2. BÖLÜM

1730 Words
İnsan haddini her zaman bilmeliydi, bilmeyenlere de bildirilmeliydi. O yüzden evin üst katındaki kiler tarzındaki küçük odamda kırık bir aynanın karşısında üstümdeki siyah, ince askılı, yırtmaçlı elbisemle dikiliyorken boynuma kapatıcı sürüyordum. Odamdaki hiçbir eşya yenilenmemiş veya güncellenmemişti. Belki hiç odama gelmedikleri için akıllarına gelmemişti, belki de kim olduğumu hiç unutmamam içindi. İşin tuhaf yanı yeterince param olmasına rağmen benimde bunu yapmıyor oluşumdu. Belki de ruhum haddini bilmek istiyordu. Boynumdaki izin kapandığına emin olunca aynada kendimi süzdüm. Elbise vücuduma tam yapışmıyordu. Ağır göz makyajı hiçbir zaman bana yakışmazdı, ela rengini çok koyu gösteriyordu. O yüzden makyajımı hafif tutmuştum. Kahverengi, omuzlarıma ancak değen saçlarımı şekillendirmiştim. Şık, siyah çantamı elime aldım. Tamamen hazırdım. Böyle süslenip püslendiğimde müzayedeye çıkarılan bir ürün gibi hissediyordum. Odamdan çıkıp Leyla’nın odasına doğru yürürken topuklu ayakkabımın tıkırtısı bile katlanılmazdı. Bütün gece bu sesle gezecek olmamız yeterince kötü değilmişcesine migrenim tutmak üzereydi. Kapısını tıkladım, dört kere. “Beş dakikaya aşağıdayım.” Kolumdaki marka saate bakışlarımı çevirdim. Enver Bey’in en nefret ettiği şeylerden biri bekletilmekti. Gerçi şöyle bir düşününce o adamın para dışında sevdiği hiçbir şey yoktu. “Dört dakika yirmi bir saniyen var,” diye seslendim içeri. Merdivenlere yöneldiğimde istemsizce içim öfkeyle doldu, dün gecenin anıları yüzünden. Basamakları inip herkesin beklediği kapıya doğru ilerlerken Feza ile göz göze geldim. Onu bir kaşık suda boğmak yerine tebessüm ederek “Çok yakışıklı olmuşsun Feza,” dedim. Bakışlarımla açtığım savaşa o da aynı şekilde karşılık vermeden iki saniye önce bakışlarının boynuma değdiğini görür gibi oldum ama emin olamadım. “Senin yanına yakışmam lazımdı, Uhde.” Nevin Hanım ikimizin iletişimine sadece göz devirdi, Leman ise kıkırdadı. Dışardan oldukça eğlenceli görünüyor olmalıydık. Aynı evin içinde birbirimize kan kustursak da dışarıya kızılcık şerbeti içtik demeliydik sonuçta. Bu da Kandemir olmak için ödediğim bedellerden biriydi zaten. Merdivende yankılanan topuklu ayakkabı sesiyle arkamı döndüm. Leyla aşırı güzel görünüyordu, saçlarını toplamıştı. Sırtının yarısını açıkta bırakan bordo elbisesi vücuduna tam oturmuştu. Yakası genişti, dizlerinin üstünde biten elbise bacaklarının uzunluğunu da ortaya çıkarıyordu. Gözlerimin ışıl ışıl olmasına oldukça memnun olarak sırıttı. “Hadi gidelim. Feza sen, Leyla ve Uhde’yi al. İki araba gideceğiz.” Enver Bey son sözü söylemişti, kimse itiraz da edemezdi. Topluca dışarı çıktığımızda iki gruba bölündük, garaj kısmına geldiğimizde Feza iki kapılı arabasının önünde durup kilidi açmıştı ki Leyla kulağıma eğildi. “Bu gece keyfimin hiç kaçası yok!” Kalçasıyla beni iterek yolcu koltuğunu indirip arkaya yerleşti. Koltuğu düzeltirken bütün bu organizasyonun Feza ile aramızın düzelmesi için olduğuna emin oldum. Onun yanındaki koltuğa yerleşip bakışlarımı dışarı çevirdim. İnanır mısın Leyla, bu gece benim de keyfimin hiç kaçası yok. Yola çıkalı on dakika bile olmamıştı ki Feza boğazını temizledi. “Dün çok sarhoştum, Uhde.” Mevzunun nereye evirileceğini biliyordum. “Sana zarar vermek istememiştim.” “On yedi yaşında hırsızlık yaparken ki gibi mi?” dedim daha bir gün önce babasının bana yaşattığı iğrenç sohbet zihnimi arka planda dürtüp durduğu için. Galiba kimse benden böyle bir tepki beklemiyordu. Çünkü ben Uhde’ydim: onların kuklası ve başları belaya girdiğinde kurtarmak amacıyla büyütülmüş bir evlatlık. “Sarhoştum ve yanlış bir şey yaptım. Özür dilemeye çalışıyorum, sadece o an için. Yoksa söylediklerini oldukça net hatırlıyorum.” Bakışlarım hala dışarıda akıp giden trafikteydi. “Özür dileme, Feza. Ağzınla iç, götünle değil. Bana yeter.” Ellerinin direksiyonu fazla sıkı kavradığını fark ettim bir an, parmak boğumları beyazlamıştı. “Ne derse hak ettin vallahi,” diye yorumda bulundu Leyla. “Ha benim boğazıma sarılmışsın ha onun.” Bende Feza da yorum yapmayınca arabaya sessizlik hâkim oldu. Önemli bir davete gidiyorduk, enerjimi toplamam lazımdı. O yüzden gözlerimi kapatıp zihnimdeki bütün zayıflıklarımı ve zaaflarımı en kuytu köşelere gömdüm. Aklım her zerresiyle bana lazımdı. Çünkü davet olayı sadece paravandı. İşlerin çirkin yüzünü böyle örtebiliyorlardı. “Geldik.” Gözlerim aralandı. Tazelenmiştim. Arabadan inerken yüzümde hiç de eğrelti durmayan yalancı gülüşümü takındım. Şovsa şov, kansa kan. Hepsi bizden sorulurdu. Diğer aile üyeleri bizden önce içeriye teşrif ettikleri için Feza’nın koluna girmek zorunda kaldım. Ben sağında, Leyla solundaydı. Mutlu aile tablomuzu göstere göstere gösterişli salona girdik. “Gözünü dört aç,” diye fısıldadı Feza. Altta kalmadım. “Kendin için endişelen.” “Seni neye benzetiyorum biliyor musun Uhde?” Yüzümdeki tebessüm titremedi bile. “Biliyorum Feza. Evcil köpeğinize.” “Hayır.” Hala etrafa gülümsemeler saçarak aile üyelerimize doğru yürüyorduk. “Zakkum çiçeğine. Böyle güzel ve tatlı görünüşüne aldanmak çok büyük aptallık. Sen ölümcül derecede zehirli bir çiçeksin. Zakkum çiçeğini yakarlarsa ne olur biliyor musun?” “İntikam mı alır?” diye dalga geçtim söyledikleriyle. O ise sadece bir anlığına bana döndü, tüm vücuduyla. “Yanarsan bile dumanınla zehirlersin sen. Sen busun.” Gülüşüm soldu. Çünkü haklıydı: ben ateşlerde kavrulurken yanımdaki insanları da zehirlemiştim. Hatta yirmi altı yıllık hayatım boyunca bana bu kadar yakışan bir tanımlama var mıydı, bilmiyordum. Ben ne on iki yaşından önce kullandığım adımla, ne de Uhde ile anılmalıydım. Ben zakkum çiçeğiydim. Hayatına değdiğim herkesi de zehirlemeye devam edecektim. Çünkü benim çiçeğimi soldurmuşlar, yapraklarımı koparmışlardı. “Evet Feza. Ben yanarsam sadece yakmam, zehirlerim de. Bunu hep aklında bulundur.” Kolundan zarif bir hareketle çıkıp önden yürümeye başladığımda üstümde onlarca bakış hissediyordum. Öfkeme yenildiğim anlar çok nadirdi, aynı şu an ki gibi. Enver Bey’in yanına dikildiğimde bakışlarındaki soğukluğu ancak ben fark edebilirdim. Ufak uyarısı yeterli olmuştu. Maskem düşmüştü, pat üç saniye sonra yüzüme yeniden yerleşivermişti. Leyla yanıma yaklaşıp fotoğrafımızı çekenlerin farkında olarak çenesini açıkta olan omzuma yasladı. “Böyle şeylerden çok yoruldum.” Sağda kalan elimle kolunu sıvazladım. “Gülümse, zaten sadece böyle organizasyonlarda dışarı çıkabiliyorsun. Ev hapsine girmeyi istemezsin değil mi?” “Yani birbirini öldürmeye meyilli onlarca adamın içinde olmaktansa odamda sıkıntıdan patlamak daha güvenli mi olurdu acaba?” “Senin en güvenli olduğun yer...” diye nutuk çekmeye başlayacaktım ki aniden doğrulup göz devirdi. “Senin yanın, Uhde. Biliyorum.” İkimizin konuşmasının bölünmesinin sebebi dikkatimin tamamen ellerimden kayıp gitmesiyle oldu. Kerem Güçlü bize doğru yürüyordu, eceline. Bakışlarım Enver Bey’e kaydı, ikisinin karşı karşıya kalması ne burası için uygundu ne de başka herhangi bir yer. İkisi ancak mezarlıkta yan yana toprağın altında rahat dururdu. Kerem’in yüzündeki gülüşe bakılırsa bu gece canı sıkılan biz olacaktık. Hemen Enver Bey’in yanındaki yerimi aldım. “İyi akşamlar, Enver.” Yanıt yoktu, ne bekliyordu ki? Bir kucak dolusu sarılma ve tatlı sözcükler mi? Feza sessizliği yenilgiye uğramış gibi gördüğünden ileri atıldı. Yüzündeki mağrur ifadeye rağmen “Başka yerde havla,” diye nefret kustu. Kerem’in yüzündeki eğlenen ifade büyüdü. “Birileri babasının eteğinin altından çıkmaya karar vermiş anlaşılan.” “O eteği alır –” “Feza!” Enver Bey’in tek kelimesi ortamı yeniden sessizliğe boğdu. Ta ki Kerem bana dönene dek. “Ayrıca burada birisi havlayacaksa bu kişinin ben olmadığı çok açık değil mi Uhde?” Etraftaki bakışları bize daha çok kilitlemek amacıyla kahkaha attım. “Benim en son hatırladığım olay öyle değildi, sen telefonda yalvarıyordun Kerem.” Öfkesi açığa çıkarken bana doğru bir adım attı lakin hem Enver Bey hem de Feza önüme doğru yönelince hamlesi yarıda kesildi. “Sen... Sen kork benden.” “Korkması gereken hiç ben olmadım biliyor musun? Yine de sana iyilik yapıp nasıl korkulması gereken bir insan olabileceğini seve seve anlatırım.” “Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın.” Gözlerimin karardığını hissettim. “Yaktım zaten ya, ondan bu kuyruk acın.” “Kendine dikkat et, Uhde. Sen yangında ilk atılacaklar listesindesin.” Neden böyle konuştuğunu biliyordum ve evet yangında ilk atılacaklar listesinde olduğumu da biliyordum. Yine de yiğitliğe bok sürdürür müyüm? Asla. “On dört yıldır mı?” “Senden faydalanıyor ama senin de bir ömrün var.” Enver Bey tam bir şey diyecekti ki koluna dokunarak onu durdurdum. “Benim de bir ömrüm var,” dedim iki adamın arasından sıyrılıp Kerem’le yüz yüze gelirken. Ardından itici bir gülüşle işaret parmağımı birkaç kere rujla renklendirdiğim dudaklarıma vurdum. “Aynı Zeki’nin ömrü gibi.” Sanırım şu an etrafta insanlar olmasaydı, bana kafa atmıştı. Bakışlarındaki negatif enerji neredeyse elle tutulur kıvamdaydı. Birinci sadece bakarak öldürmek mümkün olsaydı boynumu onuncu kez falan koparıyor olurdu. “Zeki’yi bana vereceksiniz.” Aptal esmer moduna aldım hemen kendimi. “Ne diyorsun ya Zeki’nin bizde olduğunu sana düşündürten ne?” Eli pat diye kolumu kavrayıp sıkmaya başladı, yüzlerimiz aramızda bir iki santim kalana dek yaklaştı. “Onu alacağım ve sen hiçbir şey yapamayacaksın.” Nedensiz özgüveni bana pek nedensiz gelmedi o an. Bir boklar karıştırıyordu. Aramızdaki santimi onun kulağına yaklaşarak azalttım. “Sana ölüsü mü lazım dirisi mi?” “Bana senin ölün lazım.” “Kerem,” dedim uyarır tonda. “Ölümü bu kadar konuşup çağırma bence.” Kolumu bırakıp geriye doğru bir adım attığında gecenin kazananı belliydi. Kerem 0 – Uhde 1. O an nasıl olduysa mutluluğum kısa sürdü: içime kurt düşüren, kanımı fokur fokur kaynatan, zihnimdeki çarkları tetikleyen bir şey oldu. Kerem sadece saliseler içinde dönüp arkamda kalan Leyla’ya bakış attı. Nefret, ölüm, kan kokmayan bir bakış... Sadece benim fark edebileceğim detay... Sonra defolup gitti. Gecenin devamı Feza’nın ilgisinin alkol ve kadınlara kaymasıyla, Leman’ın annesiyle etraftaki kadınlar hakkında konuşmasıyla, Enver Bey’in ortamda boy göstermesiyle devam ederken benim odağım Leyla’ydı. Farkındaydı çünkü onu tanıyordum. Tuvalete gitmek için yeltendiğinde tam da bu yüzden onu takip ettim. İnsanların görüş alanından çıktığımızda “Ne oluyor?” diye başlamıştım ki tek elini kaldırıp benim durdurdu. “Pas.” “Leyla, saçmalama bu bir oyun değil! Şu an pas diyemezsin.” Yüzümü inceledi. “Bunu oyunu ilk ciddileştiren sendin, Uhde. Senin pas dediklerinden mi başlasak önce?” Haklıydı ve ben haksız olmaktan nefret ederdim. “Siktir.” Dikelen kuyruğumu bacaklarımın arasına kıstırıp sözde ailemin yanına dönerken beynimin içindeki tilkilerin kuyruğu birbirine değmiyordu. Pas, oyununu ağızdan birebir duymamak için ortaya atmıştık lakin anlaşmamız da kendimiz olayı çözmekle alâkalı maddemiz yoktu. Neler olup bittiğini öğrenip Leyla’yı güvende tutmalıydım. Hiç kimse için değil, kendim için. Leyla, benim kırmızı çizgimdi. Şah damarımdı. O benim bu hayatta aile diyebileceğim tek kişiydi. Enver Bey’in yanına döndüğümde bakışlarım istemsizce etrafta dolandı. Kerem ortalıkta görünmüyordu. Leyla beni gerçekten zorluyordu. Telefonumun çaldığını duyduğumda içimdeki uğursuz ses bir şeyler olacağının zehrini kanıma akıtmıştı bile. Sakinliğimi koruyarak aramayı cevaplandırdım. Korumalardan biri olan Metin’di. “Uhde!” dedi canhıraş. “Zeki yok!” Derin bir nefes aldım, bana bakan Enver Bey’e gülümserken “Ne saçmalıyorsun sen?” diye mırıldandım. Eli kolu bağlı, kilitli odadaki adamı nasıl bulamazlardı? “Zeki, kaçmış!” Bakışlarım tekrar salonda dolandı. Soğukkanlılığımı kaybetmek için hiç uygun zamanda değildik. Baya da iyi gidiyordum. Ta ki Kerem ile göz göze gelene dek. Ne konuştuğumu biliyormuş gibiydi. Beni yenmenin keyfi yüz ifadesinden tut da duruşuna kadar yayılmıştı. Demek skoru güncelledik Kerem Bey. Kerem 1 – Uhde 1.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD