Yazar anlatımı...
Aziz Ağa’nın sert bakışları, arabanın içinde yankılanan öfkesi kadar keskin ve delici bir etki bırakıyordu. Direksiyonu sımsıkı kavrayan elleri, öfkesini dizginlemeye çalıştığının kanıtıydı. Marin, yan koltukta oturmuş, başını cama dayayarak karanlık yolda akıp giden ışıklara bakıyordu. İçinde fırtınalar kopuyordu ama dışarıya tek bir kelime bile yansıtmak istemiyordu. Öfkeli bir adamın karşısında susmak ona göre değildi. Ama bu suskunluk onun teslim olduğu anlamına gelmezdi.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu sonunda, sabrı taşmak üzereydi. Aziz Ağa annesinin onu sakinleştirmeye çalışmasını dinlemeden apar topar Marin'in kolundan tutmuş ve aracıba sürükleyip oturtmuş, nereye gittiğini bile söylememişti. Ve Marin ne kadar güçlü durmaya çalışırsa çalışsın, bilinmezliğe gitmek kolay değildi. Bir yere götürülüyordu ve onun söz hakkı yoktu. İşte tam da bu, ona en ağır gelen şeydi.
"Gidince görürsün." Aziz Ağa’nın sesi sertti, gözleri yola kilitlenmişti ama siniri direksiyon tutuşundan bile anlaşılıyordu. Bu işin böyle olmasına izin veremezdi. Aşık olduğu genç kızla bir berdel evliliği yaptığını sanmış ve bu yüzden de kandırılmaya tahammülü yoktu. Eğer Marin’le evleneceğini bilseydi, bu işe asla yanaşmazdı. Kardeşi için başka bir çare düşünürdü. O yüzden şimdi ne yapacağına karar vermesi çok zordu.
Marin, ona aldırmadan pencereden dışarı bakmaya devam etti ama Aziz Ağa'nın dilinin ucundaki sorular artık sabredemiyordu.
"Davut Ağa senin neyin oluyor? Aynı soyismi taşıyorsunuz."
Aziz’in bakışları bir an ona döndü, kaşları çatılmıştı. Bu cevabı bilmek onun hakkıydı. Siniri, kandırılmış olmanın verdiği hayal kırıklığı ve bir de Marin’in umursamaz tavrı, hepsi birlikte içinde fokurduyordu.
"Hiçbir şeyim olamaz o adam benim."
"Bak, zaten sinirliyim. Bir de benim damarımın üstünde tepinme. Bu Davut Ağa senin neyin oluyor?" Aziz Ağa’nın sesi, arabanın içinde gürledi. Gecenin sessizliğini yırtan bir öfke gibi.
Ama Marin korkmadı. Korkmaktan geçmişti artık. Bu hayatta başına gelebilecek en kötü şeyleri zaten yaşamıştı. Ya ölürdü ya da kalırdı ama korkarak yaşamayacaktı.
"O adam benim hiçbir şeyim değil dedim. Maalesef bana soyadını vermiş ama bu bir kan bağımız olduğu anlamına gelmiyor. Ve eğer çok merak ediyorsan git kendisine sor. Benden istediğin cevabı alamayacaksın."
Aziz’in sabrı taşmak üzereydi ama kendini tuttu. Onun derdi, sadece kandırılmış olmak değildi. İçinde anlamlandıramadığı bir öfke daha vardı. Bu kıza neden bakarken gözleri daha uzun kalıyor? Onun sesi neden zihninde yankılanıyordu? Bunları düşünmek yersizdi.
"Anlarız birazdan, merak etme." diye homurdandı.
Sonra bir anda direksiyonu sertçe kırıp arabayı kenara çekti. Marin öne doğru savruldu ama Aziz, güçlü bir refleksle kolunu öne uzatıp onu göğsüne çarpmasıyla başını vurmasını engelledi. Kendi nefesinin hızlandığını fark ettiğinde siniri bir kat daha arttı. Ona dokunmaktan bile rahatsız oluyordu.
"İn, gidiyoruz."
Marin derin bir nefes aldı. Şimdi ne olacağını çok iyi biliyordu. Geldiği yeri tanımıştı. Davut Ağa’nın konağının önündeydiler.
Ona geri verilmeye gelmişti.
Kalbinin derinlerinde bir yerlerde bunun olacağını hep biliyordu. Aziz Ağa gibi güçlü bir adam, kandırılmaya sessiz kalmazdı. Ama yine de bir umut... Bir ihtimal... Onun da başkaları gibi olmayacağını düşünmek istemişti. Ve işte buradaydı. İçinde bir yerde acıyla gülümsemek geldi.
"Hadi bakalım Marin," dedi kendi kendine. "Yine başka bir savaşa gidiyoruz." Sonra derin bir nefes alarak Aziz Ağa'nın açtığı kapıdan indi. Kapıyı nezaketten mi açmıştı, yoksa mecburiyetten mi? Tartışılır bir konuydu. Ama gerçek değişmiyordu. Marin, istemeden de olsa, Aziz Ağa'nın ardından konağın büyük taş avlusuna doğru yürümeye başladı.
"Davut Ağa! Mesut! Nerdesiniz?" Aziz Ağa'nın sesi konağın taş duvarlarında yankılandı. Öfkesi o kadar büyüktü ki, sesinde sabırdan eser kalmamıştı. Kapıyı sertçe itip avluya adım attığında, herkesin zaten onu beklediğinden habersizdi. Gece yarısı olmasına rağmen, konağın içinde tek bir kişi bile uyumamıştı.
Aziz Ağa'nın bilmediği şey, planın çok önceden yapıldığıydı. Plandan haberi olmayan tek kişi Doğa’ydı. O da düğün bitip konağa geldiğinde, Zeynep’i evde bulunca şaşırmış, Mesut'la odasına çekildiğinde ise gerçeği öğrenmişti. Ama Davut Ağa dışarı çıkmadan önce, Aziz Ağa’nın babası Mahmut Ağa, annesi ve kardeşleri de peşinden gelmişti.
"Dur oğlum! Önce bir dinleyelim. Anlamadan, bilmeden konak basmak da nedir?" diye gürledi Mahmut Ağa.
Aziz Ağa, babasının sesine dönüp baktı. Mahmut Ağa, yaşına rağmen hâlâ heybetli bir adamdı. Boyu, posu, sert bakışları oğluna nasıl da benziyordu. Marin de bu benzerliği fark etmişti. Ancak Aziz’in siniri burnundaydı.
"Neyi anlatacaklar baba? Düpedüz kandırmışlar bizi! Kim olduğu bile belli olmayan biriyle evlendirmişler beni!"
Bu sözler, Marin’in içini sızlattı. Boğazı düğümlendi ama konuşmadı. Sırası değildi. Birden "Kızım!" diyen bir ses duyuldu. Merdivenlerden hızla inen bir kadın, gözyaşları içinde Marin’e sarıldı. Marin, annesinin sıcaklığıyla sarsıldı, ama bu anın büyüsü fazla uzun sürmedi.
BANG! BANG! BANG!
Üç el silah sesi gecenin sessizliğini delip geçti. Herkes olduğu yerde irkildi. Marin, annesine daha sıkı sarıldı. Aziz Ağa, sinirini daha fazla dizginleyememişti.
"Ne edersin, Aziz Ağa? Evime baskına mı geldin?" Davut Ağa arsızca konuşup merdivenlerden aşağı inerken sanki olaylardan haberi yokmuş gibi davranıyordu.
Aziz’in gözleri öfkeyle parladı. Yumruklarını sıktı ve Davut Ağa'ya doğru ilerledi. "Sen önce beni ve ailemi nasıl kandırdığını anlat!" diye kükredi. Ancak Mahmut Ağa, bir adım öne çıkıp oğlunun omzuna dokundu.
"Oğlum, sakin ol!"
Mahmut Ağa, oğlunun fazla celallendiğinde yanlış kararlar verdiğini biliyordu. Onu kontrol etmek ve gerçeğin ne olduğunu öğrenmek için gelmişti zaten. Davut Ağa ve Mesut, kendinden emin tavırlarıyla avlunun ortasında dimdik duruyorlardı.
"Ben sizi kandırmadım, Mahmut Ağa. Kızımla evlenme şartıyla berdeli kabul ettiniz. Ben de size kızımı, en sevdiğimi, canımı emanet ettim." Oysa "kızı" olduğunu daha on gün önce karısı ona hatırlatmıştı.
Mahmut Ağa'nın kaşları çatıldı. "Biz Zeynep’i biliyoruz senin kızın olarak! Peki ya bu gelin kim?"
Davut Ağa, umursamazca omzunu silkti. "O benim büyük kızım Marin. İkinci eşimden olan çocuğum. Evin büyük kızı dururken küçük kızını evlendirmek yakışık almaz, Mahmut Ağa. Sen de bunu bilirsin."
Mahmut Ağa dişlerini sıktı. "Sen bize bu durumdan hiç bahsetmedin! Düğün adetlerinin hepsinde Zeynep vardı! Onu nasıl anlatacaksın?"
"Marin kızım İzmir’deydi, işlerini tamamlayamadığından yerine kardeşini gönderdik. Ama asıl gelin oydu. Aziz oğlum Marin’le evlenmiştir."
Bu sözlere dayanamayan Aziz Ağa, öne çıktı. "Ben bu evliliği kabul etmiyorum! Berdeli bozuyorum! Yalan dolanla yaptığınız düğün benim için geçerli değil! Kardeşimi getirin! Berdel yok hükmündedir!"
O anda, şimdiye kadar sessiz kalan Mesut, öne atıldı. "Hayır! Yapamazsın! Doğa benim karım, helalim! Vermem onu kimseye!"
Aziz Ağa gözlerini kıstı. "Bunu bizi kandırmadan önce düşünecektiniz!"
"Doğa! Gel buraya. Konuşmamız gerek!" Aziz bağırdı yine. Bu kadar bağırmayla sesi hâlâ kısılmamıştı. Ve abisinin çağırmasıyla Doğa odasından çıkıp gelip Mesut'un yanında yerini aldı.
"Abi..." diye fısıldadı Doğa. "Ben gidemem."
Aziz şaşkınlıkla kardeşine baktı. "Ne demek gidemem?"
"Gidemem abi. Ben Mesut'u seviyorum."
"Berdel bozulmuştur artık. Düğünler geçerli değil." Aziz’in sabrı taşmıştı. "Seni burada bırakmam! Gel!" diye elini uzattı ama Mesut anında Doğa’nın önüne geçti.
"Onu hiçbir yere götüremezsin! O benim karım! Hem resmi, hem imam nikahlı karım!"
"Bunu bizi kandırmadan önce düşünecektin!"
Doğa, çaresizce abisine baktı. Sonra Doğa, tereddütle karnına dokundu. Sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak "Hamileyim," dedi. "Mesut’un çocuğunu taşıyorum."
Bir anda pazar gibi her telden gelen sesler kesildi ve avluda ölüm sessizliği oldu. Mesut bile şaşırmıştı. Çünkü Doğa ona bile söylememişti. Mahmut Ağa’nın yüzü karardı. Aniden ileri atılıp kızının yüzüne sert bir tokat indirdi. Doğa, arkasındaki Mesut’a tutunarak ayakta kalabildi.
"Rezil! Ben böyle bir çocuk büyütemem! Benim artık Doğa diye bir kızım yok!" diye haykırdı.
Aziz Ağa, babasının bu kadar sert tepki vermesini beklemiyordu. Ama o da Doğa’nın böyle bir şey yaptığına inanamıyordu.
Mahmut Ağa, iç çekerek Aziz’e döndü. "Oğlum, gidiyoruz. Artık burada kalmamızın anlamı yok."
"Ama baba," dedi Aziz. Böyle gitmek istemiyordu.
"Gidiyoruz dedim!"
Herkes gitmeye hazırlanırken, Davut Ağa alaycı bir şekilde güldü. "Gelini unuttunuz!"
Aziz, öfkeyle Marin’e baktı. Onun bir suçu olmadığını artık anlamıştı. Ama bu, onun karısı olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Onu burada bırakamazdı sonuçta berdel bozulmamıştı ve Marin onun karısıydı.
Mahmut Ağa, kesin bir sesle emretti. "Gelini de götür. Şimdi zamanı değil, oğlum. Sonra bir çaresine bakarız."
Aziz, dişlerini sıktı ve Marin’in yanına yaklaştı. "Kalk! Gidiyoruz!" dedi.
Ama Marin kıpırdamadı. Gözleri dolmuş, annesine bakıyordu. "Gitmek istemiyorum!" diye haykırdı. Aziz, sabırsızca eğilip onu belinden kavradı ve bir çuval gibi sırtına attı.
Marin, öfkeden ve çaresizlikten bağırıyordu. "Bırak beni! Gitmek istemiyorum!"
Annesi de gözyaşları içinde yalvardı. "Kızımı götürme!"
Ama Aziz durmadı. Kendi öfkesi, kandırılmış olmanın acısı ve içinde büyüyen çaresizlikle, Marin’i sırtında taşıyarak oradan uzaklaştı.
Ve tüm bunları odasının penceresinden izleyen Zeynep, ortalık sakinleştiğinde sevgilisini aramak ve onunla tenhalıkta buluşmak için telefonuna uzandı.
*****
Aziz Cihan Karaman
Ne yapacaktım ben şimdi? Ne beklemiştim ama karşıma ne çıkmıştı? Bir hal çaresine bakmam gerekiyordu ama ne? Doğaya kızgın olmam onu yok sayacağım anlamına gelmiyordu. Ama berdeli nasıl bozacaktım? Bu kızla evli kalamazdım. Hem o da beni istemiyordu, gözlerindeki öfke yeterince açıktı. Zeynep en azından beni tanıyordu ama bu kadın... O, bana düşman gözüyle bakıyordu.
Araçtan indim. Annem "Oğlum, konuşalım," deyince peşinden gittim. Marin ise annemin sesiyle olduğu yere çakılı kaldı.
"Kızım, sen odana geç," dedi annem yumuşak ama kararlı bir sesle. Ardından çalışanımız Meryem'e dönüp, "Gelin hanıma odasına çıkmasında yardımcı ol," dedi. Marin bir an tereddüt etti ama sonra annemin sözlerine karşı koyamayarak içeri yöneldi. Ben ise annemle babamın peşinden ilerledim.
Salonun ortasında dikildiğimizde babam, kollarını göğsünde bağlayarak bana baktı. "Ne düşünürsün bu konuda?" diye sordu.
Gerçek düşüncem belliydi.
"Ben bu evliliği kabul edemem," dedim kesin bir ifadeyle.
"Ama kardeşin hamile, oğlum."
Annemin sesi bir nebze daha yumuşamıştı. Oğullarını severdi ama Doğa... Doğa onun nazarında bambaşkaydı. Babamla birlikte en çok üzerine titredikleri kişi oydu. Biz,de kız kardeşimizi çok sever, üzerine titrerdik. Sanırım fazla sevgi iyi sonuçlanmıyordu. Ve şimdi Doğa bir hata yapmış, fakat bunun bedelini bana ödetiyorlardı.
"Ben o an kızdım, ‘benim artık öyle bir kızım yok’ dedim ama gerçeği değiştiremeyiz," diye devam etti babam. Sesi sertti ama içinde bir baba kırgınlığı vardı. Doğa onlar için çok özeldi ve şimdi o kırılmış, belki de elinden kayıp gidiyordu.
"Ben bu kızı tanımıyorum," dedim, sesimi biraz yükselterek. "Kimdir, necidir, hiçbirini bilmiyorum. Yapamam!"
"Neden tek taraflı düşünüyorsun oğlum?" Babamın sesi aniden sertleşti. "O kız, seni tanıyor mu? Onun durumu seninkinden daha mı iyi sanırsın? O da senin gibi bir oyunun içine çekildi!"
Sustuğumda annem devam etti bu defa. "O kız artık senin karın. Kızım hamileyken berdeli bozmana izin veremem. Alışırsınız zamanla birbirinize. Eskiler zaten düğün gecesi görürdü birbirini. Başka yolun yok oğlum. O, senin karın!"
Annem de son noktayı koymuştu. Konuşulacak başka bir şey kalmamıştı. Sessizce başımı eğip odadan çıktım.
Dışarı adım attığımda karşıma Yaman çıktı. Küçük kardeşim bana bir şeyler söylemek ister gibi baktı ama elimle onu durdurdum. Bugün fazlasıyla söz dinlemiştim, artık kimseyi duymak istemiyordum. Ağır adımlarla odama yöneldim.
Ama gelin hanım odada yoktu.
Balkon kapısı açıktı. Hafif esen rüzgar perdeleri savuruyordu. İçeriden değil, dışarıdan gelen bir sessizlik vardı. Kapının önünde durup dışarı baktım. Marin, balkona yaslanmış, başını hafifçe yana eğmişti. Uzaklara, bahçeye dalmıştı.
Beni fark etmedi bile.
"Kara gül görmemişsindir önce sanırım," dedim.
İç geçirir gibi irkilip bana döndü. Gözleri kızarmış, yanaklarında hala kuruyamamış gözyaşı izleri vardı.
"Evet, görmedim," dedi, sesi yorgun ve boğuktu. "Duydum sadece. Sadece burada yetiştiğini biliyordum ama hiç görmemiştim."
"Doğru duymuşsun. Bu kara güller sadece Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesinde yetişir. Bizim bahçede çoğu zaman olur," dedim, gözlerimi güllerden ayırmadan.
O da gözlerini bahçedeki kara güllere çevirdi. Hafifçe eğilmiş, geceye inat koyu kırmızıya çalan yapraklarını ışığın altında açmışlardı. Onlara bakan birini içine çeker gibi bir halleri vardı.
"Güzelmiş," dedi.
Sonra aniden gözlerini çekip bana döndü. "Beni geri gönderecek misin?"
Umudu, sesinin titremesinde saklıydı. Ama ben ona umut veremeyecektim.
"Biliyor musun?" dedim, gözlerimi ondan çekmeden. "Sen ve kara gül birbirinize çok benziyorsunuz. O nasıl ki ait olmadığı toprakta açamıyorsa sen de ait olmadığın bu topraklarda yaşayamazsın."
Solukları hızlandı. "Nihayet anladın," dedi kısık bir sesle. "O zaman bırak beni."
Ama ben kafamı iki yana salladım.
"Ama sorun şu ki, hangi renkte açarsan aç, ben senin bu toprakta açmanı istiyorum."
Beni anlamamış gibi baktı.
"Anlamadım."
"Yani boşanmıyoruz," dedim gözlerinin içine bakarak. "Boşanamıyoruz."