Leyla, saçları gece gibi simsiyah kadın demekti. Gerçekten de öyle bir kadındı: Hafif dalgalı siyah saçları omuzlarının altına kadar uzanıyordu, Evren Bey’le aynı koyu renk gözlere sahipti, plastik cerrahların elinden çıktığını düşündüren burnu, hiç çatlamayan dudakları, biçimli vücuduyla kendine bir kereden daha fazla baktıktan bir kadın. Benim için hiçbiri önemli değildi oysa.
O, sekiz yaşındayken bana elini uzatmış ve on iki yaşındaki beni sokaklardan çekip alabilmiş, bana aile olmuş insandı. Bu evde kalma gücünü ancak onun sayesinde bulabiliyordum.
Leyla hem hayatımı çalan hem de hayatımı kurtaran kişiydi.
Ne ironi ama!
Şimdiyse bacaklarını yataktan sarkıtıp çocuk misali oflayıp puflarken yaptığı şeylerin bana şımarıkça gelmeme sebebi buydu belki de. Ondan bakışlarımı kaçırmaya çalışıyordum. Yatağının çaprazındaki koltukta bacak bacak üstüne atmış oturuyordum, kaçırılma olayından sonra ikimiz içinde durumlar can sıkıcı olmaya devam ediyordu.
“Uhde,” diye seslendiğinde iç çektim. “Sende çok sıkılmadın mı?”
“Leyla seninle alâkalı en sevmediğim şey ne biliyor musun?” diye mırıldandım deri ceketimin cebindeki sigara paketini almak için doğrulurken. Hevesle lafımı kesti.
“Nerede duracağımı hiç bilmiyor olmam mı?”
“Ve en sevdiğim şey de bu kadar zeki olman.”
Gözlerini devirdi aşırı hareketlerle. Elini ters çevirip ablasının taklidini yapmak için modunu yakaladı.
“İyi de tatlım, başımıza sürekli felaketler geliyor olmasının sebebi nasıl ben olabilirim?”
Sigarayı dudaklarımın arasına koyarken gülüşümü bastıramadım.
“Öyle demedi.”
Hemen moddan çıktı.
“Ne dedi?”
“İyi de tatlım, başımıza sürekli felaketler geliyorken nasıl tek sebep ben olabilirim?”
Leyla kaşlarını çatıp ciddi olup olmadığımı anlamaya çalıştı. Yüzümde herhangi bir alay edası yakalayamamış olacak ki kafasını iflah olmazsın anlamında iki yana sallarken “Sen gerçekten obsesifsin,” diye söylendi.
“Obsesif demeyelim de,” diye girdim cümleye sigaramın külünü çırparken. “Hafızası kuvvetli diyelim.”
“Gerçekten bunu yapabiliyor olmana hayranım, süper güç gibi.”
“Umarım sen hiç yapmak zorunda kalmazsın, Leyla.”
Cümlemi bitirdiğim anda bakışları yumuşadı. Ayaklanıp dizlerinin üstüne çöktü, hemen ayak ucumdaydı. Biz hep böyleydik: iyi polis, kötü polis. O vicdanlı olandı, ben gaddar olmak zorunda kalan. “Ben kaçırıldığımda babam sana bir şey yaptı mı?” diye sordu. Bu yüzünü sadece ben biliyordum, aynı benim gerçek yüzümü sadece onun bildiği gibi.
“Hayır.”
Kopkoyu gözlerinden derin bir öfke geldi geçti.
“Peki, bir şey yaptırdı mı?”
Adımın anlamını bilen tek kişi ben değildim ya, herkesin haberi vardı bu durumdan. Ödediğim bedellerin sadece bir kısmını biliyor olsa da tahmin etmesi zor olmamıştır.
Arkamdan Enver’in tasmalı köpeği diye lakap bile takmışlardı bana. Çünkü tasmamı sadece o tutabilirdi. O yüzden Leyla kaçırıldığında onu koruyamayan Tufan’ı ben cezalandırmıştım. Çünkü bu evin içinde aile üyeleri dışında kimse bana güvenemez, yardım edemez, benim çıkarıma iş yapamazdı.
Bir Enver’in tasmalı köpeği kolay yetişmiyordu sonuçta.
“Ondan nefret ediyorum.”
Ben daha çok ediyordum.
Tabii bunu dillendirmedim. Kül tablasının etrafında işaret parmağımı gezdirirken Leyla’nın elleri dizlerimi kavradı. “Ne yaptırdı Uhde?” diye sorarken sesi titremişti. Ona bakamıyordum, bakarsam -gözlerimi görürse- anlardı.
“Pas.”
Bu bizim birbirimize yalan söylememek için bulduğumuz bir yoldu. Eğer birimiz diğerinin iyiliği için veyahut öğrenmesini istemediği bir soruyla karşı karşıya kalırsa pas diyorduk.
Beni zorlama, söylemeyeceğim anlamında. Bu cevabı bir kere verebiliyorduk ta ki diğerimiz kullanana dek. Sıra en son bendeydi, şimdi ona geçmişti.
“Hay pasına.”
Ayağa kalkıp üstündeki ölü toprağını silkeleyerek eğlenceli ruh haline geri büründü.
“Gerçekten çok sıkıldım, Uhde.”
“Seni daha beş gün önce bulduk, baban seni hiçbir yere göndermez.”
“O göndermez belki ama sen beni çıkarabilirsin.”
Sıkıntıyla alnımı ovuşturdum.
“Üç hafta önce kaçırıldın ve şimdi de seni ben mi kaçırayım istiyorsun Leyla?”
Şirin bir tebessümle odasında gezinmeye başladı. “Teorik olarak beni kaçıracağını söyleyemem, ” deyip düşünüyormuş gibi gözlerini kısıp bir noktaya odaklandı ve çenesini sıvazladı. Ardından kafasının üstünde ışık yanmışçasına sıçrayıp bana döndü. “Beni ödünç alacaksın.”
“Baban da aynen böyle düşünürdü.”
“Seninle alâkalı en sevmediğim şey ne biliyor musun Uhde?” dedi beni taklit etmeye başlarken. “Nerede duracağımı çok iyi biliyor olmam mı?”
Bu cümle nedense alayla söylemiş olsa da içimde bir şeyleri ezip geçmişti.
“Hayır, bazen aşırı düşünüp sıkıcılıkta nirvanaya ulaşman.”
Gülerek ayaklandım, üstümdeki hayali tozu silkelerken “Bir bakalım,” dedim. “Hayatta, yanımda ve aşırı sıkıcılığımla dalga geçiyor olman mı yoksa ölü veya kaçırılmış halde aşırı eğleniyor olman mı? Şansına küs. Yaşıyor olman dışındakilerle hiç mi hiç ilgilenmiyorum.”
Çocuk misali kollarını kavuşturup kendini yatağa attı ve sırtını başlığa dayadı.
“İyi ki iki kere kaçırıldık ya!”
“Üç kaçırılma, iki başarısız kaçırılma girişimi ve iki tehdit mesajı.”
“Babamdan daha çok nefret ettiğim şeyi buldum, senin hafızan!”
“Hayır,” dedim odanın kapısına doğru yürümeye başlarken. “En sevdiğin şey hafızam, onun sayesinde iki kere kurtuldun!”
Odadan çıkıp kapıyı örttüğümde bir şey yüksek gürültüyle ahşaba çarptı. Muhtemelen o çok sevdiği süslerinden birini arkamdan fırlatmıştı. Birbirimizi ne kadar sevdiğimizden bahsetmiş miydim?
Üst katta olduğumuzdan merdivenlere doğru ilerledim, evin her köşesi ihtişam doluydu. Parıltılı avizeler, açık artırmadan milyon dolarlara alınmış vazo ve tablolar, muhteşem büyüklükteki mobilyalar... Hepsi bana kötü şeyler hissettiriyordu. Bu evin içindeki pahalı eşyalardan biriymişim gibi...
Adım sesleri dikkatimi hızlıca dağıttı. Basamakları inerken yalpalayarak bana doğru gelen Feza, son derece öfkeli görünüyordu. Ona bulaşıp akşamımı mahvetmek, en sevdiğim şeyler listesini bırakın en sevmediğim şeyler listesine bile girmezdi. O yüzden görmezden gelmeyi seçmek üzereydim. Tabii buz gibi parmakları açıkta kalan bileğimden kavramasaydı.
“Evin hanımıymış gibi salına salına gezeceğine git de bulaşık falan yıkayıp bir işe yara,” diye mırıldandı kulağıma. Bu adam yirmi sekiz yaşında olmasına rağmen çocukça davranmayı asla kesemiyordu. Belki de sayısız kez onu kurtardığım için bana karşı aşağılık kompleksi geliştirmişti, bilmiyordum.
“Feza, ayyaş gibi dolanacağına sen mi işe yarasan?” diye söylendim yüzüne yaklaşırken. Bal rengi gözleri aşırı derecede kanlanmıştı, alkol fıçısına düşmüş gibi kokuyordu ve göz bebekleri asla tam odaklanamıyordu. “Sen bana akıl verebilecek bir konumda olduğunu mu sanıyorsun Uhde?”
İşte yine başlıyoruz, aynen canım ben haddimi bileyim.
“Estağfurullah Feza, ne aklı.”
Şaşırmış rolü yaparken çok içten davranmış olmalıydım ki bir an bakışları değişti. Zihninin allak bullak olduğunu tahmin edebiliyordum. Yavaşça kulağına eğildim.
“Benimki kardeş nasihati.”
Boştaki elimle beni tutan kolunu kavrayıp çevirdim, refleksleri zaten zayıftı ama alkolün etkisiyle ayakta bile duramadan inleyerek yere çöktü. Kolunu canını ciddi derecede acıtacak kadar kıvırmaya devam ettim ve ona doğru yaklaştım.
“Bana dayılanacaksan etrafında birileri varken yap. Bak bu da bir nasihatti.”
Kolunu öne iterek bıraktığımda nefesinin kesildiğini hissettim, öne doğru yıkılınca sesimi biraz yükselterek “Feza,” dedim endişeyle. “İyi misin? Bu halinle merdivenleri çıkamayacaksan yardımcı olayım.”
Bakışlarındaki açıkça ortaya koyduğu nefretle bana bakarken bir anda beklemediğim bir şey yaptı. Olduğu yerden fırlayıp elini boynuma uzattı, boğazımı sıkmadan iki saniye önce derin bir nefes çektim içime. Bedenimi serbest bırakarak beni duvara yaslanmasına izin verdim. Ellerinin baskısı rahatsız ediciydi ama muhtemelen alkolün etkisiyle düşündüğüm kadar baskı uygulayamıyordu.
“Sen benim kardeşim falan değilsin, sen bu evdeki köpeklerden birisin sadece! Duyuyor musun beni?”
Yükselen sesiyle salonda oturan Nevin Hanım, Leman, odasından Leyla koşmuştu olay yerine. Onlar görüş açıma girdiği an çırpınmaya başladım. Nefessizlikten daralmaya başladığımdan gözlerim de sulanmıştı zaten. Leyla’nın basamakları üçer beşer atlayıp abisini kenara savurmasını izledim sadece. Ardından boğazımdaki baskı geçtiği için şok olmuşçasına duvara dayanarak yavaşça yere doğru kayıp oturdum ve dizlerimi karnıma çektim.
“Neler oluyor burada?”
Enver Bey’in sesiyle ortam aniden buz kesti. Nevin Hanım oğlunu kaldırmaya çalışırken durmuştu, Leyla yanıma çökmüş yüzüme dökülmüş saçlarımı itiyordu ve parmakları boynumdaydı, Leman ise sadece kollarını göğsünde kavuşturmuş salonun duvarına yaslanmış bir tiyatro oyunu seyredercesine bizi izliyordu.
“Neler oluyor dedim!”
Nevin Hanım hemen eşine doğru bir adım attı. “Çocuklar takılmış birbirine işte, her evde olan şeyler.”
Her evde olan şeyler...
Aynen her evde birisi kardeşi gibi gördüğü insan kaçırılınca onun başına nöbetçi bırakılıyor ve ardından abisi tarafından boğazlanabiliyordu. Her evde oluveriyordu böyle şeyler.
Ayağa kalktım ve boynumun görüneceğine emin olduğum şekilde saçlarımı savurdum. Tenim beyaz olduğundan kızarıp morarmasını hiç engelleyemiyordum. Bunu neden lehime kullanmayayım ki?
“Evet,” dedim mağdur edasıyla bakışlarımı kaçırıp. “Önemli bir şey değildi, ufak bir sürtüştük.”
Enver Bey’in bakışları sırayla herkesin üstünden geçti. Ardından dudaklarından tek kelime döküldü.
“Dağılın!”
Nevin Hanım ayyaş oğlunu toparlarken Leyla endişeyle beni süzüyordu. Zarar oranımı ölçmeye çalıştığına emindim. Ona güven verircesine gülümsedim, iyiyim manasında. Leyla’yı es geçen gözlerim Leman’ı buldu. Kızıla boyadığı ve masayla şekillendirdiği saçının önündeki tutamlardan birini parmağına dolamıştı, ağır göz makyajının altındaki bakışları makyajından daha ağırdı, dudaklarına yerleşen tebessümü ise tanıyordum. Babası arkasını döndüğü an gülüşü büyüdü. Dudakları hareketlendi ve hiç ses çıkarmadan “Trajikomik bir oyundu,” dedi. Dudak okuyabildiğimi biliyordu. O yüzden omuz silkip arkasını döndü ve salona doğru yürüyerek görüş açımdan çıktı.
Feza’nın nefretiyle savaşırdım ama Leman beni korkutuyordu ne yalan söyleyeyim.
“Son zamanlarda niye sana sarıp duruyor bu?”
Tufan’ı severdi Feza. Muhtemelen Tufan’a yaşattığım şeylerle alâkası vardı. Beni alıp bağrına bastı diyemezdim ama Leyla kaçırılana kadar bu kadar da nefret dolu değildi.
“Sebebini tahmin edebiliyorum.”
Koluma gelişigüzel yapıştırdı bir tane. “Ama söylemeyeceksin,” dedi hiç tereddüt etmeden. Az önce boğazlanan ben değilmişcesine güldüm.
“Evet, söylemeyeceğim.”
Bakışlarını kaçırdı, dudağında samimi olmayan bir gülüşle “İyi o zaman,” dedi. “Eşitlenmiş oluruz.”
Demek ki Leyla’nın da kendince sırları vardı. Bunun sırtına kambur olduğu fark ettiğimden elimi omzuna koydum.
“Sen iyiysen eşitlenmesek de tamamım. İstediğin kadar geriden gelebilirim.”
Yalandı: ben her türlü Leyla’yı yalan söylemek konusunda geçerdim. Beni geçmesine ihtimal yoktu.
Enerjisi anında yükseldi.
“Feza sarhoş olduğunda ölü gibi uyuyor biliyor musun?”
Seke seke içeri yürüdüğünde tuttuğum nefesimi verdim.
“Hayır, Leyla. Feza’ya hiçbir şey yapmayacaksın!”
Yani, umarım.
Evet, bütün sıcaklığıyla Kandemir ailesinde bir günü daha atlatmış sayılırdım. Boynumdaki dört parmak iziyle beraber.