1-"Hayatımın Limonatası"

2006 Words
Hayat geçiyordu bir şekilde tabii ama benim istediklerim doğrultusunda değil. Gerçi kimin hayatı mükemmel ya da kusursuz ilerlerdi ki? Hayat her türlü başına buyruk devam ediyor ve bana da peşinden koşmak kalıyordu. koşmalıydım ki yaşayabileyim. Evet herkes gibi ben de çok yaşamak istiyorum. Zengin olarak, mutlu olarak, sevdiğim insanı bularak ve iş bularak. Şu an en önemli konumuz iş bulabilmek. Başarılı bir asistan olmak için elimden geleni yapmıştım ama nafile. 1 yıl önce mezun oldum ve üniversite zamanlarında staj yaparken çalışacağım yeri bulmuştum. Maalesef sadece 2 ay çalışabildim. Beni kovmuşlardı hem de hiçbir hatam olmamasına rağmen. Tamam az bir şey sakar olup önemli belgeleri dosyalatmak yerine silmiş olabilirim. Asla bile isteye yapmadım. Ama patronum benim sakar hâllerime galiba daha fazla tahammül edemedi ki çareyi beni kovmakla buldu. Neyse ki maaşımı vermişti. Bari buna sevinelim değil mi? Şimdi elde ne var? Koca bir sıfır. 23 yıllık hayatım hep bir karmaşa ve mutsuzluk ile geçti, oysaki çok neşeli ve sakin bir kişiliğim vardı. Tabii şu başıma bela olan sakarlığım olmasa daha iyiydim. Neyse biz böyle de yaşıyoruz işte. 2 gün önce asistanlık için bazı şirketlere başvuru yapmıştım ve biri bile bana geri dönüş yapmadı. O kadar mı kötüyüm ya? Hayır sen süpersin. Ya tabii tabii ne süperim ama. İstanbul'a hiç gelmemeliydim. Anneannemin ayçiçek tarlasında eşek sudan gelinceye kadar çalışırdım. Ohh mis gibi köy havası ile yaşar giderdim. Ama yok aklıma koydum ben İstanbul'da üniversite okuyup kariyer yapacağım. Al gördük kariyer yaptığını. Daha iğne deliğine ipi bile geçiremiyorum. Edirne'ye geri mi dönsem? Bence de mantıklı karar bu, zaten girdiğim her işe 3 gün sonra çıkartılıyorum. Ah ah ben bu kadar beceriksiz değildim ki. Kesin göz var bende yoksa bunun başka açıklaması olamaz. Etrafıma baktım göz ucuyla, herkes kurtlarını dökmek için oyun havaları eşliğinde oynuyorlardı. Son 2 haftadır çırağan düğün salonunda garson olarak çalışmaya başladım. Çok ama çok dikkatli çalıştığım için şu ana kadar kovulacak bir sakarlık yapmamıştım. Şimdi düğün salonun mutfağında çaktırmadan limonata içiyordum. 'Son bardak, vallahi bu son!' Dedim kendi kendime ama dördüncüydü ya da beşinci. Ne yapayım yani? Sıcağın içinde garsonluk yapmak zordu, hele ki bu kadar topuklu, bu kadar dantelli, bu kadar... aşiretli bir düğünde! "Günseeeli!" Yasemin'in sesi mutfağın kapısından geldi. Üzerinde saten mini elbise, kocaman halka küpeler, çantasından taşan telefonuyla salona değil, sahneye çıkacak gibiydi. Yasemin üniversiteden arkadaşım sırf 'aşiret düğünü kısmetin çıkar' diye kendini misafir gibi salona attı. Ben çalışıyorum o avlanıyor. Tabii gönül avlıyor ama elinde telefonla i********:'a "#halaytime" yazacak kadar ciddiyetsiz. "Şu damadın amcaoğluna bak! Resmen dergi kataloğundan fırlayıp gelmiş gibi." "Yasemin işteyim. Garsonum ben burada fark ettin mi?" "Fark ettim ama kız... düğün aşiret düğünü! Belki seni görüp beğenirler, sonra beni de. Aşirete gelin gideriz." Bu kızın hâline gözlerimi devirdim. Elime limonata dolu tepsiye aldım. "Benim aşiret gelini olmaya niyetim yok." Son sözümü söyledikten sonra mutfağın kapısını ayağımla açıp çıktım. Salon bir cümbüştü. Halaylar, davullar, zurnalar, altın kemerler, renkli renkli fistanlar, zılgıt çeken teyzeler... Düğün salonu ışıl ışıl. Gelin ve damat ellerinde pasta bıçağı, gülümseyerek pastaya doğru eğiliyorlar. Davul ve zurna susmuş herkes o ana odaklanmış. Ben ise... limonata taşıyorum. Yani taşımaya çalışıyorum. Çünkü zemin hâlâ kaygan, ben hâlâ sakarım ve bu sefer sahneye biraz fazla yaklaştım. Gelin ve damada limonata vermek için. Kendime telkinde bulundum. 'Dikkatli ol Günseli. Bu an kutsal an, bu an pasta anı. Düğün demek pasta demek. Sakın ama SAKIN, bu anı mahvetme.' Gülümseyerek gelin ve damata içeceklerini ikram edip arkama dönüp uzaklaşacaktım ki... Ve bir şey oldu. Bir çocuk kalabalığın içinden kaptanlık hayaleriyle önüme atladı. Ben: "Yok artık!" Ayak: "Tak!" Masa: "Güm!" Tepsi: "Hoop!" Ve sonra... her şey ağır çekimde oldu. Tüm limonatalar hem üstüme hem de gelinin üstüne sıçramasın. Ardından gelin 'Aaahh!' diye çığlığı bastı. Damat dönüp bana baktı. Gözlerinde 'Ben bu kızı nereden tanıyorum?' bakışı vardı. Cevap: Hiçbir yerden. Ama artık bu anı asla unutmayacak. Ve pasta... pasta bir anda yan döndü. Ben üstüne doğru devrildim. Gelin, damat, ben ve pasta düğün tarihinin en dramatik birleşimi. Bir teyze 'Pastayı mahvetti!' diye bağırdı. Galiba teyze sadece gözüne pastayı kestirmiş yoksa gelinliği limonata olduğu için ağlayan geline teselli verebilirdi. Herkesten çıkan sesler beni daha çok panik etti. Koskoca aşiret düğününü mahvettim inşallah silah falan çekmezler. Pastanın üstümde bıraktığı kremaları ile güç bela ayağa kalkmaya çalıştım. Mekan sahibi bana doğru hızla yaklaşırken Yasemin önüme gelip kolumdan tuttu. "Koş!" "Ne?" "Geri zekalı koş diyorum! Burada kalırsan linç edecekler seni." Pasta kreması suratımda, gelinin sinir krizi, damadın sakinleştirmeye çalışması, küçük çocukların devrilen pastayı yemeye çalışması... bir an önce kaçsak iyi olurdu. Yasemin ile hızla salonun arka kapısına doğru kaçtık. Salonun dışında, duvarın dibine oturduk. Nefes nefeseyiz. Ben kıpkırmızıyım, Yasemin kahkahadan yere yığılmış durumda. "Senin hayatını izlesek, 5 sezon dizi çıkar be!" "Ben sadece limonata verip uzaklaşacaktım. Hep o küçük çocuk yüzünden oldu." Dedim fısıltıyla. Ama evren başka bir plan yapmıştı bana. Yüzüme bulşan kremaları elimle silmeye çalıştım. Yasemin ise hâlâ karnını tutarak gülmekte. "Yasemin..." Dedim burnumu çekerek. "Ben bu hayatta neyi yanlış yaptım? Sadece Lİ-MO-NA-TA!" "Tatlım senin limonatan bile dram yaşatıyor." dedi kıkırdayarak. Tam o sırada salonun kapısı hızla açıldı. Ve mekan sahibi Turan Bey elinde benim kiraz desenli çantam ile gözlerinde ateş saçarak bize doğru gelmeye başladı. Yani sanırsın adam değil organizasyon mafyası. Çöktüm yerden ayaklandım. "GÜNSELİ!" "Buyrun." "Sen." Diye devam etti. "Sen bu düğünü mahvettin! Gelin ağlıyor, damat seni Google'a eklemek üzere! Pasta yok! ortalık savaş alanı. İşin bitti." Yasemin ayağa kalktı. "Beyefendi, ama bir yanlış anlaşılma var. Aslında o küçük velet-" "Sen de sus, halay misafiri seni!" Yasemin geriye doğru kaçtı. "Tamam sustum." Çantamı elinden alıp dik durmaya çalıştım. Ama dizlerim hâlâ titriyor. "Peki..." Dedim. "Kovuldum. Onu anladım ama benim bu haftaki maaşım ne olacak?" Adam durdu. "Ne maaşı?" "Limonataya yatırdığım ruh sağlığımın bedeli. Artı bugün yere düşen onurumu da sayarsak, bir ek mesai primi gerekir." Adam kaşlarını çattı. "Sen hâlâ konuşuyor musun? Utanmadan bir de para istiyor?" "Konuşurum tabii! Ben her şartta konuşurum! Konuşmadan düşmem!" Adam cebinden zarf çıkarıp fırlattı. Zarf yere düştü eğilip aldım. "Al paranı bir daha buralara yaklaşma!" Adam arkasına dönüp giderken bağırdım. "Çok meraklıydım zaten senin kokuşmuş mekanına!" Zarfı açarak içindeki paralara baktım. "Hakkımı almadan kaçıp gideceğimi mi sandı? Kim parasını almadan gider?" Zarfı çantama koyarken. Yasemin de çantasını açıp içinden her derde deva ıslak mendilini çıkardı. Yani bu kız sanki düğüne değil de afet bölgesine hazırlanıyor. "Gek buraya, suratında hâlâ pasta var. Şekerlenip arılara hedef olma." "Gece gece ne arısı çıkacak?" Burnumu çektim. "Dur, kızım ya diğer garsonlar bana bakıyor." "Bırak garsonların bakmasını. Şu suratına bak! Gelin mi pasta yedi sen mi belli değil." "Ben düşerken havalıydım en azından." "Sen düşerken dondurulmuş tavuk gibiydin." Yasemin mendille suratımı silerken neredeyse burnumu da kıracaktı. "Ahh! Canım acıdı." "Acısa ne olur, sen düğünü acıya çevirdin zaten. Bak bu mendille beraber eski hayatını da siliyoruz. Artık yeni bir başlangıç." "Yani?" "Yanisi şu, belki asistanlık için başvurduğun yerlerden biri yeni hayatının başlangıcı olabilir." Umutsuzca dudak büzdüm. "Ben neredeyse tüm şehirdeki iş yerlerine başvuru yaptım ama dönüş yok. Yanisi yeni bir başlangıç için fazla şansızım ben." Yasemin kirlenen mendili elinde sıkıp çöpe attı. "Ahh şu Pamir denen adam seni kovmasaydı çok iyiydin şu an. Oysaki ben senden hoşlanıyor sanmıştım." "Saçmalama! O adam her kıza yavşayan biriydi. Tamam ben de başlarda az da olsa hoşlandım ama o kadar yani." "Tamam canım bir şey demedim. Hadi seni evine bırakayım." "Yasemin bu gece kalsana ben de." "Tabii çok utanıyorsun kendi kendine evde deli olacağın için kal diyorsun." Yanağımı çekmeye başladı. "Oyy yerim seni ben." Çocuklar gibi birbirimize bulaşarak arabaya geçtik. Yasemin'in kendi parası ve biraz da benim birikimimle aldığı düşük model arabasına bindik. Az da olsa temizlenmiş, utançtan yanmış ama hâlâ hayattaydım. Ben koltuğa gömülürken limonatanın kokusuyla yoğrulmuş bedenimle camdan dışarı bakarken tek düşündüğüm şey vardı. "Ben ne ara bu kadar susadım ya?" "Arabada su yok şekerim." Ve sonra... o histen kaçış yoktu. "Yasemin." "Hı?" "Benim çok çişim geldi." "Ne!" "Bayağı geldi. Yani az değil. Bastırıyor, acil durum." "O kadar gizli gizli limonata içersen böyle olursun işte." "Bak psikolojik olabilir ama fiziksel de ciddi şu an." Yasemin göz devirdi. sonra bir tabela gördü. “Yasemin, dur! Vallahi patlayacağım!” dedim, ellerimle kemerimi kavrayarak dansöz gibi kıvırıldım arabanın içinde. Kadıncağız da sağ olsun, frene bastı ama direksiyonu o kadar sert kırdı ki, ben bir sağ cam, bir sol cam arasında pinpon topu gibi gidip geldim. “Şurada benzinlik var, koş!” dedi. Koşmak mı? O neydi? Ben resmen Usain Bolt oldum! Lavaboya doğru sprint attım ama ne sprint! Arkadan bir görevli bağırdı: “Hanımefendi, içeride ıslak zemin var dikkat edin!” Zaten o uyarı yapılmışsa, benim düşmem protokol gereği şart demektir. Bir ayağım kaydı, diğerini kurtarayım derken sağ kolumla bir temizlik arabasını devirdim. Köpüklü su, paspas, hatta bir paket tuvalet kağıdı… Her şey üzerime devrildi. İki saniyede market reyonu gibi oldum. Bir ses duydum: “Abla iyi misin?” Çocuğun yüz ifadesi “kurtarılabilir mi” ile “doğrudan teslim edelim mi” arasında gidip geliyordu. Ben altıma kaçırmamak adına hızla toparlanıp kendimi lavobaya attım. O an rahatlama hissi. Sanırsın hamamda ayaklarını uzatmışsın mis gibi. Sonra ellimi yüzümü yıkayıp çıktım. Çocuk ortalığı toplarken mahçup bir edayla bende yardım edeyim dedim. "Aman abla sen dur. Maazallah yine bir şey yaparsın. Sen git yoluna." Çocuk bile beni tanımadan bezdi. İşte bu kadar normal bir insanım. Dışarı çıktığımda Yasemin arabasına yaslanmış beni gördüğü an da gülmeye başlamıştı. “Sen tuvalete mi girdin yoksa Survivor’a mı katıldın?” dedi. "Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi." Dedim dertli dertli. ••• Yorgun geçen bir geceden sonra gözlerimi sabaha güç bela açtım. O kadar düşündüm ki rüyamda koca bir pasta ayaklanmış beni kovalıyordu. Eve geldiğim gibi kendimi banyoya atmıştım ama hâlâ üzerimde limonata kokusu var gibi. Galiba bu saatten sonra limonatadan nefret edecektim. Sabah dediğin şey, bence insanoğluna yapılmış en büyük ihanettir. Hele saat yedide gelen o ilk ışık… Sanki biri kafama fener tutup “uyan canım, rezillik seni bekliyor” diyormuş gibi. Pikenin altında bir umutla döndüm. Belki bu sabah geç kalmışızdır, belki dünya iptal olmuştur… Ama hayır. Yasemin mutfakta tost makinesiyle savaşıyordu. Metalik bir “çıt” sesi geldi ve ardından tanıdık bir homurtu. “Bu tost makinesi de senin gibi sabahları çalışmıyor!” Gözlerimi kıstım, seslenmeden önce ağzımı zor açtım. “Yasemin, neden bu kadar enerjiksin? Hani gece uyumayı düşündün mü hiç? Mesela bir hobi olarak?” O hemşire ciddiyetiyle odama hızla geldi ve kapıda durup yatakta darmadağın yatan bana baktı, yüzünde beni küçümseyen o alaycı gülümseme. “Günseli, senin yataktan çıkma hızınla kalp masajı yapılsa, kesin hasta pes ederdi.” Gülümsedim. Ama içimden pikeyi alıp pencereden atmak geçti. Pikeyi değil, Yasemin’i… belki ikisini birlikte. Zorlana zorlana kalktım. Tam mutfağa girip tostun kenarını kemirecektim ki, telefonum çaldı. Ciddi ciddi çaldı. “Arayan Numara Yok” yazıyor. Yasemin de dibime kadar girip komidinin üstünde duran telefona merakla baktı. Yeni uyanmış suratsız hâlim ile telefonu elime aldım. “Bu kesin ya GSM borcu ya da bankacılar." dedim ve açtım. “Günseli Hanım merhaba, ben Sarper Holding’in insan kaynakları departmanından arıyorum. Kenan Bey sizinle bugün saat dokuzda görüşmek istiyor." Birkaç saniye hiçbir şey söyleyemedim. Hatta konuştuğumu zanneden kadın, “Alo?” dedi. Sonunda kekeleyerek cevap verebildim. “Ee… tabii! Yani… olur. Gelirim. Hatta şu an da gelebilirim. İsterseniz pencereden bile gelirim.” Kapattım telefonu. Elimde titreyerek tutuyordum hâlâ. Yasemin karşıdan bana bakıyor. “Kimdi?” dedi, elindeki tostun son parçasını çiğneyerek. “Sarper… Sarper Holding,” dedim. “Kenan Bey… şey… beni işe alacakmış. Bugün. Saat dokuzda.” Yasemin’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Tostu yere düşürdü. Bu bir mucizeydi çünkü tost, onun için kutsaldı. “GÜNSELİ! SARPER HOLDİNG Mİ?” Ben hâlâ anlamaya çalışıyordum. Evet, iş başvurusu yapmıştım ama açıkçası oraya beni alacaklarını değil, başvurumu direkt kağıt öğütücüye vereceklerini düşünmüştüm. Sanki dünyadaki bütün kahkahaları bir araya toplasak, Yasemin’in bana olan tepkisini geçemezdik. “Sen, sabahları kafasını çay bardağına çarpan sen, Kenan Bey’le görüşmeye gidiyorsun ha?” Ben ise elimde telefon, üstümde kirazlı pijamalarla hâlâ aynı cümleyi tekrarlıyordum. “Sarper Holding… Kenan Bey… saat dokuz…” Bir anlık sessizlik oldu, sonra ikimiz birden çığlık atmaya başladık. Yasemin zıplıyor, ben zıplamaya çalışıyorum ama bir yandan ayak parmağımı sandalyeye çarptım. Klasik Günseli. Ama ne olursa olsun… bu sabah, hayatımın dönüm noktası olabilir. Tabii… lavaboda devrilmezsem.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD