ROYA'dan
Bir hayat çizmiştim kendime. Etrafıma kalın duvarlar ördüğüm yalnız bir hayat. Ama doğduğum bu topraklar, benim beyaz duvarlarımı kana boyadı. O kanlar üstüme sıçramasın diye çok uğraştım, çok savaştım lakin işe yaramadı. Kendimi bir anda bir savaşın içinde buldum. Oysaki yıllar önce töre denen lanet yüzünden katledilen bedenlere ve bunun bana hissettirdiği acıya dayanamayıp okumak bahanesiyle terk etmiştim Mardin'i. Ama şimdi daha büyük bir acı kavurmuştu yüreğimi. Çünkü dedem de artık bu törenin bir kurbanıydı. Ve babam da bu töre için kan akıtmış, katliam bayrağını çekmişti.
Tehlike keskin kılıçlarla etrafımı kuşatmışken böyle mühim bir haberi bir gece ansızın beni uykumdan uyandıran telefonla ve annemin dağı taşı inleten feryat dolu sesiyle almıştım. Ve annemin telefonu kapatmadan önce söylediği şu sözler, hâlâ çınlatıyor kulağımı. "Özür dilerim kızım. En çok da seni buna mecbur bırakacağımız için."
Beni neye mecbur bırakıyorlardı bilmiyordum ama bu mecburiyetin, töre denen katliam sonrası verilmiş bir karar olmamasını diliyordum içimden.
Uçak tamamen piste indiğinde başımın dönmesini umursamadan diğer yolcular gibi hızlı bir şekilde ayağa kalkıp çantamı elime aldım ve çıkış kapısına doğru yürümeye başladım. Valizimi alışım, hızlı adımlarla kapıya yürüyüşüm bile hayal gibi geliyordu o an. Doğduğum toprakların üstüne ayak basmama rağmen bu şehrin yabancısı gibi hissediyordum kendimi. Dağını, taşını, suyunu, yolunu kısaca her şeyini bildiğim bu şehir benim cehennemim olmuştu.
Yıllar önce terk ettiğim bu kente yıllar sonra bu şekilde ayak basmayı kendime yediremiyordum. Derin bir nefes alıp daha hızlı adımlarla yürümeye başladım çıkışa. havaalanından çıktığım birkaç metre uzağımda tüm heybetiyle duran kişiyi gördüğüm an valizi bir kenara fırlatıp var gücümle koşmaya başladım. Çünkü tam karşımda babam vardı.
Karşı karşıya geldiğimizde hiç beklemeden onun güçlü kollarına attım kendimi. Kokusunu, sesini, heybetini... Her şeyiyle canımdan çok sevdiğim babamın kollarındaydım şimdi, tıpkı çocukluğumdaki gibi... Yıllar babamın saçına aklar düşürse de gücünden hiçbir şey kaybettirememişti. Beni tutup kaldırdığı an "Roya'm!" diye bağırıp bana sarıldı.
Valizimi, konağın yardımcılarından biri alıp arabaya koyarken babam elimden tutup beni hızla arabaya bindirdi. Sıcak hava yüzünde enseme yapışmış sarı tutamları çekip bileğimdeki tokayla üstten topuz hâline getirdiğimde babam da kapıyı açıp yanımdaki koltuğa oturdu.
Konağın şoförü babam bindikten sonra hiç beklemeden anahtarı kontağa takıp gaza bastı. Başımı sağa çevirdiğimde babamın gözlerinde düşünceli bir ifade gördüm. Birkaç gün önce dedem ölmüştü, babamın bu kaybedişten sonra üzgün olmasını beklerdim ama hayır, üzgün değildi. Ya da belli etmiyordu, bilmiyorum.
Her neyse... Şu an yanımda oturan babamın bir katil olduğu gerçeğiyle kesinlikle yüzleşmek istemiyorum. Sanki hiç öldürmemiş gibi, bir canı bir bedenden hiç almamış gibi düşünmeye çalışıyordum ama benim gerçekleri göz ardı etmem, o gerçeğin yok olmasını sağlamıyordu. Ne kadar kabul etmek istemesem de benim babam bir katildi.
"Sen şimdi doktor mu oldun?"
Duyduğum bu soruyla gülümsemeye çalıştım ama dudaklarımda beliren bu tebessüm oldukça zorakiydi. Babam da pek konuşmak istemiyordu sanki, onun da konuşması benim gibi zorakiydi.
"Evet baba, kızın artık bir doktor."
Elini omzuma atıp beni sertçe kendine çekti. "Ne ara büyüdün sen?"
Keşke hiç büyümeseydim de dedemi kaybetmeseydim. Ve sen baba... Ve sen, sırf bu kan davasını bozmamak için katil olmasaydın. Keşke ben hep çocuk kalsaydım ama bunlar olmasaydı.
"Yıllar çabuk geçiyor." diye fısıldadım. Babamın bir insanı öldüren elleriyle bana sarılması beni rahatsız etmiyordu ama bir katil olması beni rahatsız ediyordu. O benim babamdı, yaptıkları doğru olmasa da yanlışları, içimde ona büyüttüğüm sevgiyi benden alamazdı.
Babam kimi öldürmüştü bilmiyorum. Düşmanımız kimdi onu da bilmiyorum. Bu töreyi başlatan olay neydi? Lanet olsun onu da bilmiyorum. Yıllar boyu bu meseleden kendimi uzak tutmaya çalışmıştım ama nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde ben de bu oyunun içine karıştım.
Annemin sözleri içime kurt düşürmüştü, söyleyecekleri her neyse benim hayatımı değiştirecek kadar önemliydi. Bu törenin kanı bir şekilde bana da bulaşmıştı artık.
Yol boyu süren sessizlik, arabanın konağa girişiyle bozuldu. İçimde bir burukluk vardı, ailemi seviyordum ama onların yanında olmak istemiyordum. Şu an olmam gereken yer; burası, bu konak, bu insanların yanı değildi. Çünkü ne kadar inkar etmek istersem isteyim, kendini buraya ait hissetmiyordum.
Ailem cahil insanlardı. Sadece onlar değil, bu toprakların halkı genel olarak cahildi. Çocuk evlilikleri, kadına şiddet, bekaret yüzünden öldürülen kadınlar, taciz, erkeğin kadından üstün tutulması, erkektir yapar diyerek oldukça büyük yanlışların normalleşmesi, kadının değersizliği, kuma olayları ve şu lanet töre...
Hepsi böyle değildi elbet lakin azımsanamayacak kadar büyük bir kısmı böyleydi. Sırf örf adet diye devam ettirdikleri bu dava, koca bir saçmalıktan başka bir şey değildi benim için.
"ROYA'M"
Annemin sesini duyduğunda kollarımı açıp sıkıca ona sarıldık ve kokusunu içime çektim. Bu toprakları özlememiştim ama annemi özlemiştim. "Nasılsın anne?"
"Seni sormalı asıl! Ne ettin oralarda?"
Annem dedemin ölümüne derin bir üzüntü duymuyormuş gibi normal konuşuyordu. Bu beni rahatsız etmemişti ama hiçbir şey olmamış gibi normal konuşması, onunla babaannem arasında problem oluşturabilirdi. "Sonra konuşuruz anne." deyip olası bir kavgadan onu korumaya çalıştım. Babaannem gelenekçi Osmanlı kadınıydı. Tam bir hanımağa gibi olgun tavırları, gelenekçi düşünceleri vardı. Neredeyse bütün fikirlerine katılmasam da onu yine de seviyordum.
Onu da özlediğimi fark ettiğimde baabaanneme doğru yürümeye başladım. Kollarını sonuna kadar açmış beni bekliyordu. Sıkıca sarıldık birbirimize ama aramızda hiçbir konuşma geçmedi. Sonra sırasıyla halalarıma, amcalarıma ve diğerler konak halkına sarıldım.
Tuhaf bir şekilde hepsi aşırı suskundu. Bu suskunluğu dedemin ölümüne bağlamak istedim ama içimden bir ses, altında başka bir sebebin yattığını söylüyordu.
Zoraki tebessümler ve büyük bir sessizlik içinde konağın içine doğru yürümeye başladık. Tarih kokan bu konağın içi, bana hüzünden başka bir şey vermiyordu.