Sokakta yaşarken insan hayatta kalabilmek için hep bir adım önden gitmeliydi; fırındaki abinin attığı son bayat ekmeği alabilmek için bir adım, yan kesicilerin saklandığı yerden geçmeden önce bir adım, insanların işine yarabileceğini göstermek için bir adım daha zeki olmak gerekirdi. Yoksa sonu felâket olurdu.
Bu kural beni tam yirmi altı yıl hayatta tutmuştu, böyle düşünmeseydim şu an yaşıyor olamazdım muhtemelen.
Şimdi öfkeden gerçek bir köpek gibi kudururken sakin kalmam da bir adım önden gidiyor oluşuma bağlıydı.
Zeki kaçmıştı; polise gidip beni şikâyet edebilirdi, adam toplayıp evimi taratabilirdi, buraya gelip beni Enver Bey’in önünde aptal konumuna düşürebilirdi fakat yapmayacaktı. Çünkü ben mevzu bahis hayatımsa çirkin oynardım.
Kerem’e doğru yürümeye başlarken kendime hatırlatmak zorunda kaldım.
Yaşamak ve yaşatmak için.
Kerem ve çok sevgili arkadaşları benimle iletişime geçmekten nefret ediyor gibi görünüyordu. Hiç umursamadım, insanların beni sevip sevmemesi daha on iki yaşındayken benim için önemini yitirmişti. Tam Kerem’in önüne dikildiğimde herkesin yüzüne hızlı bir bakış attım. Ardından hepsinin irrite edecek şekilde gülümsedim.
“Kerem, kargalar leş beklerken kartal ne yapar biliyor musun?”
Adamlardan biri öne atıldı. Öfkesini kontrol edemeyen birisiydi belli ki, şu an davette olduğumuzun farkında bile değilmişçesine takındığı tavır bana bunu düşündürtmüştü.
“Öte de afkur.”
Ekşi bir şey yemişçesine yüzümü buruşturdum. Çok acemice. “Dengim değilsin,” deyip adamı omzundan ittim. Benim hafif dokunuşum adamı yerinden kıpırdatmadı. Yine de Kerem’in öksürük sesi adamın önümden çekilmesine yol açtı. Tek kaşımı kaldırarak Kerem’e döndüm.
“Kartal daha yüksekten uçar, Kerem. Kargalarda beklediğiyle kalır. Zeki’ye ilet. Kızına çok iyi bakacağım.”
Bir anda ortalığı buz kesti. Kerem’in gözlerindeki ışıltının sönüşünü, tutulan nefesleri, şok geçiren ifadelerini seyrederken takındığım rahat tutumla herkesin nefretini körüklemiştim. Önümü kesen sabırsız adam beni hiç şaşırtmayarak bana doğru yeltendi, arkasındakilerden birisi kolundan yakalayıp ona doğru eğildi ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Aralarında nezih bir ortamda olduğumuzu hatırlayan vardı çok şükür ki.
“Yapamazsın,” diye mırıldandı ağzının içinden Kerem. Bakışları bir tuhaftı, hayal kırıklığına uğramış gibi. “Sen bile altı yaşındaki çocuğa bunu yaşatacak kadar alçalamazsın.”
“Bile kelimesini kullanmanın beni üzebileceğini mi düşünüyorsun? Bazen benim kim olduğumu unutanlara böyle küçük hatırlatmalar yaparım ben. Bak mesela siz unutmuştunuz. Hemen hatırlattım, ben Uhde Kandemir’im. Beni yenemezsin.”
Kerem 1 – Uhde 2.
Topuklarımın üstünde dönüp tepki vermelerine izin vermeden yürümeye başladım. Kimse beni durdurmaya yeltenmedi çünkü biliyorlardı ki yapmadığım bir şeyi dillendirmezdim. Şu an bana kimsenin el süremeyeceğine emindim. Enver Bey’in yanına doğru ilerlerken bakışlarım Leyla’yla kesişti. Kaşları hafifçe çatılmıştı, Kerem ile nasıl bir diyalog yaşadığımı merak ettiğini tahmin edebiliyordum ve bu durumdan hep hoşnut görünmüyordu.
İçimde ufacık bir şüphe tohumu zihnime bir şeylerin yanlış gittiğini söylediğinde görmezden geldim. Leyla’ya karşı olan hassasiyetim, her daim şüpheyi ortadan kaldırırdı.
Enver Bey ise adını hatırlamama gerek olmaya ortak iş yaptığı adamlardan biriyle konuşuyordu, pek memnun göründüğünü düşünmüyordum.
Yüzüme acı çeken ifademi yerleştirirken dikkat çekmeden hemen önce elimi karnımın sol üst kısmına götürdüm.
“Baba,” derken ağzımın içinde tuhaf bir tat oluştu. Uzun zamandır bu oyunu oynamıyordum. O kelime, boğazımdan aşağı dikenli bir tel yuvarlanıyormuş gibi hissettiriyordu.
“Ben kendimi pek iyi hissetmiyorum da...”
Cümlemi yarıda kesip karnıma kramp girmişçesine öne doğru eğildim. Önceliğim rolümün hakkını vermekti, şu an bilinçaltımın canımı yakmasına müsaade edeceğim bir anda değildim.
Enver Bey’in soğuk eli omzuma değdiğinde gerçekten midemin bulandığını hissettim. Belli ki bilinçaltım benimle aynı fikirde değildi. Gerçeklik ve rol karışınca siyah gözlerindeki bakışa bakılırsa o bile inanmıştı canımın yandığına.
“Feza seni eve götürsün,” diyerek ilgili aile babası rolünü oynarken kendimi tiyatro sahnesinde gibi hissediyordum. Bana düşen görev ise rahatsızlık vermek istemeyen cici kızı oynamaktı. Hemen başımı olumsuz anlamda iki yana salladım.
“Hayır, bugün kimsenin gününü mahvetmek istemiyorum. Cengiz gelmişti arkamızdan, ondan beni eve bırakmasını isterim.”
Feza birkaç saniye içerisinde yanımızda bitmişti. Sorgulayıcı gözleri üzerimde gezinirken huzursuzlandım. “Emin misin benimle daha rahat olursun,” derken sesindeki huysuzluk bile bas bas bağırıyordu onu peşimden sürüklememem için. “Eminim abi,” dedim mağduru oynarken. Burada yüzüme benden ne kadar nefret ettiğini ve abim olmadığını haykıramadığından birazcık işe renk katmıştım.
Nasıl da mutlu bir aile tablosu ama...
“Peki.”
Enver Bey yine son noktayı koymuştu, o bunaltıcı mekândan neredeyse koşar adımlarla uzaklaşırken midem bulanıyormuş gibi davranmaya devam ettim. Sonuçta bir oyunculuk sergileniyorsa hakkını vermeliydim.
Dışarıya adım atar atmaz nefes alabildiğimi hissetmiştim. Cengiz gerçekten de beni bekliyordu fakat eve götürmek için değil.
Kendimi arabaya attığım anda klimaya uzanmak istedim lakin zaten içerisi sımsıcaktı. “Soğuğa hiç gelemiyorsun değil mi?” diyen Cengiz’e gözlerimi devirdim. Korumaların arasında benimle böyle konuşabilecek tek kişi oydu.
Arkadaş değildik, sadece ev olarak adlandırılan hayatımızı sürdürdüğümüz çöplükte benzer şeyleri yaşamış iki insandık.
“Çocuğu korkutmadın değil mi?”
Arabayı çalıştırırken “Aynı mesajda yazdığın gibi sessizce ve tatlı bir şekilde hallettim,” dedi.
Kollarımı göğsümde kavuşturmadan önce çantamı arka koltuğa salladım. Kollarım buz kesmişti, ceketimi davette unutmuştum. Umursamadan kafamı dışarıya çevirdim. “Enver Bey sorarsa,” diye söylenmeye başladığında sözünü kestim.
“Sana emir verdiğimi söyle.”
“Öyle söylersem sana yapmadığını bırakmaz.”
Doğru, bana yapmadığını bırakmazdı.
“Beni öldüremez de ama seni öldürtür.”
Yüzüne alaycı bir tebessüm yayılırken “Bana bir bok yapamaz,” diye söylendi. “Sen yine de o kadar emin olma,” diyerek uyarı bulundum. Amacım korkutmak veya göz dağı vermek değildi, sadece ölmesini istemiyordum.
Bende insandım; etten, kandan ve candandım. Birilerinin acı çektiğini, zulme uğradığını veya öldürüldüğünü görmek istemiyordum. Sadece hayatta kalmak için bazı şeylere boyun eğmiştim, doğru gelmese bile.
“Sorgulama.”
Cengiz ne düşündüğümü anlamışçasına bana akıl vermeye kalkınca alayla güldüm.
Ben sorgulamayı yıllar önce bırakmıştım.
“O adama rağmen içinde insanlık kırıntıları taşıyorsun, Uhde. Çocuğu korkutmak istememenin sebebi bile o.”
“İnsan, insan olmamayı bile kendi seçer de Cengiz,” dedim dalgınlıkla. “Ailesini seçemiyor, o çocukta seçemezdi.”
Onunda canından bir şeyler kopup gitmişti, belliydi. Başıyla onayladıktan sonra “Ailesini seçemiyor,” diye tekrar etti cümlemi. Sanki yıllarca birinin bunu söylemesini bekliyormuşçasına. Bu dramatik an ikimiz içinde tuhaftı. Kafamı çevirip dikiz aynasına döndüğümde arkamızdaki camları siyah filmle kaplanmış araba dikkatimi çekti. Gerçekten beni geri zekâlı falan mı sanıyordu bunlar?
“Takip ediliyoruz.”
“Alındım bir tık, farkındayım. O yüzden sıfır çizip duruyorum. Formdan düşmüşsün, Uhde. Çok geç fark ettin. Davetten çıktığından beri araba peşimizde. Acemi herhalde.”
Ofladım.
“Şovmensin ya, fark ettiysen ne dönüp duruyorsun kaybettir izimizi.”
Cengiz elini vitese attı, içimden ürperti geçti. Korkunç bir gülümsemeyle bana bakıp “Emredersiniz prenses,” dediğinde pişman olmuştum bile. Onu uyarmama zaman kalmadan arabadan bağırır tarza bir ses yayıldı ve bugün sürekli bulanan midem ağzıma geldi.
Cengiz tam bir trafik canavarıydı.
Bizi takip eden acemi olmasa bile Cengiz’in yanında hiç şansı yoktu.
Yarım saat kadar bulanan mideme hâkim olmaya çalıştım. Işıklara neredeyse bakmıyor, hızını asla azaltmıyor, bulabildiği her delikten kayıp geçiyordu. Araba öyle bir sallanıyordu ki hâlâ tek parça olmamıza şaşkındım. Çok daraldığımda koluna vurarak onu uyardım. Ki zaten birkaç saniye sonra araba durdu.
“Bizi tercih ettiğiniz için teşekkürler.”
“Esprilerin araba sürüşünden daha beter,” deyip kendimi dışarı attım. Ara sokaklardan birindeydik, nerede olduğumuz hakkında pek fikir sahibi değildim. Arabayı kilitleyip ceketinin koluyla dikiz aynasında olmayan tozu sildi. Ardından ceketini çıkarıp bir centilmen edasıyla omuzlarıma bıraktı.
“Buyurunuz efendim,” derken eliyle yolu işaret ediyordu. “Önden sen git,” dedim başımla ileriyi gösterirken. Yok artık dercesine baktı yüzüme. “Sana pusu falan kurduğumu mu düşünüyorsun?” dediğinde cevap vermek istemedim. “Seni öldürebileceğimi düşünecek kadar mı gerçekten Uhde?”
Hareket etmedim.
Birazcık öfkelendiğini hissediyordum, başka hiçbir şey söylemeden yürümeye başladı. Arkasından ilerlerken sadece tişörtü olduğunu fark ettim, belli belirsizdi ama titriyordu muhtemelen soğuktan.
Evet, titreyecek kadar soğuk havada bana ceketini veren bir insan bile üç adım sonra beni öldürmeye çalışabilirdi.
Hayat benim için buydu, bu kadardı işte.
Pantolonunun cebinden çıkardığı anahtarla bina kapısını açıp içeri girdiğinde gözlerimi dört açtım. İkinci katı çıkarken huzursuzlandığımdan topuklu ayakkabılarımı çıkarmak için duraksadım. Canımı yakıyordu ama sivri topuğu bazen can kurtarıcı olabiliyordu. Nereden mi biliyordum? Orası biraz uzun hikâyeydi.
Üçüncü kata ulaştığımızda Cengiz halinden hiç de memnun olmayan bir tavırla kapıyı açtı. Ayakkabılarını çıkarıp içeri ilerlediğinde bende elimdekileri yere atıp onu takip etmeye devam ettim. Salona girdiğimizde karşımda duran manzarayı asla beklemiyordum.
Bir kadın elma soyuyordu, televizyonda çocuk kanallarından biri açıktı ve altı yaşındaki kız tam televizyonun karşısındaki koltukta elindeki yarım elma parçasını ısırıyordu.
“Bu kadın kim?”
Cengiz kadına doğru yürürken “Bu kardeşim Büşra,” dedi. Sonra da meyve doğradığı tabaktan bir parça alıp ağzına attı. Koltuğa yayıldığında bir anlık öfke patlamamla hızla ona ilerleyip ayağına tekmeyi geçirdim. Büşra denen kadın ayaklanırken çocuk elindeki yarım elmayı düşürdü.
Cengiz bir anlık acı çeken ifadesini ustalıkla gizleyip çocuğa döndü.
“Abla bana şaka yapıyor.”
Şakaklarıma masaj yapmaya başlarken “Çocuğu kardeşinin evine mi getirdin?” diye mırıldandım onun duyabileceği ses tonuyla. Bizimle hiç alâkası olmayan bir kızı nelere alet ediyordu?
“Kuzum ya Nevin Hanım kalpten gitmesin diye böyle yaptım. Yoksa biliyorsun Enver Bey seve seve ağırlardı misafirimizi.”
Büşra anlamaz bakışlarla ikimizi süzüp “Abi,” dedi. “Biraz konuşabilir miyiz?”
Onlar başka odaya geçerken çocuğun çaprazındaki koltuğa oturdum. Başım çatlayacak gibiydi, o yüzden pek sempatik göründüğümü düşünmüyordum. Çocuk biraz korkmuş görünüyordu. Benimle muhatap olmamak için tekrar televizyona döndü. Böyle bir izlenim bırakmamalıydım.
“Merhaba,” dedim iletişim kurabilmek adına. “Merhaba,” derken sesi çok kısıktı, bu kadar yakınında olmasam hayatta duymazdım. Bakışları biraz ürkekti, koyu renk saçları ensesinde ince tokayla gelişigüzel toplanmıştı, gözleri toprak rengiydi. Minik ellerindeki elmaya sımsıkı sarılmıştı.
“Benden korkmana gerek yok.”
“Babam ne zaman gelecek abla?” diye sordu benim söylediklerimi tamamen görmezden gelip. “Bana bir kere uyuyup uyanınca geleceğim demişti. Dokuz kere uyudum uyandım, hala gelmedi.”
Babasının bir kere uyuyup uyanınca gelmemesinin sebebi, bendim.
Şu sıralar fazla güçsüz hissediyordum, cümleler içime böyle oturmamalıydı. Merhamet, benim için idam sehpasına giden yolumu çiçeklendirirdi. Kesinlikle empati kurmamalı, sempati duymamalıydım.
Yine de bana biraz korkak biraz umut dolu bakışlarla bakan çocuğa olumsuz bir cevap vermek istemedim. “Gelecek,” diyebildim zar zor. “Çok yakında.”
“Kaç kere daha uyuyup uyanmam lazım?”
Çocuğun sesi zihnimde yankılanıyordu, sanki kafamın içinde bir balyoz ardı ardına vuruyordu. Bu hissin yorgunluktan olduğuna kendimi ikna etmek istedim, edemedim. Tam olarak nerede hislerim sinsice mantığımın önüne geçmeye başlamıştı?
“Çok fazla değil,” diye belli belirsiz bir cevap verdim yine. Çocuk başını önüne eğdi, gözleri kızarmıştı, yanağına düşen gözyaşını görene kadar kendimi suçlu hissetmediğimi anlamıştım. Asıl suçluluk hissi buydu, birisi göğüs kafesime defalarca vursa daha az canım yanardı.
Benden korktuğu için mi yoksa dışa dönük bir çocuk olmadığı için mi sessizce, içli içli ağlıyordu bilmiyordum. “Ağlama,” dedim parmaklarımı birbirine kenetlenip ellerimi sıkmaya başlarken. Bile kelimesi Kerem’in ağzından duyduğumda canımı yakmamıştı ama altı yaşındaki bir çocuk karşımda ağlıyorken o kelimenin ağırlığı altında ezildim.
“Ağlamaman için ne yapabiliriz?”
Çocuk bir şeyler söylemek yerine dudağını büzdü. Tuhaftı, tanımadığı insanların yanında olan biri fazla sakindi. Ya böyle olaylara alışkındı ya da yabancı insanlar hakkında bilgisi sıfırdı.
“Abla,” dedi sol elinin tersiyle tombul yanaklarını silerken. “Sen beni babama götürecek misin?”
“Götüreceğim ama birkaç gece uyuyup uyandıktan sonra.”
Biraz düşünür gibi oldu, ardından bakışlarının bana çevirdi. “Canımı yakacak mısın?” derken şüpheci yaklaşımıyla idrak ettim.
Böyle şeylere alışkın bir çocuktu.
“Hayır.”
Çocuğun tepkisine bakacaktım ama kapının açılma sesini duyduğumda dikkatim dağıldı. Cengiz elini kolunu sallayarak içeri gelip çaprazımdaki koltuğa yayıldı, ağzında nereden bulduğunu bilmediğim bir kürdan duruyordu.
“Çocuğu başka bir yere götürmemiz lazım,” dedi sanki market siparişi veriyormuş gibi rahatlıkla. “Tabii Cengiz,” dedim ondan daha da gevşemiş tavrımla. “Eminim Enver Bey sofraya bir tabak daha koyar. Aynı benim için koyduğu gibi. Biz çocukla bir yolunu buluruz da sen ne yaparsın?”
Omuz silkti.
“Ben emri senden aldım. Beni de çocuğu da sen kurtaracaksın çakma Amazon.”
Dikkat etmek zorundaydım, her an çatlamaya hazır buz tabakasında yürüyordum. “Düşünmek için zamana ihtiyacım var,” dedim ayaklanırken. İki adım atmıştım ki küçücük kollar sol bacağıma dolandı.
“Seni sevdi galiba.”
Eğilip çocuğu kucağıma alırken Cengiz’e onu boğazlamak istediğimi açıkça belli eden bakışımla yanıt verdim. Hiç üstüne alınmadı. Sehpanın üzerine attığı telefona uzanıp kontrol ederken sağ bacağının sallanmaya başladığını fark ettim. Bütün o rahat tavrı maskeydi. Enver Bey, yaptığımızı öğrenirse neler olacağını tahmin edebiliyordu.
Çocuk başını omzuma yasladığında boğazımdan karnıma doğru iç gıdıklayıcı bir his indi. Sanki on katlı binanın tepesinden yere çakılıyormuşum gibi. Nefes sesini dinlerken bir elimle sırtını sıvazlamaya başladım. Bugün fazla iyilik doluydum ve bu durum şah damarıma bıçak dayanmış hissi veriyordu. Her an gösterdiğim merhamet ölüm olarak bana geri dönebilirdi.
Çocuklar hassas noktamdı.
Zeki’yi mi kendimi mi cezalandırıyordum, bilmiyordum.
“Çocuğu nereye götüreceğini düşünmedin yani ben mi yanlış anlıyorum?”
Cengiz’in şüpheci bakışları canımı sıkmıştı. “Anlık gelişti, düşünecek vaktim yoktu.” Çocuğu Kerem davette gelip beni kışkırtınca ve bir haltlar döndüğünü az çok anladığım için aldırmıştım. Kendimi sağlama almak amacıyla...
“Sıkıntılı sularda yüzüyorsun,” dedi Cengiz bana sanki bilmiyormuşum gibi. “Bilirsin bizim gibiler emir vermez, emir alır.”
“Sizin gibiler emir alır Cengiz, ben siz değilim.”
Ne demiştim size? Benim gibiler kan kusar, kızılcık şerbeti içtim der.
Çocuğu koltuğa yatırırken uyuşmuş kollarımı esnettim. Elimi Cengiz’e doğru uzatıp “Telefonum,” dediğimde kaşlarını kaldırıp anlamıyormuşçasına boş boş suratıma baktı. Oysa kahverengi gözlerinde eğlenen parıltılar giziydi. “Arabadayken inmeden önce telefonumu ceplediğini gördüm. O yüzden beni uğraştırma, işimize bakalım.”
“Sana formundan düşmüşsün demiştim ya haksızlık etmişim,” diye söylenirken arka cebinden telefonumu çıkarıp uzattı. “Eski alışkanlıklar,” deyip iç geçirdiğinde bacağına tekme atmak amacıyla hamle yapmıştım ki bacaklarını karnına çekip kollarını doladı. Yüzündeki abartılı korku ifadesine gülmekten kendimi alamadım.
Cengiz’de çok önceden yaşayabilmek için çalmak zorunda kalmıştı ve bu işin hakkını veriyordu.
Telefonumda birkaç arama vardı. Önemsizleri geçtim ve Leyla’nın mesajına tıkladım.
“Neredesin?”
“Kötü olduysan neden bana söylemedin?”
“Uhde endişeleniyorum.”
“Lütfen bana dön.”
“Uhde, acil durum.”
Son mesaj atılalı sekiz dakika olmuştu, endişeyle onu aradığımda telefonu açana kadar geçen zaman sonsuzluk gibiydi.
“Leyla iyi misin? Neler oluyor?”
Hışırtılar duydum.
“İyiyim ben asıl sen iyi misin? Çocuk nerede Uhde?! Nasıl çocuğu alet edebiliyorsun? Sen bunu nasıl yapabiliyorsun?”
Bakışlarım ışık hızıyla Cengiz’e döndü, elini ben suçsuzum dercesine kaldırdı. “Neden bahsediyorsun Leyla?” dediğimde bir şeylerin devrilme sesini duydum. “Benim yaşadıklarımı bilirken nasıl yapabilirsin, aklım almıyor!”
“Leyla,” derken sesim özür diler gibi çıkmıştı. “Eve geldiğimde konuşalım.”
“Hangi cehennemdeysen hemen gel!”
Telefonu suratıma kapattığında ofladım. Leyla’nın öğrenmesi hiç iyi olmamıştı. “Çocuğu benim bile bilmeyeceğim güvenli bir yere götür,” dedim Cengiz’e. “Benim eve geçmem lazım.”
“Çocuğu niye işin içine kattın Uhde? Hiç senlik hareketler değil.”
İki sebebi vardı; birincisi Kerem ve saz arkadaşlarına karşı hassastım çünkü içimizde bizi onlara satan bir köstebek vardı, bu durum canımı çok sıkıyordu. İkincisi ise çocuğa zarar gelsin istemiyordum. Çocuğu benden önce Enver Bey’in almasını da...
“Kendimce sebeplerim vardı,” dedim tekdüze.
Benim hep kendimce sebeplerim olurdu. Kimseye seni korumak içindi, seni savunmak amacıyla yaptım, kötü gitsin istemedim diyememiştim ki buna da inanmazlardı zaten. Çünkü hem dışardaki insanlar hem de yıllardır iç içe olduğum insanlar beni parayla satın alınmış bir kukla olarak görüyordu. Enver Bey’in çıkarına ters düşecek hiçbir iş yapmayacak kanlı canlı bir kukla.
Leyla dışında...
O beni anlardı.
Bakışlarım çocuğa kaydığında zihnimi tırmalayan bir ses duyar gibi oldum.
Olmaktan en çok korktuğun kişi oldun, Uhde.
Vicdan muhasebesi yapmadan önce kendimi bu evden atmam gerekiyordu. Çantamı koluma takıp kimsenin suratına bakmadan yürümeye başladım. Binadan ne zaman çıktım, kaç dakika yürüdüm, hangi sokaktan geçtim, bilmiyordum. Aslında zihnini susturma konusunda uzmandım. Nedense aklım bugün bana işkence etmeye karar vermiş gibi görünüyordu.
Bir adım dedi yaşamak isteyen yanım. Bir adım önde olmazsan ölürsün. Bunun için yaptık.
Evet, hayatta kalmak için de sebeplerim vardı.
Taksi çevirirken aklım daha berraktı artık. Vicdan, merhamet, empati, acıma hislerimin hepsini kalbimdeki simsiyah bir noktaya tamamen gömdüm. Çünkü şu an yüreğimi dinlemek, yıllarca parçalanıp ancak bana kalabilen minik parçamı sonsuza dek kaybetmek anlamına geliyordu.
Hayatımı bu hâle getirirken dönemeyeceğim kadar yürümüştüm ve önümün uçurum olduğunu gözümle görsem bile yürümeye devam edecektim.
Taksiciye tarif ettiğim yere geldiğimde indim, onun gittiğine emin olduktan sonra başka taksi çevirdim. Enver Bey eğer evdeyse indiğim taksiyi bulup beni nereden aldığını öğrenebilirdi, hiçbir şeyi riske atamazdım. Evin önüne gelene dek camdan dışarıyı seyrettim.
Taksiden indiğimde topuklu ayakkabılarım canıma tak etmişti. Zaten evimin önündeydim, ayakkabıları çıkarıp elime aldım. Bahçeye girdiğimde tüylerim diken diken oldu, etraf fazla sessizdi. İçgüdülerim beni daha da tedirgin ederken soğukkanlılığımı korumayı başardım. Yüz ifademi sabit tutarken evin kapısına ulaşmıştım. Kapıyı açan görevli kadın beni görünce beyninden vurulmuşa dönmüştü. Haksız sayılmazdı: üstümde siyah gece elbisesi, omuzlarımdaki erkek ceketi, sağ elimde sallanan siyah bir çift topuklu ayakkabı ve akmış makyajımla nasıl göründüğümü az çok tahmin edebiliyordum.
“Uhde Hanım,” dediğinde kaşlarım çatıldı. Eğer evde misafir yoksa beni görmezden gelirlerdi. Benimle muhatap olmamak amacıyla yollarını değiştiriyorlar dersem yalan söylemiş sayılmazdım. Onu es geçerek ayakkabıları ve çantamı yere fırlattım. Sallana sallana evin içine yürürken beni gördüklerinde ne düşünecekleri umurumda bile değildi. Merdivenleri çıkıp odama ulaşabilmek için salonun önünden geçmem gerekiyordu. Adımlarımı durdurmadım ta ki Enver Bey’in sesini duyana dek.
“Geldi, gördün mü?”
Fazla keyifli bir ses tonu vardı, güzel şeyler olduğunu varsaydım. Salonun önünden geçip gitmeye niyetliydim ama tabii ki başaramadım.
“Uhde?”
Sesin geldiği yere yöneldim, bütün aile salonda toplanmışlardı, kesinlikle evde misafir vardı. “Baba?” dediğimde aklımda canlanan çocuğun suretiyle ruh halim darmadağın oluverdi. Onlara doğru yürürken koltukta oturan adamı fark ettim. Bana bakıyordu, doğrudan.
Onu daha önce görmemiştim çünkü görseydim hatırlardım. Hatta bana lanet misali yapışan hiçbir şeyi unutmama izin vermeyen savunma mekanizmam olmasa bile hatırlardım. Yakışıklıydı, omuzlarının geniş olması heybetli görünmesine sebep olmuştu ama kas yığını gibi de değildi. Koyu kahverengi gözleri beni baştan aşağı süzüyordu, saçları düzgünce geriye taranmıştı.
Beni tek fark eden o değildi.
Enver Bey çok nadir görebileceğiniz tüm kanı çekilmiş ifadesiyle ayakta donup kalmıştı, Leman durumdan zevk alırcasına her hareketimi aç bir akbaba misali seyrediyordu, Feza nefret dolu bakışlarıyla benim üstüme atlayacak gibiydi. Nevin Hanım ise umursamazdı, bu kadının benimle alâkalı herhangi bir durumu ciddiye alması söz konusu olamazdı zaten.
Leyla ortada yoktu.
Kimse bir şey demeden “Leyla nerede?” diye sordum. Bana cevap veremediler bile. Dışardan o kadar kötü mü görünüyordum?
Enver Bey’in yanında duran adam ilk hareketi yapabilen kişi oldu. Bana doğru adım atmaya başladığında hipnoz olmuşçasına sadece izledim. Bana doğru yaklaşıyor olmasını kimse garipsememişti, ayrıca siyah ceketinin düğmelerini teker teker açıyor olmasını da. Tam karşıma dikildiğinde hala donuk bakışlarımla kendisini seyrediyordum. Kılım kıpırdamamıştı.
Sağ eli havalanıp omzumdaki cekete uzandığında bakışlarım Enver Bey’e kaydı. Kaşları çatıktı ve anladığım kadarıyla ters bir şey yapmamalıydım. Ceket omzundan aşağı itildiği için düştüğünde gözlerim karşımdaki adamın göğüs hizasına kaydı, çünkü uzun boyuma rağmen adamın ancak orasına denk geliyordum. Bakışlarımı yüzüne kaldırmadım, onun beni dikkatle izlediğini hissediyordum. Ceket gidince ince ip askılı elbisem yüzünden bedenimden ürperti geçti, üşüdüm. Kendi ceketini çıkarmak için kollarını hareket ettirdiğinde bana dokunmaması için geriye çekildim hafifçe.
Bu hareketime aldırmadan kendi ceketini omuzlarımın üstüne bıraktı.
İşte o an kafamı kaldırıp gözlerine baktım.
Elektrik çarpsa dâhi daha kötü hissetmezdim herhalde. Gözlerinde tuhaf bir yoğunluk vardı, beni sarıp sarmalayan. Etkilenmiş değildim, aksine huzursuzdum. İkimizin arasındaki neredeyse çatırdayacak elektriği Enver Bey’in sesi böldü. Anında bakışlarımı kaçırdım.
“Tanışmıyorsunuz değil mi? Ben sizi tanıştırayım.”
Normalde boyun eğerdim, ilk defa belki de bu adamın şu an burada olmasından cesaret alarak “Leyla nerede?” diye tekrar ettim az önce sorduğum soruyu. “Uhde,” dedi Nevin Hanım uyarır ses tonuyla. Sabrımın son kırıntılarıyla içime derin nefes çekerek nefsimi sakinleştirdim.
Enver Bey yanımıza doğru yürürken yerime mıhlamışçasına hareket edemiyordum. Karşımdaki adam da benimle aynı durumda olmalıydı.
Enver Bey yanıma dikilip gülümsediğinde kanım çekildi. Boğazım kupkuru olmuştu aniden. Bu mücevher keşfetmiş bakışı, bu onun işine yaradığımı hissettiren duruşu ve bu tatminkâr gülüşü tanıyordum.
Enver Bey ağzını açıp kollarımın arasında bütün hayatımla oynayacak bir bomba yerleştirmeden hemen önce hayatım boyunca yanıltmayan içgüdülerim her şeyimin avuçlarımın arasından kayıp gideceğini bana hissettirmişti. Ben on iki yaşında bu eve gelirken de yirmi altı yaşında boğazına kadar pisliğe batmış bir kadınken de Enver Bey için sadece araçtım. Hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla istediği şekli verebileceği kanlı canlı bir araç.
“Müstakbel nişanlınla tanış, Cihangir Payiz.”