9-"Sessizliğin Altında"

4149 Words
İçimdeki bazı duyguların izini yok etmeye çalışırken bilmeden o izleri kendime alıştırıyordum. Yaptığım hatanın doğruluk payı ne kadar ederdi pek bir fikrim yok. Ben hep biraz hatalar yapar sonra başıma bela açardım. Bu çocukluğumdan gelen bir alışkanlık gibi bir şey olmuştu. Annem ve babamı o yangında kaybettikten sonra başlamıştı her şey. Eskisi gibi bir hayatım olamayacağını köye anneannemin yanında yaşamaya başlayınca anlamıştım. 12 yaşında her şeyin farkında idim. Artık ailem yoktu onlar çok uzaklarda birlikte idiler ama ben bu dünya da tek kalmıştım. Onların yokluğu beni başka bir insana çevirmişti. Sanki artık çocuk değilmişim de bir yetişkin olmuş gibi hissediyordum. Kimse beni yanına almaya cesaret edememişti. Sadece bir teyzem ve dayım vardı ama onlar da beni tek bırakmaya mahkum etmişlerdi. Gerçi ben de onlarla yaşamak istemedim ki. Köyde yaşamak en güzeliydi. Anneannem benim her şeyim olmuştu. Kocaman bahçelerinde birlikte her şeyi yapardık. Ayçiçek tarlasında çalışan işçiler ile birlikte çalışırdık. O uzun ayçiçeklerin arasında koşmak en sevdiğim şeydi. Köyde edindiğim arkadaşlarım ile okula gider gelirdim. Her ne kadar anne ve babam yanımda olmasa da hayatımı yaşamaya devam ediyordum. Babamın kimsesi yoktu. Yetimhanede büyümüştü. Baba sevgisi görmediği için benim üstüme çok titrer benim de kendisi gibi olmamı isterdi. Ama hayat yine yapmıştı yapacağını. Beni de babam gibi babasız bırakmıştı. Keşke o yangın hiç çıkmasaydı ve ben şu an ailem ile olabilseydim. O lanetli gece yine aklıma gelmişti. İçimde büyük bir özlemin taneleri tek tek birleşerek yüreğimin ortasında yangını başlattılar. Yangından kaçamayan ben bu daracık alanda ölümümü bekliyor gibiydim. Kaçıp gitsem bile peşimi bırakmayacak çok şey varken kendimi kaçmakla avutmama gerek yoktu. Şimdi tüm dertlerimi bu manzaralı geniş balkonda hatırlamış ve içim içimi yemeye başlamıştım. Elimde tuttuğum kahvenin soğumasını bekliyordum çünkü ağzımın içindeki yara sıcak kahveyi yudumlamama yardımcı olmuyordu. Şimdi öğle molasında az da olsa bir şeyler yiyerek kendimi buraya atmıştım. Zaten konuşacak kimsem yoktu. Kenan Bey de odasından çıkmayıp ona istediği yemekleri aldırıp odasında servis etmiştim. Adamdaki iş aşkı kimse de yok. İnsan öğle molasında bile çalışır mı? "Merhaba." Yanımda duran Aysu Hanım'ı fark edince o'na doğru dönüp gülümsedim. "Size de merhaba." Tıpkı benim gibi kendi kupasına kahve doldurmuş hava almaya çıkmıştı ama terk fark onun kahvesinden sıcak buharlar çıkıyordu. Elimdeki kahveden bir yudum aldım. Buz gibi kahve olmuştu. "Tek olduğunu görünce yanına gelmek istedim. Rahatsız etmedim umarım." "Hayır, aksine sevindim. Burada konuşacak kimsem yok ve çok sıkıcı." Biraz konuşmayı seven bir insan olduğum için susmak bana ceza gibi geliyordu. Aysu Hanım kısa saç tutamını kulağının arkasına alıp gülümsedi. Ama bu kadının o poğaça yanaklarını çekmek istiyorum. Aşırı tatlı bir kadın ve alımlı biri de. Boyu 1.65 var gibi. Benden az bir şey kısa sadece. Sevimli bir görünüşü var ama sert bir kadın izlenimi veriyordu. Küt kestiği saçları ile de bunu gayet iyi bir şekilde başarmış. "Daha yenisin o yüzden ama burada çalışan her insan ile hemen sıkı fıkı olma derim. Çok dedikodular dönüyor sen de nasibini alırsın." Ne demek istediğini gayet iyi anladım. Ama aklımın ucundan bile geçmiyor böyle şeyler. Tabii tabii zaten Kenan Bey'e sulanan yan komşunun kızı. Aaaa bizim yan komşunun kızı ne zaman Kenan Bey'i gördü ki? Bilmemezlikten geldiğin hiç anlaşılmıyor. İç ses sus artık burada kadın ile konuşamıyorum. Tamam be sustum. "Yok yok ben hiç o toplara girmem. Sadece işimi hakkıyla yerine getirmek istiyorum. Kimsenin düşüncesi umrumda olmaz." Aysu Hanım kahvesinden bir yudum alıp manzaraya baktı. Hafif esen rüzgar saçlarımı savurduğu için elimle yüzüme gelen saç tutamlarını kulağımın arkasına sıkıştırdım. Bu hareketim ile Aysu Hanım uzun saçlarıma baktı. "Saçların çok güzel. Ama uzun saç yormuyor mu?" Kendi saçlarını gösterip gülümsedi. "Benim için bu kadarı bile kafi." "Aslında hiç yorucu değil. Seviyorum uzun saçlarımı ve kestirmeye de kıyamıyorum. Babam da annemin uzun saçlarına hayrandı. Sanki kesersem anneme ihanet edecekmişim gibi hissediyorum." Babam delice aşıktı anneme ve hiç çekinmeden bunu dile getirirdi. Upuzun saçlarını tarar, okşardı. Sıkıca sarılıp içine kokusunu çekerdi. Ben de çocuk aklı ile kıskanırdım ve saçlarımı uzatırdım ki babam da koklayıp sevsin isterdim. Ama o zamanlar saçım çok geç uzuyordu yine de babam tıpkı annemin saçlarını sevdiği gibi o kısa saçlarımı severdi. Bak baba şimdi tıpkı annemin saçları gibi oldu ama öpüp, koklayacak olan sen yoksun. "Anne ve baban hayatta mı?" "Maalesef değiller." Aysu Hanım hemen gülen yüzünü sildi. Ama ben gülümsüyordum. "Başın sağ olsun." "Teşekkür ederim." "İnsan birini kaybetmeden önce dünyası meğersem rengarenkmiş. Hayatında en değerli olan insanlar bile bir an da gidebiliyor. Bence birine çokta ümit bağlamamak lazım." "Haklısınız. Ben de hiç düşünmezdim anne ve babamı bir yangında kaybetmeyi. Zaten onların gidişi ile artık kimseye verecek değerim de kalmamıştı ama zaman geçtikçe yaş aldıkça insan bazı şeyleri daha yeni idrak edebiliyor. Ölenle ölünmüyor dedikleri lafı hep aklımda tuttum. Hayatımı yaşamaya çalıştım. Anneannem en büyük destekçim oldu sonra üniversite de tanıştığım arkadaşım Yasemin. İnsan her türlü bir yerden tutunmaya çalışıyor işte." Hayat felsefem yaşa, mutlu ol, seni üzecek insanları aldırma ve keyfine bak. En iyisi bu değil mi? Aysu Hanım içine derin bir nefes çekip dediklerimi onayladı. "Zorlu bir hayatın olduğu kesin. Ayakta dimdik durarak her zorluğa karşı savaşmışsın." Elini omzuma atıp dostça okşadı. "Güçlü bir kadınsın ve Kenan'ın seni neden seçtiğini şimdi anlıyorum. Sevdim seni Günseli." Belki de şu an hayatıma yeni bir dost kazandırıyorum. Göz kırpıp kahvesinden bir yudum aldı. Ben de Aysu Hanım'ı sevmiştim. Birbirimize güzel bir enerji yollamışız. Bu iyi bir şeydi. Birkaç kişi daha gelince direkt göz göze gelmiştim. 3'lü kız grubu bana gülümsemişti ama pek samimi bir gülüş değildi o yüzden yüz ifademi değiştirmeden önüme döndüm. Aysu Hanım da bunu fark edince omuz salladı. "Eminim içinden biri Kenan'a aşık." "Gerçekten olabilir mi?" Aysu Hanım şaşkın hâlime güldü. Kenan Bey'in nişanlı olduğunu bildikleri hâlde yine de böyle yapmaları doğru değildi. "Oohoo sen daha yokken burada neler döndü neler. Muhteşem yüzyıl gibi kızlar savaş hâlinde idi." Küçük bir kahkaha atıp saçını yana taradı. "Hilal'in tepkileri en güzeli. Nişanlısına göz koyanları tek tek bulup kendince ders vermişti sonra da kovmuştu kızları. Ama hâlâ gizli hayranları var tabii." "Kenan Bey peki bu duruma ne dedi?" "Hiçbir şey. Gözü işte olmayanı işinden kovmak o'nun için zor değil. Etrafındaki kadınları hep görmezden gelir. Benimle bile iş konusu dışında pek konuşmaz." Egosu tavan yapmış yetmemiş saçmış etrafa. Demek ki adam nişanlısına sadık kalıyor. Her kadının istediği bu zaten. Bence Hilal çok şanslı. Umarım bana da o şans uğrar. Böyle yerinde durmaya devam edersen pek uğramaz gibi. Evet iç ses yine bilmişlik