Trabzon’un üzerine çöken o görkemli düğün gecesinin ardından, sabahın ilk ışıkları Şanlıbeyoğlu konağının yüksek pencerelerinden içeri süzülüyordu. Gözlerimi açtığımda oda henüz Karadeniz’in o meşhur, mavimsi sabah sisinin tütsüsüyle kaplıydı. İlk birkaç saniye nerede olduğumu kavrayamadım. Parmağımdaki o ağır, ışıl ışıl parıldayan tektaş ve hemen yanındaki alyans gözüme çarptığında, zihnimde bir an içinde bütün bir gece film şeridi gibi aktı: Kemençe sesleri, patlayan havai fişekler, babamın gözyaşları, Yaren’in kahkahaları ve... Kuzey. Bakışlarımı soluma çevirdim. Kuzey, geniş göğsü her nefeste ritmik bir şekilde inip kalkarak yanımda uyuyordu. Dün geceki o sert, geçit vermez, Trabzon’u titreten Şanlıbeyoğlu gitmiş; yerine yüz hatları yumuşamış, sakalları yastığa gömülmüş sakin bir

