İnsan bazı şeylerden kaçamazdı, doğduğu ev kaderiydi; kimliğini silip atamazdı, geçmişinin bugüne saplanan pençelerinden kurtulamazdı, kalbini sıkıştıran gerçekleri görmezden gelemezdi.
Benim doğduğum ev, Batalık’tı. Ne kadar kaçınmaya çalışsam o kadar derinleşiyor, tüm gücümle silkelensem de bacaklarımdan tutup beni çamurun içine çekiyordu.
Karşımdaki geçmişimin izlerini silip süpüren ve varlığıyla zihnimin duvarlarını yıkan kadın, on yaşında beraber olduğum çocukluk arkadaşımdı. Beraber hayatta kalabildiğimiz, birbirimize destek olduğumuz, düştüğümüzde ellerimizi uzatıp kaldırdığımız dostumdu.
“Hayalet,” diye fısıldadım elimde olmadan. “Bingo!” derken parmağını şıklatıp işaret parmağıyla beni gösterdi. Omzuna astığı çantayı kendine çekip fermuarını açarken başını aşağı eğdi. Yaşadığım şokla hareket edemezken onu izlemekle yetindim.
“Ne oluyor?” derken vücudumu toparladım. Çantasından çıkardığı siyah şapka, tayt ve deri ceketi bana sırayla fırlatırken kirpiklerini kırpıştırdı. Göğsüm derin nefeslerle inip kalkıyorken kulağındaki kulaklık dikkatimi çekti. “Uzun uzun konuşmamız lazım ama burada olmaz. Özetlemek gerekirse Batak, bizi buldu,” dedi çantasının fermuarını kapatırken. “Gönderdiği çiçeği biliyorum. Görünüşe göre… Seni de buldu.”
“Yani?” dedim duygularımın üstüne toprak atmaya çalışırken. Endişemin üstünü kapatmak, uzun zamandır hiç bu denli zorlamamıştı beni. “Baykuş’u aldı,” derken çantasını omzuna attı rahat görünen ama tedirginliğini hissedebildiğim bir duruşla. Ormanları anımsatan her tonu taşıyan yeşil gözleri, gözlerime değdi. “Bizi de almasını engellememiz ve Baykuş’u kurtarmamız lazım. Uhde Kandemir…” derken ismimi alayla söylemesi gözümden kaçmadı. “…Birkaç günlüğüne Zakkum olmaya var mısın?”
“Hassiktir,” dedim sadece. Duygularımı özetleyen daha kısa, daha anlamlı veya daha orijinal bir kelime yoktu. Baykuş’u almasının şokunu atlatmaya çalıştığımda hafifçe titremeye başladım. “Acele et,” diye devam etti ruhsuz bir tonla, beni içine sürüklendiğim umutsuzluk denizinden çekip çıkararak. “Nişanlına yakalanmak istemiyorum.”
Kolumdaki damar yolunu söküp attım, ayaklandım. Üstümdeki kıyafetlerden hızlıca kurtulurken nabzım hızlanmıştı duyduklarımla. Hâlâ sızlayan kaslarıma inat tüm irademle Hayalet’in verdiği kıyafetleri üzerime geçirdim.
Tahminlerimde yanılmamıştım, dördümüzü avlamaya çıkmıştı yıllar sonra ve ilk hedefi ben değildim. Çünkü en son beni yakalayacaktı, hep öyle yapmıştı.
Şapkayı başıma takıp karşımdaki kişinin yüzümü göremeyeceği kadar aşağı indirirken “Nasıl çıkacağız?” dedim. Gülüşünü duydum, küçümseme doluydu. Sırt çantasını benim omzuma asarken “Sen ben gibi davranıp çıkacaksın,” dedi. Başımla onaylarken önüme attığı siyah spor ayakkabıları giymek için eğildim. Gerilen karın kaslarım yüzünden dudaklarımdan dökülen inlemeye engel olamadım. Bağcıklarımı özensizce bağlayıp yataktan destek alarak doğruldum.
“Peki, sen?”
“Benim lakabım Hayalet…” dedi dudakları iki yana kıvrılmış haldeyken. “…Her türlü bir yolunu bulurum.”
Adrenalin salgılamaya başlamıştım muhtemelen. Acı hissi azalmaya başlarken yaşama isteğim ve geçmişimin yakıcı intikam ateşi sayesinde beklediğimden hızlı toparladım kendimi.
En son uzattığı maskeyi aldım. Kulağıma geçirirken onu dinliyordum.
“Ön kapıdan çık. Otoparkı geçtikten sonra sağa dön. Köşenin başına motoru park ettim. Zaten sen otoparkı geçmeden yanında olacağım.”
“Tamam,” dedim zihnim anbean açılmaya devam ederken. Hayatta kalma içgüdüm devreye girmişti tam anlamıyla. Odanın kapısına yürürken son kez dönüp içeri baktım. Hayalet ben ayakkabılarımı bağlarken sırt çantasının içine kıyafetlerimi tıkıştırmış olmalıydı, ortalıkta yoktu. Gözlerim istem dışı Cihangir’in uyuyakaldığı sandalyeye kaydığında kalbim tereddüt etti. “Acele et,” uyarısı geldiğinde kapıyı araladım ve dışarı çıktım. Hastane kokusu burnumun direğini sızlatırken hemşirelerle karşılaşmamak için merdivenlere yöneldim. Beyaz duvardan destek alarak basamakları tüm gücümle inmeye başladım. Kalbim göğsümün içinde deli gibi atıyordu, panik atak geçirmemek için aklımı sakinleştirmeye çalıştım. Hastanenin her köşesinden birisi fırlayıp silahını alnıma dayayacakmış gibi hissederken tüm duyularım açılmıştı, her türlü tehlike karşısında temkinliydim. Ana kapıdan çıkıyorken zihnim minicik bir an Cihangir ile doldu.
Yokluğumu fark edince çıldıracaktı.
Ana kapı Hayalet’in söylediği gibi otoparka açılıyordu, hızlı adımlarla yürümeye devam ediyorken şapkanın sağladığı görüş açısı kadar etrafımı inceledim. Birkaç dakika sonra bir arabanın arkasından çıkan Hayalet, tek kelime etmeden yanımda yürümeye başladığında kaşlarım çatıldı. Vücudum yaptıklarıma isyan edercesine sızlarken ifademi fark etmiş olmalı ki “Sana söylemiştim,” dedi. “Otoparkı geçmeden yanında olurum diye.”
“Nasıl yapıyorsun anlamıyorum,” diye homurdandığımda güldü.
“Meslek sırrı…”
Ardımızda kalan hastaneye dönüp bakmadan ileri kilitlendim. Dönüp bakarsam her an odama koşarak geri dönebilir, Cihangir’in güçlü kollarına kendimi bırakıp ondan yardım dilenmeye başlayabilirdim. Oysa ben o kadın değildim. Hiçbir zaman hapsedildiğim kulede bir prensin beyaz atıyla gelip beni kurtarmasını beklememiştim. Gerekirse ölümü göze alıp o kuleden atlar, saçlarımı kökten keserdim. Ki yaşadığım hayatta da hep kesmiştim.
Hayalet koluma dokunduğunda bakışlarım ona çevrildi, farkına bile varmadan motorun yanına gelmiştik. Önümde çevredekilerin görüş açısını kapatacak şekilde durdu, sol elindeki kaskı bana uzattı. Şapkayı çıkarıp kameralar için kör nokta olduğunu düşündüğüm bir yerde kaskı kafama geçirdim. Karnım, sırtım ve ensem acıyla zonkladı. Kaskın penceresini kapatan Hayalet, önümden çekilip tek bacağını motoruna attı. Ayaklığı açıp binmem adına beni teşvik ettiğinde düşünmek için kendime zaman vermedim. Onun arkasına yerleşirken beline tutundum.
Motoru çalıştırıp son gaz yola çıktığında nefesim kesildi. Enver Kandemir, Cihangir Payiz, Leyla’nın ihaneti, Kerem belası her şey zihnimin en gerilerine itelenirken geçmişim ön plana çıktı. Yaşam savaşımın tam orta yerinde kalakalmıştım. Yıllarca uğruna her türlü pisliği yaptığım, duyduğum tüm hakaretlere dilimi ısırıp katlanışım, yaşadığım acınası bütün zamanları kendi ellerimle parçalayıp bir köşeye atıyordum.
Çünkü söz konusu Baykuş’tu.
Hepimizin zaafıydı.
En zayıf halkamızdı.
Motor durana dek bir saate yakın yolculuk yapmıştık. Endişe bir sis misali ruhuma çökmüş, veba misali içten içte beni çürütmeye başlamıştı. Hayalet, depo tarzında eski püskü binanın önüne park ettiği motordan önce benim inmemi bekledi. Kendi sınırlarımı sonuna dek zorlayarak vücudumu ayakta tutmayı başardım ve motordan indim. “Kaskı ver,” diye seslendiğinde şüpheyle bir adım geri gittim. Ofladı. “Mobese falan yok burada.”
Gevşeyen vücudumla kaskı çıkarırken terlemeye başlamıştım. Kış ayında üstümdeki deri ceketle terlememin tek sebebi olabilirdi, ateşim yükseliyordu. Kaskı zar zor Hayalet’e uzattım. Başım döndüğünde hızlıca yalpalayan vücudumu tuttu.
“İyi misin?”
Değildim.
“İyiyim, aldığım ilaçlar yüzünden oluyor.”
“Hadi içeri girelim,” diyen Hayalet, bana yardımcı olma konusunda tereddütlü görünüyordu. İki kaskı da koluna geçirdiğinde tek kaşını kaldırarak bana baktı. Sağ elimi umursamazca kaldırıp salladım, önce onun geçmesini işaret ettim. Omuz silkip yürümeye başladığında peşinden giderken birkaç kez gözümün önü karardı, algımı açık tutmak zorlaşıyordu. Deponun devasa kapısındaki kilide uzandığında Enver Kandemir’in verdiği cezayı hatırladım ansızın. Zihnimdeki halının altına süpürdüm eskimiş görüntüleri. Kapı yüksek sesli bir gıcırtıyla açıldığında tüylerim diken diken oldu. Yüzüme çarpacak nemsiz oksijensiz havayı beklerken ferah ve sıcak hissiyatla şaşırdım. Depo, depo görünümlü bir evdi; eve benzetilmiş bir yerleşkeydi.
“Evimize hoş geldin Zakkum.”
“Evimiz mi?” derken deponun sağ köşesine konumlandırılmış üç büyük bilgisayarın kenarından bir kadın başını çıkarıp “Geldiniz mi?” diye seslendi. Gözlerim şaşkınlıkla büyürken dudaklarım iki yana kıvrıldı. İçeri doğru yürümeye başlarken içimdeki kıpırtılarla “Güvercin?” dedim emin olamayarak. Ayağa fırlayıp gri rengine boyanmış düz, omuz hizasındaki saçlarını savurdu. Denizleri kıskandıracak mavi gözleri, yuvarlak ince çerçeveli bir gözlüğün ardından benimkilerle buluştu. “Zakkum!” derken aramızdaki mesafeyi hızlıca kapattı. İki kolunu vücuduma sararken sarılışına karşılık verdim. Yanağı yanağıma değdiğinden geri çekilerken kaşları çatıktı.
“Cayır cayır yanıyorsun sen.”
Hayalet, Güvercin’i duymazdan gelerek homurdandı, eskisi gibi huysuzlukla.
“Duygu dolu kucaklaşmanız bittiyse koltuklara geçelim mi? Konuşulacak şeyler var.”
“Asıl konulara girmeden önce… Söylemem gereken bir şey var,” dedi Güvercin kalın dudağını ısırarak. Hayalet, yeşil gözlerini onun üstüne sabitlerken alnı kırıştı. “Ses tonundan anladığım kadarıyla söyleyeceğin şeyden hoşlanmayacağımı varsayıyorum.”
Güvercin başını aşağı yukarı salladıktan sonra burnunun ucuna yaklaşan gözlüğünü gözlerine doğru iteledi.
“Her zamanki gibi. Doğru bir varsayım.”
“Benim biraz oturmam lazım,” dedim zorlukla. İçinde bulunduğumuz depo-ev karışımı yerin duvarları dört dönüyordu, hareket edemeyeceği için dönenin başım olduğunu kanaat getirmiştim.
“Seninki de her zamanki gibi doğru bir varsayım,” dedi Güvercin. “Duyacakların yüzünden oturmak zorunda kalacaksın.”
Kalbim korkuyla kasılırken Güvercin, muhtemelen oturduğu tekerlikli siyah bilgisayar sandalyesini çekip bana doğru getirdi. Hayalet ile bakışlarımız çakıştığında “Umarım nişanlısı bir boklar yememiştir,” dedi, bana ithafen Güvercin’e konuşarak. Güvercin omuzlarımdan bastırıp beni koltuğa yerleştirirken dudaklarımdaki tebessüm titredi. Gerilim içimde yükseliyorken kaşlarım çatıldı.
“Söyle artık!”
“Tamam,” dedi iki elini havaya kaldırıp suçsuz imajı çizerken. “Söylüyorum ama sizi uyardım, hiç hoşlanmayacaksınız!”
Hayalet kaskları biraz uzağımızdaki kahverengi deri koltuğa fırlattı, koltuğun kolçağına kalçasını yasladı. Dizlerini hafifçe büküp iki avucunu yaslarken öne eğildi. Bense kendime gelmeye çalışırken gözlerimi açık tutma çabamı sürdürdüm.
“Siz kapıdan girmeden birkaç saniye önce nişanlın…”
Bakışları aşağı kaydı, gözlerimize bakamadı.
“Henüz nişanlanmadık,” diye araya girme ihtiyacı hissettiğimde Hayalet patladı.
“Başlayacağım şimdi nişanınıza, düğününüze, derneğinize! Konuş Güvercin! Yoksa ben konuşturacağım seni.”
Güvercin endişeyle parmaklarını birbirine geçirdi. Derin bir nefes aldı ve verdi.
“Nişanlın… Senin hakkında şikayetçi olup tutukluluk kararı çıkarttı. Polisler seni aramaya başlar birkaç saate.”
Ağzım aralandı ama sesim çıkmadı. Yaşadığım şokla kalakalırken ne söyleyeceğimi bilemedim.
Cihangir’in yokluğumu fark edince çıldıracağını düşünmekle hata etmiştim; daha kötüsüydü, Cihangir yokluğumu fark ettiğinde tüm polis teşkilatını ayağa kaldırmıştı.