Gidip gelen bir bilincim vardı, çevremdeki her şeyi hissediyor, anlamlandıramasam da duyuyor, gözlerimi açmak isteyip açamıyordum. Zihnimin içinden yükselen çınlama azalarak yok olmaya yüz tuttuğunda bedenimdeki her kası yeniden keşfettim. Yavaş yavaş kendime geldiğimi biliyordum, gözlerim aralandı. İlk gördüğüm şey beyaz ve gayet temiz hastane odasının tavanıydı. Bakışlarım sağ tarafıma döndüğünde hala serum gidiyor olduğunu görünce sinirden güldüm. Son zamanlarda yemek yerine serumu daha fazla yemiştim. Sol tarafıma döndüğümdeyse Cihangir’i buldu bakışlarım. Sol elimi sımsıkı kavramış, sağ kolunu kendine yastık yaparak yatağın kenarına yaslamış, oturduğu sandalyede iki büklüm uyuyakalmıştı.
En son hatırladığım yatakta beraber uyuduğumuzdu eğer pozisyon bu kadar değiştiyse belki bir belki de iki gündür uyanmadan uyuyor olmalıydım.
Ona içimde yükselen ve durduramadığım sahiplenme duygusuyla bakarken iç çektim. Başını koluna yan şekilde yerleştirmişti ve dünyanın en iyi heykeltıraşın elinden çıkma bir sanat eseri gibi görünüyordu.
Kadınları kıskandıracak kıvrık ve uzun kirpiklerinin gölgesi, mor gözaltlarına düşmüştü. Burnundaki fazla belli olmayan kırıktan kaynaklı yamukluk bile yüzüne ayrı bir hava katıyordu. Dudakları biraz aralıktı, tıraş olmadığından kirli sakalı iyice belirginleşmişti. Saçlarının ter teli, kapalı göz kapakları, sert çene hattı hayranlık duygumu uyandırıyordu. Uyurken bile tuttuğu elime bakarken nasırlarının tenimdeki sert dokusunu hissedebiliyordum.
Hayatıma girdiği günden beri beni kurtarmak istediği söylüyordu ve kurtarıyordu.
Başımı yastıkta geriye yaslayıp gözlerimi tavana diktiğimde duygularımın zaafım olacağının ve onları yok etmem gerektiğinin farkındaydım. Sevgi görmeden büyüyen içimdeki çocuk, Cihangir’in ilgi ve alakasına kanmak üzereydi. Oysaki kardeşi bile söylemişti, biz birbirimize iyi gelemezdik. Evlenmeyecektik ve nişanımız gerçekleşse bile danışıklı dövüşten başka bir şey değildi.
Cihangir Payiz, yalnızca uzaktan bakabileceğim, dokunmamın yasak olduğu, hayran kalabileceğim bir sanat eseri olabilirdi ancak. Ona sahip olmak istersem ödemek zorunda kalacağım bedel, paradan fazlasıydı.
Kendimi duygularımın onun kişiliğine karşı hissettiğim basit bir hayranlık olduğuna inandırırken dünyanın en doğru şeyini yaptığımı sanıyordum.
Derin bir iç çektiğimde son yaşadığım anlar zihnime akın etti. Farkındalık hiç beklemediğim anda mantığımın çalıştırdı. Sağ avucumdaki boşluk hissiyle irkildim. Üst vücudumu doğrultup elime baktım. Çiçekten çıkan not kâğıdı yoktu. Bakışlarım hızla odayı kâğıdı görmek isteyerek taradı. Baş ucumdaki komodinin üstü dâhil hiçbir yerde yoktu. Yatmaktan uyuşmuş kaslarıma inat aniden tamamen doğrulduğumda panikledim.
“Uyandın mı?”
Cihangir’in uyku mahmuru sesini duyduğumda içine düştüğüm panik durumunu ona yansıtmamak istedim, beceremedim. Tek gözü kapalı, tek gözü açık doğruldu yatağın kenarından kalkıp. Elimi bırakmıştı parmakları. Başını sağa sola eğdi, iki kolunu yukarı kaldırıp muhtemelen tutulan bedenini gerdi.
“Not kâğıdını mı arıyorsun?” dedi cevap vermediğimi fark ettiği için. Kalbim tekledi. Sesim düşündüğümden kötüydü.
“Nerede olduğunu biliyor musun?”
“Biliyorum…” dedikten sonra ayağa kalktı. Şaşkın bakışlarım on takip ederken odanın içinde yeni fark ettiğim kapıya doğru yürümeye başladı. Rahatlığı karşısında sinirlerime hâkim olmaya çalışarak “Cihangir,” dedim. “Kâğıt nerede?”
Kapıya ulaşmadan dudakları yaramaz bir tebessümle iki yana kıvrıldı.
“Küllerini mi soruyorsun? Çiçeğin ve içinden çıkan not kâğıdının?”
Sinirlerim alt üst oldu.
“Yaktın mı?” dedim dehşet içinde. “Sana dedim ki…”
“Ne söylediğini biliyorum, Uhde.”
Düşünür gibi yaptı.
“Sen benim ne söylediğimi dinlemiyorsun. Ben aklıma koyduğum şeyi yaparım. Seni yanımda tutacağım dediysem tutarım. Yakacağım dediysem de yakarım. Sözünün eri bir adamım.”
Beni şok içinde bırakırken banyoya girdi. Musluğun açılma ve akan su sesini duyduğumda yatağın korkuluğunu indirdim. Bacaklarımı yataktan sallandırırken baş dönmesiyle birkaç saniye duraksamak zorunda kaldım. Hastane terliğini ayaklarıma geçirirken uzun süredir hareketsiz kalmaktan tutulan kaslarımı açma umuduyla Cihangir gibi gerindim. Ani karıncalanmayla bacaklarım tutmadığında Cihangir’in adımı söyleyişi ve belimi kavraması bir oldu. Kurulayamadığı, su damlacıklarının yer edindiği yüzü dibimdeydi. Kollarımı onun boynuna sarmıştım refleksle.
“Yüzümü yıkamak istiyorum,” dedim suçlu bir çocuk misali.
Bana endişeyle bakarken eğildi, tek kolu dizlerimin arkasından geçti, diğerini sırtımda sabitledi. Beni prenses misali kucağına aldığında çatılı kaşlarının altından bana bakarak “Serumu al askıdan…” dedi. “…Bir dakika yalnız bırakmaya gelmiyorsun.”
Uysal bir tavırla ve aciz görünmenin getirdiği utançla serumu askıdan çıkarıp kucağıma koydum, sol kolumu onun omzuna doladım.
O beni banyoya taşırken görüşümün netleştiğini fark ettim, şiştiği için kapanan gözüm biraz olsun açılmış olmalıydı. Karnım ve sırtımdaki ağrı hafiflemişti, nefes alırken uyandığım ilk anki kadar zorluk çekmiyordum. Nasıl bir tedavi uyguladıklarını bilmiyordum fakat hızlıca işe yaramıştı.
Cihangir sol omzuyla banyo kapısını iteleyip içeri girdiğinde “Kafanda neler dönüyor?” diye sordu bana. “Hiçbir şey,” dedim yalan söyleyerek. Beni ağır ağır yere indirdi, ayaklarımı bastığım fayanstan güç aldım, kolumu doladığım boynundan çektim. Sağ avucu bel oyuntuma yerleşti, sol eline aldığı serumu havada tuttu. Lavabodan destek aldım. Aynadaki yansımam şaşırtıcıydı. Dudaklarım hâlâ yara bere içindeydi, sol gözüm kaşlarıma ve torbalarıma kadar kocaman daire şeklinde morluğun içinde kalmıştı ama açıktı. Sağ yanağımda geçmeye yüz tutmuş yeşil renkli çürük göze çarpıyordu. Cihangir belimden birkaç adım geri çekti beni.
Ayna uzun ve genişti, kalçalarıma kadar kendimi görebileceğim noktaya geldiğimde Cihangir’in sağ eli belimden karnıma kaydı. Giydiğim kazağın ucunu kavrayan parmakları kumaş parçasını yukarı çektiğinde çenesini sol omzuma yasladı. Aynadaki yansımadan çıplak tenime bakıyordu.
“Kendine ne yaptığına bak.”
Karnım daha kötüydü: kaburgalarımın altı morluklarla doluydu, tenimdeki sıyrıklar ince çizikler halinde belime dolanıyordu. Vücuduma eğim verdiğimde sırtımdaki geniş çürüklerle yüzümü buruşturdum. Sıcak parmakları kumaşı bırakıp çıplak tenime değdi, zedelenmiş karnımdaki dokuların üstünde nazikçe yuvarlak çizmeye başladığında “Cihangir,” dedim uyarmak için ama iç çektiğimden sesim uyarmaktan ziyade inliyormuş gibi çıkmıştı.
“Yapan sen bile olsan yeniden böyle bir şey yaşamana izin vermeye niyetim yok, Uhde.”
Göğsü sırtıma yaslandığında nefeslerim derinleşti, dokunuşları karnımdan belime, belimden sırtıma kaydı.
Tüm hormonlarım atağa geçerken sağ elim onun elinin üstüne kapandı.
“Yapma.”
Bir anda geri çekildiğinde dayanılmaz boşluğun içine yuvarlandım, sırtım onun göğsüne göre şekil almışçasına doğrulamadı bir süre. Onun ve dokunuşlarının etkisinden kendimi kurtarıp öne doğru adım attım. Nefes nefese musluğu açmadan önce kazağı aşağı çekiştirip yaralarımı kapattım. Öne eğildim, akan ılık suyu iki avucuma doldurup ardı ardına yüzüme çarptım. Yavaş yavaş aklımı kullanmayı başarabildiğimde doğruldum ve ona döndüm.
“Kendim yürümek istiyorum, bacaklarım açılsın.”
“Peki,” demekle yetindi. Yine de işi şansa bırakmadı, vücudumdan uzak tutamadığı elleri belime sarıldı. Yatağa geri döndüğümde çok daha iyi hissediyordum. Hareketsizlik beni yoran asıl şeydi, bilinçaltım hayatta kalmak için her an alarmdaydı; o yüzden baygın ya da hareketsiz kalmak beni uyuşturuyordu. Yatağın içine uzansam da kumandaya uzanarak başlığın tuşuna basıp doğrulttum. Cihangir, koyu renk gözleriyle her zerremi tarayıp sıkıntı yaşamadığıma kanaat getirdiğinde tek elini saçlarının içinden geçirdi.
“Doktorla konuştum, uyanınca bir şeyler yiyebileceğini söylemişti. Ben sana kahvaltı alıp gelene kadar yalnız kalabilir misin? Tatsız tutsuz hastane yemeği yemene içim el vermeyecek.”
Aşırı ilgisini görmezden gelmek zorlaşıyordu, istem dışı terslendim.
“Kalırım, Cihangir. Çocuk veya bakıma muhtaç değilim.”
Benim sert kelimeleri umursamadan başını onaylarcasına salladı. Yeni fark ettiğim koltuğa doğru yürüdü, siyah kaşe kabanını oradan aldı. Üç kişilik oldukça rahat görünen koltukta uyumak yerine elimi tutarak sandalye üzerinde iki büklüm uyumasını sindirmeye çalıştım. Ona inanmamak için her yolu denesem de başarısızlığa yürüyordum.
Cihangir’in bakışları yeniden beni buldu.
“İstediğin özel bir şey var mı?” diye sordu. Omuz silktim, umursamaz görünmeye çalıştım. “Fark etmez.”
Odanın kapısına yürüdüğünde kapıdan çıkmadan önce son kez bir bakış atmayı es geçmedi, hâlâ burada olduğuma inanmak istiyorcasına.
O gider gitmez derin bir nefes aldım. Az önce dokunduğu her yer alev alev yanıyordu şimdi. Bastırdığım duygular dalgalar halinde bedenime yayıldı. Mideme hoş olarak adlandırabileceğim kramplar girerken dudaklarıma yayılan gülüşü engelleyemedim. Kendi kendine hallenen ergen liseli âşık genç kızlar gibi hissettiğimde tüylerim diken diken oldu.
Cihangir Payiz, benim için tehlike arz etmeye başlamıştı.
Kendime karşı sonsuz bir öfke duydum o an. Yıllardır özenle ve tüm sancılı süreçlere rağmen ilmek ilmek işlediğim hayat ellerimden kayıp gitmek üzereydi; geçmişim beni çıkmak için hayatımı ortaya koyduğum o derin bataklığa yeniden çekiyordu. Bense plan yapmak yerine Cihangir’in bana hissettirdiği duygulara yoğunlaşıyordum. Hormonlar ve hislerin beni aptallaştırdığı yadsınamaz bir gerçekti. Oysa özellikle şu sıralar peşimdeki adam varlığını en net şekilde belli etmişken kurtulma eylemine geçmem gerekirdi.
Durum üzerinde kısa bir analiz çıkardım zihnimde.
Islığını duyabileceğim kadar yakınıma gelmiş, o anki ruh haliyle ona karşı direnemeyeceğimi fark etmesine rağmen beni serbest bırakmıştı. Aynı Enver Kandemir misali zihin oyunlarıyla beni köşeye sıkıştırmaktan zevk almıştı. Kesinlikle benden istediği başka bir şey vardı: ilk hedefi ben değildim. Yalnızca bana kendini hatırlatmakla yetinmesini öngörümü güçlü kılıyordu.
Kapı açıldığında bacaklarımı karnıma doğru çekerek Cihangir’in ne kadar hızlı geldiğini düşündüm istemsizce. Oysa odada yankılanan adım sesleri ona ait olamatacak kadar küçüktü. Görüş açıma giren bir kadındı, zar zor fark edebilmiştim. Çünkü simsiyah giyinmişti: boğazına kadar çektiği deri ceketi, ince bacaklarını saran taytı, ellerindeki deri eldivenleri, tek omzuna taktığı sırt çantası ve yüzünü gizleyecek şekilde aşağı çektiği spor şapkasıyla.
“Teslimat var,” dediğinde kaşlarım çatıldı. Vücudumu öne kaydırırken başımı eğdim, yüzünü görmeye çalıştım. Bakışlarım ondan gelecek herhangi bir tehlike sezmedi, görünürde silah veya kesici-delici alet yoktu. Omuzlarım biraz gevşerken “Sıçacağım teslimatına,” diye homurdandım kendi kendime. “Uhde Kandemir adına mı?”
“Hayır.”
Sağ elini yumruk halinde kaldırdı: parmakları arasında çevirdiği bir nesneyi havaya fırlattı, yer çekimine karşı koyamayıp döne döne düşen metal parçasını geri yakaladı, yumruğunu dik hale getirip baş parmağıyla yeniden havaya fakat bana doğru süzülecek şekilde attı. Refleksle uzanıp metal parçasını yatak örtüsünün üstüne düşmeden önce yakaladım.
Kalbim göğüs kafesime sığmadı.
Kadın iki parmağıyla şapkasını geriye iteledi. Yeşil hareleriyle karşılaştığımda kalbim boynumdaki damarda atmaya başladı. Yüzünün sol tarafındaki yanık izi, kulağına kadar uzanıyordu. Koyu kahverengi saçlarını şapkasının altına gizlemişti. Geçmişimden çıkıp gelen kadının dudakları tekinsizce iki yana kıvrıldı.
O gülüşü tanıyordum.
Anılar en derinlere sakladığım yerden çıkıp yüreğimi eşeledi.
Avucumu açıp bakmasam da yumruk yaptığım elimin içinde ne olduğunu biliyordum. Geçmişimle yüzleşip tamamını söküp atmamın zamanı gelmişti.
Avucumdaki metal parçası, elli kuruştu.
Kadının kıvrılan dudakları kıpırdadı.
“Teslimat, Zakkum’a.”