taslamaya devam ediyor. "Evet ben de şu ana kadar fark ettim. Hilal Hanım ile aranız nasıl?" Bana gözlerini kısarak baktı. Aman sakın yanlış anlamasın. Dudağını büzüp kahvesine baktı. "Kendisi ile pek bir sohbetimiz yok. Yani tanımam etmem ama ne ara nasıl? Kenan'ı kendine aşık etti orasını hâlâ anlamış değilim." "Neden ki? Kenan Bey aşık olamaz mı?" Fazla kurcalıyorsun. Sen dur iç ses. "Aşık olur tabii. Her insan bir kez olsun o duyguyu tatar ama Kenan'ın aşık olabileceği bir kadın değil işte. Ne bilim yakıştıramadım o ikisini. Zaten kız kardeşi Öykü de hiç sevmez biricik yengesini. Büyü yapmış diyor abime." Son söylediğine ikimizde güldük. Demek Kenan Bey aşık olarak herkesi şaşırtmıştı. Ben de anlamış değilim. Gerçekten seviyor mu? Sevmiyor mu? Aman bizene canım. İlgi alanımıza girmiyor bu konu. "Aşk bir an da oluyor. Siz peki oldunuz mu?" "Ay yok benden uzak dursun. Ben böyle gayet iyiyim." Kesin var biri ama istemiyor gibi. Bak bak gülümsemeye bile başladı. Saçıyla da oynuyor. Net aşık ama daha kendine inandıramıyor. "Senin var mı? Çok güzel bir kadınsın ve şunu da söylemekten çekinmeyeceğim. Aşırı seksi bir auran var. Dümdüz giyinmene rağmen iddialı görünüyorsun. Gerçekten Hilal eminim yerinde duramıyordur. Hatta ve hatta aranıza köstebek bile koymuştur. Aman dikkat et." "Aşk hayatım yok tabii ama benim gözüm de nişanlı bir adama kayacak kadar şerefsiz değil. Tamam kabul Kenan Bey yakışıklı bir adam ama asla o göz ile bakamadım bakmam da. Ben sadece işimi yaparım evime gider yatarım sonra da maaşımı alır çatur çutur yerim." Umrumda değildi gerisi. Ben sadece hayatıma bakarım. Aysu Hanım kol saatine baktı galiba zaman doldu. Bende baktım ve geç kaldığımı gördüm. "Eyvah lafa daldık ben işi unuttum. Kenan Bey kesin bana söyleniyordur. Ben hemen gideyim. Aysu Hanım sizin ile daha sonra doya doya sohbet ederiz." Benim bu telaşlı hâlime gülerek baktı. "Tamam tamam. Sen bak işine." Elimdeki kahve kupası ile hızla yanından ayrıldım. Hemen asansöre binip düğmeye bastım. Bugün hiç güzel geçmiyor gerçekten. Kahvemden birkaç yudum aldım. Ağzımdaki kahve ile aynadan kendime bakarak yuttum. Fazla yorgun görünen bir hâlim vardı. Şimdiden bu böyleyse gerisini düşünemiyorum. Alnımı aynaya yaslayıp gözlerimi kapattım. Eve gidip direkt uyuyacaktım kesin. Asansör durunca yerimde dikleşerek kendime çeki düzen verdim. Kapılar iki yana açıldı ben de hızlı adımlar ile yürümeye başladım. Hatta koşuyordum ki daha fazla geç kalmayalım ama köşeyi tam hız dönerken bir bedene çapıp yere düşeceğimi bilmiyordum. Yine kalça üstü yere düşmüştüm ve elimdeki kahvede benim yüzüme dökülmeyi başarmıştı. Yeter ama ya bugün 2. oldu bu. "İyi misin?" Tam cevap vereceğim an başka bir kadın sesi duyuldu. Yüzümdeki kahveyi temizleyip gözlerimi araladım. Karşımda Kenan Bey kollarında Hilal. Bir dakika ben Hilal'e çarpıp mı düştüm? yoksa beni itti mi bu kız? Asıl soruyu Kenan Bey tabii ki de nişanlısına sormuştu. "İyiyim sevgilim. Neyseki beni tuttun." Kenan Bey'e sırnaşıp yanağından öptü. Hey! Alo! Ben de buradayım ve yere düştüm. Gözüme kahve girmişti ya. Gözümü tam açamıyordum bile. Elimle ovaladım ama yaşarmıştı bile. "Zarar görmeni istemiyorum Hilal. Lütfen dikkatli ol." "Beni düşünmen çok güzel ama dikkatli olması gereken bence başka biri olmalı." Ha bu ben oluyorum galiba? Şu kızını yüzünü görmek dahi istemiyorum. İkisinin de bakışları yere düşen bana kayınca yerimden doğrulup duvara tutunarak ayaklandım. Üstüm başım kahve olmuştu niye atmadım ki ben bunu? Ah keşke Hilal'in beyaz mini eteğinin üstüne dökülseydi. "Asistan!" "Kenan Bey." "Beceriksizin teki bu kız. Eğer o kahven benim üstüme dökülseydi sana çok pis hesabını sorardım." Alayla güldü. "Neyseki senin üzerine döküldü." "Neden üstünüzdekiler bulunmaz hint kumaşı mı? Bana neyin hesabını sorabilirsiniz ki?" "Hah! Kenan şunun laflarına bak. Bu nasıl kişisel asistan? Bana ne cüretle karşılık verebiliyor? Sen kime bu kadar güveniyorsun?" Hilal üstüme doğru gelirken Kenan Bey hemen belinden tutup kendine çekti. Bırakın bırakın gelsin de saçını başını yolayım bir güzel. Vallahi şu an mahalledeki kavgacı abla rolüme bürünebilirim. "Sakin ol Hilal. Uyma şuna." Şuna mı? Kenan Bey'in küçümser tavrı ağrıma gitmişti. Az önceki Hilal'in lafları hiçbir şeydi ama Kenan Bey'in bu lafının ağırlığı altında kalmıştım. Ben kimdim ki? Sadece bir çalışan! Tabii ki de bu kadını koruyacak. Daha fazla ikisine de bakmak istemediğim için yanlarından ayrılmak istedim. Ama Hilal'in o cırtlak sesi durmama sebep olmuştu. "İşte böyle edepsiz insanları işe alırsan saygı denen duygudan seni men ederler. Bir özür bile dilemeden gidiyor. Gerçi bunun gibi insanlar ile konuşmaman gerek." "Hilal!" Sakin ol sakin ol. Yeteri kadar yoruldun zaten şimdi bu boş insan için kendini yormana gerek yok. Yüzümdeki alaylı gülümseme ile Hilal'e baktım. "Özür dilerim Hilal Hanım sizin kalitesiz bünyenizi gün yüzüne çıkardığım için. Rabbim üzerinize az da olsa kalite atar inşallah. Yoksa bu gidişle boş işler ile ilgilenmeye devam edeceksiniz." Tatlı tatlı gülümseyip arkamı dönüp dimdik yürüdüm. Arkadan Hilal'in cıyaklamaları geliyordu ama umursamadan odama girdim. Dua etsin Kenan Bey orada idi yoksa dövmüştüm o yetersiz insanı. Gerçi bu saatten sonra da Kenan Bey'e olan saygım da azaldı. Sırf yüksek bir rütbeye sahip diye beni küçük görmeye hakkı yoktu. Hepimiz insanız sonuçta. Hıh! Evde benimle ilgilenmesine mutlu olmuştum oysaki. Gerçekten insanlar çok kurnaz ve kalp kırıcı. Sinirle bardağımı masaya indirip çekmeceden ıslak mendil çıkarıp yüzümü silmeye başladım. Gıcık karıya! Sen kimsin de bana o lafları söylüyorsun? Ben senin boş laflarının altında ezilir miyim? Kusura bakmayın ama iş için de gururumu ayakları altına serecek hâlim yok. Şimdi kesin Kenan Bey gelip beni azarlayacak ama bu benim umrumda dahi olmayacak. Kirlenen mendili çöpe atıp yeni bir tane daha aldım ve gömleğimi sildim. Sakarlığım hiç kendini gizlemiyor ki. Hep zarar gören ben oluyorum hep. Odamın kapısı açılınca içime derin bir nefes çekip bekledim. "Kena-" "Sakın tek bir kelime etme! Zira senin her sözünü sana bir güzel yedirtirim. Önüne bakmadan yürüyüp yine o meşhur sakarlığını konuşturup bir de üstüne o patavatsız ağzını açtın. Çok mu zor özür dileyip susup gitmek? Bana nasıl saygı gösteriyorsan Hilal'e de o şekilde saygılı olmak zorundasın. Sana daha fazla tolerans göstermeyeceğim asistan. Yerini bil ve ona göre davran." Kenan Bey'in yüzüne dahi bakmadan tüm bu sözlerini bir hiçmiş gibi kâle almadım. Çünkü ne demiştik? Seni üzecek insanları düşünme bile. Bırak onlar seni kırdıklarını sansınlar. Elimdeki ıslak mendili avuçlarımda tutmuş sıkıyordum. Çünkü cevap vermek üzereydim ama buna değecek kimse yoktu. Ben ne dersem diyeyim suçlu ben olacaktım. En iyisi susmak. "Bana cevap ver asistan!" Sürekli bağırıyordu. Acaba bir bana mı böyle diye düşünmeden kemdimi alıkoyamıyorum. Bakışlarımı usul usul yerden kaldırıp karşımda kızgın bir boğaya dönüşen patronuma baktım. Her zaman ki gibi kara kaşlarını çatmış, gözlerini öfkeyle belirtmiş bana bakıyordu. "Ne cevap vermemi istiyorsunuz ki?" Yandan gülüp omuz kıvırdım. "Kör bir insana ışık ne kadar gereksizse, anlamayana da söz o kadar gereksiz oluyor işte." Kenan Bey bu lafım üzerine iyice sinirlenip hızla üstüme doğru gelince geriye kaçtım. Kalçam masaya temas edince başka kaçacak yerim olmadığını anladım. Off ne olurdu ki azıcık sussan? Kenan Bey dibime kadar girince sert ve sıcak soluklarını yüzümde hisseder oldum. Artık masanın üstüne oturur olmuştum çok fazla yakınıma girdiğinden haberi var mı? Dizlerim bacaklarına değiyordu. Kendimi geri çeksem bile yine bana yaklaşıyordu. Gözleri gözlerimden ayrılmıyordu ama ben yüzünün her bir ayrıntısına bakıyordum. Mesela kirli sakallarının ardına saklanan bir yara izi vardı. Tam da yanağının kenarında duruyordu. Kimse bu kadar yakından bakınca o yara izini göremezdi bile. Kenan Bey eli ile çenemi sıkıca tutup gözlerine bakmamı sağladı. Göz göze gelince içimde tuaf bir şey gelip oturdu gibi. Ama tarifi edilemez bir şeydi bu. Kendimi geriye attıkça Kenan Bey de üstüme doğru eğilmeye devam ediyordu. Şu an hiç iyi bir pozisyonda değildik. Allah'ım ne olur kimseye bu şekilde yakalanmayayım. "Sözlerine dikkat et asistan. Ben senin arkadaşın falan değilim. O sivri dilini bana karşı kullanmanı önermiyorum. Seni her alttan alışımda kendini yüceltme gafletine girme yoksa bu işin sonu hiç iyi olmaz." Kara gözleri bir hırs ve öfkeye kurban giderken, dolgulu dudaklarından firar eden her bir sözde kalbiminin üstüne ince bir sızı bırakıyordu. Benden neden bu kadar nefret etmek zorunda? Çenemi sıkıca tutuyordu ve artık ağrımaya başlamıştı. Bunu bakışlarımdan anlamayacak kadar öfkeli ve kinli bakıyordu bana. "Seni gerçek anlamda son uyarışım bu. Sadece işini yap, sana soru sormadığım müddetçe o ağzını açma. İşini doğru düzgün yap. En küçük bir pürüz bile senin aleyhine olur. Ben ne dersem onu yapacaksın. Başına buyruk hareket etmeyeceksin. Unutma ben senin patronunum ve sen de benim kişisel asistanımsın." Başımı usul usul salladım. Bundan sonra kendisine gülen bir kişisel asistanı olmayacaktı. O nasıl benden nefret ediyorsa ben de aynı şekil hatta daha fazla nefret edeceğim. Kara gözleri gözlerimden ayrılıp yüzümde gezinmeye başladı. Çenemdeki elini tutup itmeye kalkıştım ama bırakmadı. "Bırakın beni artık." Sert çıkmıştı sözlerim ama bir etki yapmamıştı. Tabii ben kendisi kadar sert olamıyorum. "Dediklerimi anladın mı?" "Gayet de iyi anladım Kenan Bey endişe duyupta yormayın kendinizi." "Aferin asistan. Böyle böyle söze gelmek zorundasın. Sen ancak böyle anlıyorsun." Çenemi bırakıp benden uzaklaştı. Elimle çenemi okşadım. Kesin parmaklarının izi çıkmıştı. Masanın üstünde oturmaya devam edip yüzüne hiç bakmadım. Bu kadar ileri gitmesini gerek var mıydı? Beni küçümseyip korkutmasına gerek var mıydı? Bir kadın olduğumu unutup bana bu şekilde davranması üzmüştü beni. "Bugün erken çıkacağım. Yarın haftasonu olduğu için izinlisin. Şimdiden pazartesi günü olacak seminer için düzenlemelere başla asistan. Üniversite öğrenciler ile olacak bu seminer ona göre tüm ayarlamaları yap. Sakın yanlış bir şey yapma." Gözlerimi yerden kaldırmadan başımı sadece salladım. "Bana bak ve cevap ver!" Ürkek gözlerimi kendisine çevirip konuştum. "Tamam Kenan Bey. Ben hâlledeceğim." Bana küçümser bakışlar atıp sonra odamdan çıkıp gitti. Elime gelen kalemlik kutusunu sinirden yere attım. Tüm kalemler etrafa saçılırken benim de gözlerimden yaşlar yanağıma dokunmaya başladı. Ben şu an neden burada öylece duruyorum ki? Çekip gitsene kızım! Sana onca laf söyledi hiç mi gururun yok? Kenan Bey'in bu kadar ileri gidebileceğini düşünmedim ki. Bana karşı tavırlarına anlam veremiyorum. Gidip yüzüne tüm öfkemi kusup istifa etmek istiyorum. Bana yaptığı haksızlığı bas bas bağırmak istiyorum. Elimin tersiyle akan göz yaşlarımı sildim. Bu saatten sonra saygımı dahi hak etmeyen despot bir patron olarak kalacak. Masadan kalkıp pencereyi açtım ve temiz havayı soludum. Sakinleşmem gerek. Az önce olanları sindirmem gerek. Çok büyük bir hayalkırıklığına uğramıştım. Bu kadar gaddar bir adam olacağını düşünmedim. Ben neyi düşündüm ki zaten? Pamuk gibi bir adam olacağını mı? Benimle insan gibi konuşacağını mı? Hata mı ettim yine? Bu işi almak benim boyumu aşmıştı. En başta kabul etmeyecektim. Pencerenin pervazına tutunup gözlerimi kapattım. Tüm bu olanları unut Günseli. Sanki bugün ilk iş gününmüş gibi davran. Hatalarını unut, sözlerini unut, Hilal'i unut. Sadece kendine odaklan. Hadi ama seni üzecek insanları aldırmayacaktık biz. Evet aynen öyle. Kenan Bey'i aldırmayacağım. O kim ki benim minnoş kalbimi üzüyor? O kim ki benim neşeme gölge düşürüyor? Hah! Sanki ben neyin ne olduğunu bilmiyorum. Sadece birkaç sorun çıktı diye bana ömürlük bir ders vermeye kalkıştı ama yemezler canım. Ben küçük bir çocuk değilim ve o'nun azarlamaları ile kalmayacağım. "Pislik! Egolu! Gaddar! Despot! Nankör! Sevimsiz! Saygısız! Düşüncesiz! Şımarık! Gıcık! Psikopat! Nefret ediyorum nefret ediyorum! Benim gibi bir çalışanı asla hak etmeyen suratsız, duygusuz bir adam." Benim nefretimi alarak çok büyük bir hata yapmıştı. Beni nasıl küçümsediyse ben de aynen öyle yapacağım. O ilk günkü Günseli'yi mumla arayacak. Hırsla şehrin manzarasını izlerken yeni bir beni oluşturmaya karar verdim. Tam da istediği gibi sessiz, suratsız, ciddi biri olacaktım. İş konusu dışında tek bir kelime dahi etmeyeceğim. Tıpkı bir hayalet gibi olacağım. ••• Geniş cam kapıdan usulca dışarı adım attığında, gecenin ağır serinliği Kenan’ın yüzüne hafifçe çarptı. Elindeki kristal bardakta, buzların içinde dans eden amber rengi viski, loş ışığın altında pırıltılı bir mücevher gibi parlıyordu. Bardağı parmaklarının arasına yerleştirirken diğer elini kumaş pantolonunun cebine soktu. Bu hareket onun için sıradan bir alışkanlıktan çok, içten içe ruhunu dengeleyen bir duruştu. Uzun, fit vücudu yorgun olmasına rağmen dimdikti. Omuzları güçlüydü dimdikti çünkü eğilmek Kenan’ın sözlüğünde yoktu. Ne insana, ne de hayata. Yavaş adımlarla havuzun kenarına doğru ilerledi. Ay gökyüzüne hakim olmuş, gümüşi ışığını suyun üstüne serpiştirmişti. Yüzeyde hafif dalgalanmalar oluşuyor, Kenan yaklaştıkça yansısı bozuluyordu. Su gibi, o da zaman zaman bulanıyordu. Kafasının içi kalabalıktı, yüreği yorgun. Ama dışarıdan bakan birine göre hâlâ her şeyin hâkimi, etrafındaki dünyanın merkezindeydi. Sıcak, yaz akşamının yoğun havasında siyah gömleğinin düğmelerini dört taneye kadar açmıştı. Terli değildi, ama bunaltıcı gece rüzgârı onun için hafif bir esinti gibi gelmişti. Tenine dokunan o serinlik, içten içe bastırdığı yorgunluğuna ilaç gibi değdi. Geniş göğsü, derin bir nefes aldığında daha da belirginleşti. Gökyüzüne başını kaldırdı. Gözlerini hafifçe kıstı ve iç çekti. Göz kapaklarının arasından süzülen ay ışığı, yüz hatlarını daha da keskinleştirmişti. O anı bozan tek şey, uzaktan gelen kısa ama ısrarlı bir titreşim sesi oldu. Başını sağ omzunun üzerinden geriye çevirerek içeri baktı. Masanın üzerindeki telefon titriyordu. Onun sessiz çığlığını yalnızca Kenan duyuyordu. Adımlarını ağır ağır masaya çevirdi. Titreyen ekranı görünce gözleri anında dondu. Hilal. Hiç düşünmeden, hiç tereddüt etmeden gelen aramayı sildi. Ekran kapandığında, yüzünde belirgin bir gerginlik belirdi. Kaşları çatıldı, bakışları buğulandı. Bugün zaten onunla yüz yüze gelmiş, yine aynı tartışmaların içine çekilmişti. Hilal’in sabırsız sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu: “Evlilik tarihi, Kenan… Artık netleştirelim.” O konuşuyor, Kenan ise dinler gibi yapıp zihninde çok daha uzak yerlere gidiyordu. Züleyha Hanım’ın o baskıcı, otoriter sesi de bu baskıyı katbekat artırıyordu. Onun gözünde evlenmek bir “görev” gibiydi. Aşk, gönül, uyum. Bunlar kimsenin umurunda değildi. Sadece zamanında imzalar atılsın, fotoğraflar çekilsin, el âlem “maşallah” desin, yeterdi. Ama Kenan kendini tanıyordu. Sevmediği bir kadınla aynı evi paylaşmak, onun için ruhunun sessizce boğulması demekti. Tam o anda, sürgülü kapıdan içeri giren bir ses onu düşüncelerinden kopardı. Hafif çakırkeyif bir ses tonuyla gelen lafa irkilmedi bile. “Müstakbel nişanlının aramalarını neden cevap vermiyorsun?” Elinde birkaç kiraz, hafif alaycı bir gülümsemeyle içeri girdi Serkan. Geniş omuzlarına rağmen rahat tavırları, ona her ortamda kendine yer bulma yetisi kazandırmıştı. Otuz yıllık dostu Kenan’ın hem sağ kolu, hem de bazen vicdanıydı. Dost dediysek, sıradan bir samimiyet değildi bu. Çocukluklarında aynı sokakta dizleri yara bere içinde top oynayan iki çocuktan, şimdi aynı projelere imza atan iki iş adamına dönüşmüşlerdi. Kenan gözlerini devirdi, ardından kendini ağır bir şekilde havuz kenarındaki şezlonga bıraktı. Bacaklarını genişçe açarak yayıldı, bardaktaki viskiden bir yudum daha aldı. Başındaki ağrı henüz dinmemişti ama sustu. Sessizlik bazen en etkili cevaptı. “Kesin yine bana gelmeyi teklif edecek. Bu kızın arsızlığından bıktım artık.” diye söylendi, sesi biraz buruktu. "Ben sana demiştim oğlum. Zaten senden önce her gece farklı gece kulübüne gittiğini biliyordun. Nasıl biri olduğunu da. Sana çokça sordum-" "Biliyorum Serkan biliyorum. Nasıl bir oyunun içinde olduğumu gayette iyi biliyorum." Sıkıntıyla şakaklarını okşadı. Kendisi için her ne kadar oyun dese de. Hilal bunu gerçek sanıyordu ve aşık bile olmuştu. Serkan da bir sandalye çekip oturdu, avucundan bir tane kiraz alıp Kenan'a uzattı. "Biraz meyve ye, sürekli içip durma." Kenan, uzatılan kiraza anlamlı bir bakış attı. Ters ters gülümsedi. Sabah yaşanan o olay gözünün önüne geldi. Yeni asistanı. O sakar, heyecanlı, gereğinden fazla konuşan kız. Ne kadar uğraşsa da düzeni bozan, ne kadar ikaz etse de pes etmeyen. Ve evet, her şeye rağmen vazgeçmeyen o kız. Günseli. Ama sinirini ortaya koymazsa da bu hep böyle devam ederdi. Asistanını düşününce canı daha çok sıkılmıştı. Bugün biraz fazla üstüne gidip kalbini kırdığının farkında idi. Ama artık çeki düzen vermeliydi genç kadın. Zaman dolmadan planını uygulamalıydı. "Lan! Kiraza bu kadar uzun süre bakacak ne yaşadınız? Ağzına at ye işte." "Çek şunu gözümün önünden yemeyeceğim." "Niye aldın yemeyeceksen?" "Ben almadım. Annem almıştır." Kenan bardağında kalan son yudumu da kafasına dikip bardağı masanın üstüne bıraktı. Serkan keyifle kirazları yerken bir yandan da ayarsız arkadaşını süzmek ile meşguldü. Kesin içinden bir şeylerin hesabını yapıyordu. Çatık kaşları ve sıktığı çenesini eliyle kaşıdı. Her daim sinirli bir yapısı vardı ama bunun sebebi iş hayatı yüzündendi. Yoksa üniversite zamanlarında keyifle vakit geçirirlerdi. Babası öldükten sonra artık hayattan keyif alma kotası da son bulmuştu. Kenan masanın üstünde duran sigara paketinden bir dal sigara alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Cebinden özel çakmağı ile sigarasını yakıp çakmağı masaya attı. Serkan kirazları yedikten sonra çekirdekleri masaya koyup o da hemen kendine bir sigara yaktı. "Bu işin sonun da istediğine varabilecek misin?" Kenan sert bir duman çekip efkarlı bir biçimde dumanı dışarıya üfledi. "İstediğime varmak zorundayım. Babama bir söz verdim Serkan. Bunu yapmaya mecburum. Bana her ne olacaksa olsun ama anneme ve kız kardeşime hiçbir zararın gelmemesi için bu işin sonu iyi bitmeli. Sen de her şeyi biliyorsun. Ya olacak ya olacak. Başka seçenek yok, başka çıkış yolu yok." "Kendini tehlikelinin içine atıyorsun. Anlıyorum babanın ölümü ile ilgili şüphelerin var ama bak Kenan bu adamlar sıradan değiller. Her türlü belayı yapmışlar. Polis bile karışmıyor. Eğer başka bir seçenek bulamazsan Holding elinden alınacak." Serkan arkadaşı için korkuyordu. Çünkü bulaştığı adamlar normal bir hayata sahip değildi. Yer altında bilinen meşur bir mafya ile oyun oynamak ne kadar doğru ki? "Ben bile bile giriştim bu işe. Bile bile Faris'in kızı ile nişanlandım. Tehlikelinin de nedenli büyük olduğunun farkındayım ama hiçbir korkum yok. Sadece ailem için tedirginim." "Bu işlerden uzak tutmak istiyorsan yurtdışına gönder. Zaten Fransa'da daha önce yaşamışlardı. Öykü'nün sınavına kadar orada kalsınlar. Sen de bu süre zarfında bitirmiş bile olabilirsin." Bu fikri daha önce düşünmüştü ama annesi sürekli sorular sorup dururdu ve gitmeyi reddederdi. Kız kardeşi Öykü de artık buradaki yaşamını bırakıp gitmezdi. O ikisine hiçbir şeyi anlatmamıştı. Sessizce hâlledip bitirmekti gayesi. "Ben tüm korumaları zaten evin önünde nöbette tutuyorum. Annemi biliyorsun fazla düşünceli bir kadın ve hisleri kuvvetli hemen her şeyi anlar. Sırf bu yüzden aşık bir adam rolü oynuyorum." Öykü'ye bile bunu inandırtmayı başarmıştı. Kimse kendisinin bir anda nişanlanacağını düşünmemişti. Sigarasından bir nefes çekip dumanı havaya üfledi. Ne boktan bir oyuna girmişti? "Tabii bilmez miyim? Bu arada Faris yarın Amerika'dan dönüyor. Artık daha zor günler seni bekliyor. Hatta kesin geldiği gibi size yıldırım nikahı bile kıyar." "Sikeyim böyle işi. Bunlar da ne evlilik meraklısı çıktı? Benim en başında aklımda nişan bile yoktu. Şimdi evlilik belası sardı başımı." "Dert etme sen, olsa bile sahte bir memur ayarlarız. Gerçekten evlenmezsin." "Benim o nikah masasına oturmadan her şeyi bitirmem gerek Serkan. Ama bu asistan ile zor olacak." En önemli kozu o ama kendisinin haberi yok. Bitmek üzere olan sigarasını küllüğe bastırıp söndürdü. "Günseli konusunda benim içim rahat. Zeki biri ve işi kolayca yapacağına inanıyorum. Senin aksine ben sinirli bir adam değilim ve Günseli'yi kız kardeşim olarak korumaya karar verdim. Sakın kızın üstüne çok yüklenme. Daha neyin içine bulaştığını bilmiyor. Adam gibi açıkla kıza. Hem sen ilk görüşte-" "Asistanım ile aramdaki işe karışma sen." "Siktir git lan. Kız sırf boş bir dosya uğruna yalın ayak koşup adamı dövdü. Kendi canını düşünmedi bile. Haksızlık etme o'na. Sana asla da ihanet etmez. Kötü davranıpta kızı kendinden soğutma, daha yapacağı önemli görevi bile bilmiyor." Biliyordu ki arkadaşı Kenan, sert bir adamdı ve Günseli'yi kıracak sözleri hiç düşünmeden söylerdi. Hatta şu anki yüz ifadesine bakılırsa söylemiş bile olabilir. Haklıydı Serkan ama yine de o kızın laubali hâllerine sinir oluyordu. Belki de bugün yaptığı şeyden sonra istifa etmeyi bile aklından geçirmiş olabilirdi. Ama yok öyle istifa edipte gitmek. Genç adam buna asla müsade veremezdi. Çünkü oyunun önemli bir anahtarı biricik asistanı idi. Açmak istediği kapıları açacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD