7. BENİM KARIM

2374 Words
Marin Gece Aziz Cihan’ı yatakta öylece bırakıp üstünü örttüm. Ayakkabılarıyla uyumuştu ve çıkarmadım da. Aman bana ne! Bir de ayakkabılarını mı çıkaracaktım? Üstünü örtmem kafiydi. Üzerimden kaldırıp kenara koyana kadar yeterince yük olmuştu zaten. Allah’tan odada bir kanepe vardı da uyuyacak yerim vardı. Dizilerde gördüğüm zoraki evlilik sahnelerinde, yatak odasında bulunan kanepeye "iyi ki var" deyib güler geçerdim ama şimdi başıma gelmişti. Her odada olmazsa olmaz bir eşya olmalıydı bu kanepe! Aziz Cihan gibi öküz bir koca yatağı tamamen zaptetmişken yerde yatacak değildim ya. Zaten dün gece yatağın dibinde oturmuş vaziyette uyuyakalmıştım. Boynum hala ağrıyordu. Davut Ağa’nın evinde bile rahat bir uyku nedir bilmediğimden, belki bu gece uyumam mümkündü. Ama hâlâ içimde bir huzursuzluk vardı. Acayip uykum olmasına rağmen gözlerimi kapattığımda bile bir diken üstünde olma hissi peşimi bırakmıyordu. Ne yaparsam yapayım, bu evlilik benim savaşım olacaktı ve ben kaybetmeyecektim. Bir gün benim olmayan hayattan kurtulacaktım. Başımı yastığa koyar koymaz, istemsizce derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapattım. Belki de gerçekten bu gece uyuyabilirdim. ***** Ama gözlerimi pencereden süzülen taze güneş ışığıyla bir anda açtım. Sabah olmak üzereydi ve ben çarşaf işini hâlâ halletmemiştim. Yatakta, tam anlamıyla bir öküz gibi uzanan adama baktım. Nasıl içtiyse artık, taş gibi uyuyordu. İşte tam da bu yüzden dün gece aklıma gelen senaryoyu uygulamaya karar verdim. Belki Aziz Cihan ağamız için gurur kırıcı bir durum olacaktı ama ona göre ben bir yerlerimi kesecek değildim. Adam olsaydı da sarhoş gelmeseydi. Sonuçta ben namussuz değildim, öyleyse planı devreye sokmanın tam vaktiydi. Aslında genç bir kadının bakire olmaması namussuzluk değildi bence. Sonuçta her insanın kendi tercihi vardır. Ama buranın insanı bakire olmayana namussuz gözüyle baktığından bu yola baş vurmam gerekti. Sessizce kalkıp kanepedeki yastık ve çarşafı topladım. Dolaptan temiz bir beyaz çarşaf çıkarıp kapıya bıraktım, üzerine birkaç kırışıklık ekledim ki daha inandırıcı görünsün. Derin bir nefes alıp yatağa geri döndüm ve en zorlu aşamaya geldim. İlk olarak, dikkatlice eğilip ayakkabılarını çıkardım. Ama asıl mesele pantolondu. Eğer pantolonu çıkartmazsam, odaya biri girerse, akşam yalnızca uyuduğumuzu düşünebilirlerdi. Kemerini gevşetip düğmesini açtım, dikkatlice aşağı doğru çektim. Allah’tan kumaşı sert değildi de kolayca sıyrıldı. Daha sonra gömleğinin düğmelerini açtım. Bir an duraksayıp adama baktım. Kaslı vücudu, gömleğin yarı açılmış halinden bile belli oluyordu. Geceden kalmanın verdiği mahmur hâliyle bir parça dağınıktı ama fazla kaba saba bir adam değildi ve vücudu fazlasıyla dikkat çekiciydi. Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve gömleğinin düğmelerini de tamamen açıp öylece bıraktım. Sıra bendeydi. Eğer planın gerçekçi olmasını istiyorsam üzerimdeki kıyafet uygun değildi. Beyaz, ince saten bir gecelik giydim. Fazla kısa ve fazlasıyla dikkat çekiciydi ama gerçekçi olmak gerekiyordu. Kadife gibi tenime dökülen saten kumaş, omuzlarımı ve boynumu açıkta bırakıyordu. Hafifçe yutkundum ama duraksamadan devam ettim. Geri dönüp yatağa girdim ve yanına uzandım. “Affet beni Tanrım, ama şu an bu adama oyun oynuyorum,” diye içimden geçirdim. “Başka çarem yok. Benim namusuma laf geleceğine yanımdaki öküze gelsin. Sonuçta o erkek, ona kimse laf etmez ama bir kadının namusunu iki paralık etmeleri an meselesidir. Hem Ağa adamdır, ailesi fazla ses etmez.” Tam her şey yolunda gidiyor derken kapı bir anda sertçe çalındı. Ama kıpırdamadım. İçten içe Aziz Cihan’ın kalkmasını umuyordum ama o nasıl uyumuşsa hâlâ kıpırdamıyordu bile. İç çektim ve son çare olarak kendim harekete geçtim. Elimi uzatıp omzuna dokundum, hafifçe sarsarak uyandırmaya çalıştım. O sırada kapı neredeyse kırılacak gibi tekrar çalındı. “Hımm… Kim bu sabah sabah?” diye homurdandı, gözlerini aralayarak. “Bilmiyorum. Biri var kapıda,” dedim sessizce, ama içimden ‘hadi artık kalk’ diye haykırıyordum. O esnada aniden irkilerek gözlerini tamamen açtı ve bana şaşkınlıkla baktı. Kaşları çatıldı, gözleri hızla üzerimde gezindi. “Hem sen ne arıyorsun yanımda? Aynı yatakta mı uyuduk?” “Evet,” dedim, sırıtmayı bastırarak. “Kocam değil misin?” Yüzü iyice karıştı. Tam da istediğim tepkiyi veriyordu. Eğer biraz daha şok içinde kalırsa, bir sonraki aşama çok daha eğlenceli olacaktı. “Anlamıyorum… Ben ne ara soyundum? Sen neden geceliklesin, neden böyle giyindin ?” diye sorarken sesi biraz daha endişeli çıkmıştı. Gözlerinin kısa geceliğe takıldığını fark ettim ama neyse ki şu an bunu düşünecek hâlde bile değildi. Kapı yeniden vuruldu. Hâlâ kendine gelemeyen Aziz Cihan başını ellerinin arasına alıp inledi. “Kapıya bakar mısın? Başım fena ağrıyor,” dedi yorgun bir sesle ve elleriyle başını ovmaya başladı. Göz kırpıp ayağa kalktım. Beyaz saten geceliğim yumuşak bir şekilde üzerimde asılı dururken bacaklarımı bile kapamıyordu, çünkü çok kısaydı. Açık yaka kısmı ve ince askıları biraz fazla cesurdu ama tam da amacına hizmet ediyordu. Ama tabi ki üstüme sabahlık geçirdim. Böyle kapıya çıkamazdım. Emin adımlarla kapıya yöneldim ve derin bir nefes alıp açtım. Ve işte beklediğim an! Münevver Hala karşımdaydı, elinde ise o meşhur namus göstergesi olan kar gibi beyaz çarşaf. Ve yüzündeki ifade beklediğim gibiydi. Şaşkınlık, öfke ve şüphe birbirine karışmıştı. Gözleri önce elinde tuttuğu çarşafa, sonra benim üzerime, ardından odanın içindeki Aziz Cihan’a kaydı. Ama asıl tepkiyi tekrar çarşafı kontrol ettiğinde verdi. “Davut Ağa sahte gelin yollamakla yetinmedi, bir de namussuz birini mi gelin diye yolladı bize?” dedi, sesi tıpkı kapıyı çalma şekli gibi sert ve saldırgandı. Ama ben istifimi bozmadım. Planımın en kritik aşaması şimdi başlıyordu. Derin bir nefes aldım, gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. “Yanlış anladınız hala,” dedim yavaşça. “Sorun bende değil, oğlunuzda. Yapamadı. Ne kadar denedikse de olmadı.” Münevver Hala’nın yüzü anında gerildi, öfkesi yerini büyük bir şaşkınlığa bıraktı. “Ne dedin sen?” “Evet,” dedim başımı sallayarak. “Yapamadı. Şimdi de başı ağrıyor. İsterseniz kendisine sorabilirsiniz.” Tam o sırada Aziz Cihan başını kaldırıp ikimizi şaşkın gözlerle izlemeye başladı. Ama neye uğradığını şaşıran sadece o değildi. Münevver Hala'nın yüzündeki ifade, her şeye bedeldi. Ve bana inanmadı tabii ki. Odaya daldı. "Oğlum, bu gelin ne der? Sakın onun yüzünden yalan söyleme bana!" Aziz Cihan ağamız hâlâ şaşkındı. Çünkü konuyu anlamıyordu. "Sabah sabah ne oluyor hala? Hem sen neden geldin? Elindeki çarşaf da ne?" Geldik esas soru ve cevabına. "Çarşaf nedir bilmez misin? Karın kapıya bırakmış. Oğlunuzda iş yok, yapamıyor, diyor. Doğru mu dediği?" "Marin mi dedi?" Şimdi anlıyordu sanırım. "Evet. Yoksa yalan mı der bu gelin?" Hala hâlâ bana inanmıyordu. Tabii ya, dün bir, bugün iki… Neden inansın bana? Ağa, oğluna inanırdı. "Doğru söylüyor hala. Ben kendimi hazır hissetmedim. Yapamadık. Marin’in suçu yok." Yanlış duymadım değil mi? Aziz Cihan beni savunmuştu. Zor olacağını sanmıştım ama kolay olmuştu. Sonra başını ovarak tekrar üzerime baktı. "Halam, çıkar mısın odadan? Üstümüzü giyinelim. Sonra bu konuda konuşuruz. Şimdi iyi değilim." Hala, "Peki oğlum," diyerek çarşafı odanın bir kenarına bırakıp çıktı ve kapıyı kapattı. Gitmesine gitti de, Aziz Cihan’ın kızgın boğayı andıran bakışlarından kaçmam zordu. "Buraya gelsene," dedi işaret parmağıyla beni göstererek. "Hayır." "Gel, bir şey yapmayacağım. Sadece konuşmak istiyorum." "İnanmıyorum sana." "Marin, gel dedim!" Sordu ama ben hâlâ direttiğimde ve ondan daha da uzaklaştığımda ayağa kalktı. Erkek olmasam da, "Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır," diyerek odada dolanmaya başladım. O geliyor, ben gidiyorum. Ben gidiyorum, Aziz Cihan yine geliyor. Derken beni yakaladı ve ikimiz de yere yuvarlandık. Aziz Cihan üstüme düştü. "Kalk üstümden!" "Sen ne söyledin halama? Tüm bu oyun da neyin nesi? Bir erkekliğim kalmıştı, onu da bırakmadın bende." "Ne yapsaydım? Sana göre bir yerlerimi mi kesseydim? Akşam sarhoş gelmesen adam akıllı bir çare bulurduk. Ama malum, sızıp kaldın. Hatta azmış gibi gerçek karı-koca olalım diyorsun." Bir anda gözleri parladı. Neden acaba derken duyduklarımla şaşkına uğradım. "Bence kötü fikir değil. Senin bakire olduğun, benim de iktidarsız olmadığım gözler önüne serilir." Derken elleri geceliğimin üstünden bedenimde gezinmeye başladı. Sabahlığın üstünden bacaklarımı okşuyordu. Başıyla boynuma yaklaşıp önce kokumu içine çekti, sonra yüzümden öptü. "Dur, ne yapıyorsun sen! Hani sahte olacaktı ilişkimiz? Aklını mı kaçırdın?" "Sen kendin kaşındın. Giydiğin gecelikle beni baştan çıkarmaya çalışmıyorsan ne yapıyorsun? Hakkını veriyorum ben de." Deyip bir daha öptü. "Halanı kandırmak ve gerçekçi olmak için giyindim. Sana göre giyinmedim her halde! Kalk üstümden!" dedim ama kalkmadı. Dudakları boynumu öperken daha fazla dayanamazdım. Ağırlığı üstümde çok değildi, boşluk vardı aramızda. Bundan faydalanıp dizimle aletine vurdum. Acıyla inleyerek üstümden kalktı. Elini aletine tutup kendine odaklandı. Ben de hemen toparlanıp ayaklandım ve ondan uzaklaştım. "Deli misin sen? Sana gerçekten zorla sahip olacak değildim. Azıcık şaka yapmak ve erkekliğime ettiğin lafın hesabını vermek istedim!" "Ha ha ha. Çok komik. Deliyim ben, gelmem öyle şakalarına!" "Bak Marin, yaptığın çok büyük saygısızlık! İktidarsıza çıkarmışsın adımı! Birazdan kısır da dersin, o da tam olur!" "Yok canım, onu şimdi değil. Bir yıl sonra boşamazsan söyleyeceğim." "Ya sabır… Seni bana bilerek mi verdiler? Beni delirtmeye mi geldin?" "Fazla sabır dileme bence. Sabır dilersen, sabır isteyecek durumlar yaşarsın. Bence sen kalkmayan erkekliğine bir çare bul. Sonuçta kendin halana söyledin sorunun bende değil, sende olduğunu." "Off Marin, off…" "Ben banyo yapmaya gidiyorum. Sakın ola peşimden gelme! Senin şakaların bana hiç uymuyor." "Ben ölüyordum senin vücuduna bakmaya! Bir de peşinden gelecekmişim. Git, ne yaparsan yap," dedi ve yatağa geri uzandı. Bornozumu alıp banyoya gittim. Sakinleşmem gerekiyordu, hem de en acilinden. ***** Banyodan çıktığımda tek kelime etmeden, sert adımlarla yanımdan geçti ve benden sonra Aziz Cihan da banyoya girdi. Giderken yüzündeki öfkeyi görmek zor değildi. Az önce yaşananlardan sonra siniri hala geçmemişti belli ki. O çıkmadan önce hızlıca üstümü giyinip saçlarımı kuruladım. Odayı toparlayıp düzelttim. Burası benim odam değildi ama her zaman düzenli biri olduğumdan ve bir süre burada kiracı olarak yaşayacağım için alışkanlığımdan vazgeçmeyecektim. Odanın içinde bir süre dolandıktan sonra derin bir nefes aldım ve mutfağa indim. Gözlerimin içiyle etrafı taradım. "Günaydın," diyerek içeri adım attım. Hala ve Zeliha anne masada oturmuş, kendi aralarında hararetli konuşuyorlardı. Halanın sesi biraz yüksek çıkıyordu, belli ki bir şeye sinirlenmişti. Ama tam olarak anlaşılmıyordu. Aziz Cihan’ın başına ördüğüm çorapla ilgili konuştuklarına neredeyse emindim ama bunu yüksek sesle sormak gibi bir niyetim yoktu. Onların konuşmalarına kulak asmaya çalışarak kahvaltıya yardım etmeye başladım. Ama yine de duyamadım. Sofrayı hazırlarken içimde garip bir his vardı. Bir yandan, planımın işe yaramış olmasının verdiği tatmin duygusu, diğer yandan Aziz Cihan’ın öfkesi beni huzursuz ediyordu. Bu evde Aziz Cihan, en büyük erkek olarak söz sahibiydi. Ondan sonra iki erkek kardeşi ve bir de Doğa vardı. Erkek kardeşlerden biri olan İlyas, Doğa’dan bile küçüktü. Hala öğrenciydi ama burada değildi; yatılı olarak İstanbul’da okuyordu. Nedenini merak etmemiştim ama Meryem’den öğrendiğim kadarıyla çok zeki bir çocukmuş ve öğretmeninin yardımıyla özel bir okulda yatılı okumaya hak kazanmış. En azından biri, bu eski düşünceli şehirden kurtulabilmişti. Ama diğer çocuklar için bu mümkün olmamış, buranın adetlerine boyun eğmek zorunda kalmışlardı. Kahvaltı sonunda herkes sofradan kalktı ve ben de masayı çalışan kızlarla toplamaya başladım. Tam işleri bitirip kendime bir kahve koymayı düşünürken, Zeliha anne yanıma gelip yumuşak ama kararlı bir sesle, “Kızım hazırlan, Sancar Konağı’na gidiyoruz. Anneni de görürsün,” dedi. Birkaç saniye duraksadım. Kulaklarıma inanamadım. Annemi göreceğim! İçimde fırtınalar koptu bir anda. Bir kanat takıp uçmadığım kalmıştı. İki gündür annemi görmemiştim ama çok uzun süre gibiydi bu süre, heyecandan içimde kelebekler uçuşuyordu. Ama aynı zamanda içimde bir huzursuzluk da vardı. Sancar Konağı’na gitmek, sadece annemi görmek anlamına gelmiyordu. Orada beni bekleyen başka hesaplar da vardı. Ama şimdilik bunu düşünmeyecektim. ***** Sonunda, sevmesem de Sancar Konağı’na gelip annem için ayrılan odada ona sıkıca sarıldım. Özlediğim kokusunu içime çekerken gözlerimi kapattım. Annemin kokusunun dünyadaki tüm kokulardan daha eşsiz olduğunu bir kez daha anladım. Onun sıcaklığını hissetmek, içimdeki tüm korkuları ve endişeleri bir anlığına da olsa unutturdu. Annem yeter ki iyi olsun, ben onun için bir yıl değil, bir ömür zoraki bir evliliğe katlanırdım. "Nasılsın kızım? Kocan iyi biri mi? Sana dokundu mu? Ailesi nasıl?" Annem, peş peşe sorular sıralarken gözleri kaygıyla üzerimdeydi. Derin bir nefes alıp sakince yanıtladım: "İyiyim anne. Kocam da iyi biri ve bana dokunmadı. Benim rızam olmadan bana dokunmayacağını söyledi. Ailesi de iyi, bana öz kızları gibi sevgi gösteriyorlar." Tabii halayı hesaba katmazsak… Onu anneme anlatmadım, çünkü üzülmesini istemedim. Hem, halanın dilinden artık anlıyordum. Ona kendi bildiği şekilde cevap vermek gerekiyordu. "Doğru mu dediklerin? Bana yalan söyleme." "Hayır anne, gerçekten iyiyim. Şimdi sevmiyorum Aziz Cihan’ı, ama iyi biri. Severim zamanla herhalde." Nah severdim! Sabah yaptığı şaka niyetli zorbalığı unutmuş değildim. Ne sevgisi Allah aşkına! Derken kapı çalındı ve pek sevgili kardeşim Zeynep kapıda belirdi. Beni en çok rahatsız eden şey, tek benzerliğimizin vücut ölçülerimiz olmasıydı. Çünkü ben çocukken kilolu olmuş ve sonra irademe galip gelerek zayıflamış hatta dans öğretmeni olmuştum. Onu sevmeme nedenlerimden biri de buydu ve sevmek gibi bir niyetim de yoktu. "Ne var?" Aksi tarafımı belli etmekten çekinmedim. "Babam seninle konuşmak istiyor. 'Kızımı görmek istiyorum.' dedi." Tiksintiyle gözlerimi devirdim. "Benim babam ben doğmadan ölmüş. Aynı babadan konuşuyor olamayız herhalde." "Ben bilmem. Git kendin konuş babanla." Hay Allah. Yine baba diyordu. Daha iki hafta bile olmamıştı yüzünü gördüğüm ama kendine baba diyebiliyordu. "Geliyorum ben, anne." Annemin endişeli bakışları arasında kalktım ve çıktım. Beni durdurmaya çalışsa da başaramadı. Önce konakta aradım ama bulamadım ve avluya indim. Sonra bahçeye çıktım onu sonunda buldum. Ağaç buduyordu ve tabii ki yanında, abim olacak odun da vardı. Ne abi ama! İlk budama işine oğlundan başlaması gerekiyordu. "Ne var? Ne istiyorsun benden?" Adam beni görmesine rağmen işine devam etti. Hiç oralı olmadı bile. "Nasılsın kızım?" dedi soğukkanlı bir şekilde. Beni görüyordu ama yüzüme bakmıyordu. Yüzüme bakmayan bir adamın bana 'kızım' demesi midemi bulandırıyordu. "Ne var diyorum sana? Anneme ve bana yaptıkların yetmedi mi? Şimdi derdin ne?" "Hiç. Yeni evinde nasılsın? Mutlu musun?" Güldüm. Acı bir gülüştü bu. "Mutsuz olsam beni geri mi alacaksın?" "Hayır tabii ki. Gelinliğinle gidip kefeninle çıkabilirsin ancak o konaktan. Ben aslında sana bir haber vermek istedim." Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. "Ne haberi?" Adam işine devam ederken aynı soğuklukla konuştu: "Şimdi değil ama ileride, annenle bozmuş olduğum imam nikahını yeniden kıyacağım. Ama annenin henüz haberi yok. Kızım olarak ilk sana haber vermek istedim. Beğendin mi? Artık bir aile oluyoruz." Beni küçümser gibi yüzüme baktı ve yine ağaç budamaya devam etti. Nasıl bir insandı bu? İçinde zerre kadar vicdan, azıcık insanlık kırıntısı olacağını düşünmüştüm ama yoktu! "Delirmişsin sen. Ya da bunadın ve haberin yok!" Yanımdaki odun- pardon, abim Mesut hemen araya girdi. "Babamla doğru konuş. Yoksa ben konuşmasını gösteririm sana." Gözlerimi kısıp ona döndüm. "Ya bir sus! Sen de kendine adam mı diyorsun? Bu babandan ne farkın var? Sizinle aynı kanı taşıyor olmaktan iğreniyorum!" "Sen bana mı adam değilim diyorsun? Görürsün sen!" diye bağırarak üzerime doğru gelirken elini kaldırdı. Tokadı yiyeceğimi sanmıştım ama havada yakalanan eli görene kadar... Bir el, Mesut'un bileğini havada yakalamış ve sıkıca kavramıştı. Sert ve güçlü bir el. Arkamı döndüğümde onu gördüm: Aziz Cihan. Gözleri alev alevdi, nefesi öfkeyle yükselip alçalıyordu. "Sen benim karıma hangi cüretle dokunursun?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD