse şüphelenmez,' dedi. Bir diğer sefer, bir tefeciden alacağı vardı. Gecenin bir yarısı beni o adamın evine soktu. Adam uyurken, yanındaki yorgana ve yatağa kan bulaştırmamı, 'sanki bir hayvan boğazlanmış gibi' göstermemi emretti. Amacı onu delirtmekti. On yaşımda, başkalarının kanını ellerimle temizledim, kanı yastıklara sürdüm. O kan kokusu hiç burnumdan gitmedi. Okul çantam, uyuşturucu ve tehdit mektupları taşımaktan haraca karıştığı için her daim kirlenmişti. Bir gün okul çantamın içine, beyaz bir torbanın içinde un gibi, şeker gibi bir toz (uyuşturucu) koydu. Koca Temel: "Bunu götür," dedi, "Şurada adam seni bekliyor, ona vereceksin." Ben de "Tamam" deyip çıktım yola. Biraz oynaya oynaya giderken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Oraya vardığımda adam çoktan gitmişti. Konağa geri döndüm. Koca Temel'in konağında o gün ben öyle bir dayak yedim ki, üç gün yataktan kalkamadım. Kemiklerim değil, ruhum kırılmıştı sanki. Diğer günler bunlardan daha beter geçti. Tek umudum okumaktı, başka da çarem kalmamıştı. Okulda bir öğretmenimiz vardı: "Okuyun çocuklar, okuyun ki zalime boyun eğmeyin!" derdi. Gel zaman git zaman, artık büyüdüm. Akıllı oldum. Koca Temel artık işlerini bana halletse de, beni nüfusuna aldı. Artık "oğlum" diye herkese tanıttı. Koca Temel'in hiçbir çocuğu olmamıştı. Ona göre ben, hem evladı hem de en sadık, en kullanışlı kölesiydim. Günlerden bir gün yine pis işlerinden birine gönderecekti beni. Alaz: "Tamam baba," dedim, çıktım yola. Cüzdanımı konakta unuttuğum aklıma gelince konağa geri döndüm. Yatak odama giderken Koca Temel ile Hamza'nın babasının konuşmalarını duydum. Hamza'nın kardeşi vardı, Hamza'dan 4 yaş küçüktü. 15 yaşındaki Menekşe'yi kendine karı edecekmiş! Hamza'nın babası tam bir şerefsizdi, kumarbazın tekiydi. Her gece alkol alıp gider, karısını, kızını, oğlunu sızana kadar döverdi. O pis adam, şimdi kendi kızını satıyordu. Ve biliyordum ki, Menekşe bu kirli adamın elinde ne ilkti ne de son olacaktı. Tıpkı daha önce Koca Temel'in aldığı, sırf kendi sapkın arzusuna boyun eğmedikleri için 'Arsız ve itaat etmiyor' bahanesiyle günahına girdiği birkaç genç kız gibi... Onları kullandıktan sonra sırf kendisinin arzu dolu adaletsizliği yüzünden kızları öldürmüştü. Genç bedenleri Rize'nin sularına gömdüğünü bizzat görmüştüm. O an odaya girip bağırdım: Alaz: "Lan! O daha çocuk! Siz ne dersiniz? Koca Temel! Sen kaç yaşındasın? 15 yaşındaki çocuğu karı edersin kendine haaa!" Koca Temel'in gözleri kısıldı, suratı öfkeyle kasıldı: Koca Temel: "Lan bok böcüğü! Dünkü bok bugün koktun mu?" dedi bana. Nevrim döndü o an. Yanında Hamza'nın babası da sırıtarak atıldı: Hamza'nın Babası: "Ben alacağım. Başlık parasına bakarım! Sen kimsin de karışıyorsun?" O an, tüm o birikmiş öfke, tüm o acı, tüm o çocukluğumun kanı beynime sıçradı. Babamın gözlerindeki son umut, Menekşe'nin korkusuyla birleşti. O an, belimdeki silahı çıkarıp tereddüt bile etmeden, sanki bir böceği ezer gibi Hamza'nın babasını tek kurşunla öldürdüm. O şerefsizin cansız bedeni, odanın ortasına yığılırken, Menekşe'nin kurtuluşunun ilk adımı atılmıştı. Karşımda masada oturan Koca Temel ise silahına uzanacakken en hızlı ve en kesin şekilde elini vurdum. Elinin acısıyla ayağa kalktı. Koca Temel heybetli bir adamdı, vurduğunda karşısındakini yere sererdi. Koca Temel: "Lan it! Yediğin kaba mı pisliğin lan!" diye kükredi. Alaz: "Yok! Kendi adaletimi kuruyorum artık! Alaz Kandaloğlu'nun hükümdarlık devri başlayacak!" deyip suratına tüm gücümle, tüm nefretimle yumruk attım. Yumruk atmamı beklemediği için sendeledi. Masasında duran, atadan yadigâr, paslı ve keskin bıçağı yıldırım hızıyla kaptım. O an gözümde, o çocukluk günlerinde annemle ağladığımız anlar, babamın kör kurşunla devrilişi, Sinan Amca'nın tabutu ve Menekşe'nin korku dolu gözleri canlandı. Koca Temel: "Lannn!" diye bağırdı. Bıçağın ucu Koca Temel'in yüzünde, alnından şakağına doğru uzun, derin bir iz bıraktı. O kan, o pisliğin son damlasıydı sanki. Alaz: "Bu, benden çaldığın çocukluğumun bedeli!" Yüzünü kanlar içinde bıraktıktan sonra, karnına sapladım. Koca Temel'in heybetli bedeni iki büklüm oldu. Kan, parkeleri boyamaya başlamıştı. Sonra, en vahşi, en iğrenç an geldi: Alaz: "Menekşe ilk değildi. Ne kadar masum kızı kirlettin sen, ne kadarını kendi iradesizliğin, kendi caniliğin yüzünden öldürdün şerefsiz!" Boğazını, tıpkı bir hayvanın kurban edilişi gibi, soğuk bir kararlılıkla kestim. Koca Temel'in gözleri faltaşı gibi açıldı, o dehşet dolu bakışları son gördüğüm şey oldu. Gözümün önünde, kendi elleriyle yarattığı o canavarın önünde, bir hayvan gibi can verdi. Tam o an, kapı gıcırdayarak açıldı. Koridordan gelen, neye uğradığını anlamayan, şaşkın bir ses duyuldu: Hamza: "Alaz Beyim!" diye nefes nefese fısıldadı. Sesindeki umut, yerdeki dehşetle çarpışıyordu. Kapıyı açar açmaz, söyleyeceği yalvarış sözleri boğazına tıkandı. Gözleri önce yerde yatan, kim olduğunu hemen anladığı babasının cansız bedenine takıldı. Sonra dehşet içinde Koca Temel'in masasının arkasına, oradaki kan gölüne kaydı. Tüm bu karmaşanın merkezinde, elleri ve yüzü Koca Temel'in kanıyla sıvanmış, gözlerinde artık çocukluğuna dair hiçbir iz kalmamış, sadece saf Alev ve intikam olan Alaz duruyordu. Alaz, bıçağı koca Temel'in kanıyla ıslanmış gömleğine sildi. Soğuk, ölçülü ve ölümcül bir hareketti. Hamza, çocuklukta kendisine uzatılan o eli, şimdi kana bulanmış görüyordu. Alaz ile Hamza göz göze geldi. Hamza'nın gözlerinde, sadece birkaç saniye içinde, umutsuzluk, korku ve büyük bir minnettarlık karışımı bir duygu fırtınası esti. Kardeşi kurtulmuştu. Hamza Korkudan titreyen bir sesle: "M... Menekşe..." Hamza'nın sesi, odadaki kan kokusunun ve sessizliğin ağırlığı altında ezildi. Yere yığılan babasına dahi bakamıyordu. Alaz, Hamza'nın çocuklukta dayak yemekten kurtaran eliydi; şimdi o el, babasının canını almıştı. Alaz Sesi buz gibiydi, her kelime bir darbe gibi: "Menekşe güvende. O pisliğin ellerine asla düşmeyecek. Sen çocukken seni o adamdan nasıl koruduysam, kardeşini de korudum." Alaz'ın yüzünde, Hamza'nın babasına duyduğu tiksintinin son kırıntıları vardı. Koca Temel'e olan nefreti ise, Hamza'ya baktığı an yerini o meşhur 'Kandaloğlu' kararlılığına bıraktı. Alaz: "Şimdi sıra sende, " Alaz, elindeki bıçağı yavaşça masaya, Koca Temel'in cüzdanının yanına bıraktı. Artık bıçağa ihtiyacı yoktu. Korku, onun yeni silahıydı. Alaz: "Ya benimle gelir, temizlenirsiniz... ya da o kapıdan geri adım atar, bu kanlı düzenin içinde kaybolursunuz. Seçimini yap. Hızlı ol. Ben beklemem."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD