3
MASAL
Şaşkın şaşkın bir yaka kartıma bir de yüzüme bakıyordu. Sonra adamı da solgun bir halde "Ağam, buralarda Haymana soyadında başka aile yoktur ha," dedi. "Bu doktor Haymana aşiretinden olmasın mı?"
Soran gözlerle bana baktılar. Alayla onları süzdüm. "Çok doğru bildiniz. Tam olarak ben Mardin'in en büyük Haymana aşiretinin göz bebeğiyim. Ailem memleketime faydam olsun diye beni okuttu. Sizin gibi öküzler gelip bana artistlik yapsın diye beni doktor yapmadı bu devlet. Aşiretime değil devletime güvenirim ben! Birazdan beyaz kod vereceğim. Derdini artık hakime anlatırsın."
Adamın rengi benzi attı. "Yapma kızım ben cahillik ettim. Hem bugün düğün günüm, uğraştırma beni şimdi... ben sonra bizzat gelip sana kendimi affettiririm. Bu arada RIZA Haymana neyin olur ki?"
"Amcam, öz amcam olur. Hem de bana aşırı düşkündür!"
'Sıçtık,' diye homurdandı. Dur sen asıl film bundan sonra başlıyor bunak herif.
"Kızım ben eşeklik ettim. Hastaneye bağış yapayım sen beni affet. Amcana da bi şey deme he güzel kızım..."
Sedyede ki genç kıza baktım. Bu fırsat bir daha ayağa gelmez. "Amcama bu olayın gitmesini istemiyorsan bu kızla evlenmeyeceksin."
"O niye yahu! Bu kız bugün karım olacak! Olmaz öyle şey!" diye parladı.
"Sen bilirsin dedecim. Artık düğüne varmadan hakkın rahmetine mi kavuşursun bilemem. Ben bir amcamı arayayım. Zaten eve çoktan gitmem lazımdı, niye geciktiğimi merak etmiştir. Aynı konakta kalıyoruz da... Hatta gelip beni alsa mı? En azından hastanedeyken kurtarılma şansın olur."
Adamın rengi kıpkırmızı oldu. Genç kızın yüzüne ise renk geldi. Ağzını açmaya çekindiği belliydi.
Adam en sonunda pes edip "Tamam başka karı yok sanki!" diye triplere girdi.
"Yok, sana bu yaştan sonra genç kızlarla evlenmek yok. Adres bilgisayarda kayıtlı. Köye her ay birini yollayıp sordururum, zor değil. Kendinden en çok 10 yaş küçük birini alabilirsin. Daha küçük birine göz koy bak neler oluyor pabucumun ağası."
"SEN... SEN..." dedi ve kem küm ederek çenesini kapattı. Aşiret kızı olmanın avantajını yaşamayacaksam o zaman cefasını niye çekiyorum değil mi?
"Adın ne senin dede?"
"Ökkeş Beyazgül," dedi.
"Buket aç bakalım Ökkeş dedeye güzel bir şarkı," dedim.
Buket hemen telefonundan şarkı açtı.
"Gülüm seni koparmışlar... hoyrat ele yollamışlar...."
Ahh Buket ya, ne güzel de doğru şarkıyı buldu. Keyifle gülümsedim.
"Hadi Ökkeş dede, ecelin gelmeden köyüne git. Ben okumuş biri olarak kan dökülmesine karşıyım. O yüzden bunu sana yaptığım bir iyilik gibi düşün."
"Cemile ya, onu köye götürmem lazım. Anası kızını bekler..."
"Annesi beklemesin. Görmek isterse hastaneye gelip beni bulsun. Hadi yolun açık olsun."
Adam homurdanarak yanındakileri de peşine takıp gitti. Cemile bir anda bana sarıldı. "Allah senden razı olsun Doktor ablam," dedi.
"İnsanlık görevimi yaptım. Neyse ben şimdi sana yatış veriyorum. Ortalık yatışana kadar hastanede tedavi olursun. Sonrasında da sana istersen bir iş ayarlarız, köyüne dönmezsin."
"Gerçekten mi! Ama annem kabul etmez ki..."
"Ben konuşurum gerekirse. Hem sen reşit bile değilsin, neye dayanarak seni evlendiriyorlar söylesinler polise. Ya da susup köyde otursunlar."
Buket dosyayı alıp "Ben seni servise götüreyim," diyerek kızı alıp götürdü. Benimde artık çıkmam lazımdı. Yoksa amcam cidden soluğu hastanede alabilirdi.
Tam stetoskopu çıkarıp masaya koyarken kapı eşiğinde bana dikkatle bakan bir asker gördüm. Ona baktığımı fark edince hemen kapıdan uzaklaştı. Buket askerlere aşık olmakta haklı galiba.
Adamın kara gözleri resmen beni çarpmıştı. Kim bilir kimdi. Neyse eve gitmem lazım.
***
ALAZ
Garnizondaki işlerimi erkenden bitirdiğim nadir günlerden biriydi. Gün boyu devriye raporlarıyla uğraşmış, askerlerle toplantılar yapmış, birkaç evrak işini halletmiştim. İzin günümde ise biraz dışarı çıkıp etrafı keşfetmeye karar vermiştim.
Aracımı karakolun yakınında bırakıp yürümeyi seçtim. Mardin’in eski sokaklarında dolaşmak, burayı daha iyi tanımak istiyordum. Güneş batmaya yüz tutmuş, taş evlerin duvarlarına turuncu bir parlaklık düşürmüştü. Dar sokaklar, eski evler, tarihi camiler… Mardin, sanki zamana meydan okuyan bir şehirdi.
Bir sokağın köşesinde yerlere serilmiş el işi ürünler dikkatimi çekti. Kadınlar, rengârenk yazmalar, işlemeli çantalar, dokumalar satıyordu. Adımlarımı yavaşlatıp bir tezgâhın önünde durdum.
Kadınlardan biri bana gülümseyerek baktı. “Buyur oğlum, beğendiğin bir şey var mı?”
Renkli bir örtüyü elime aldım. Desenleri dikkatlice inceledim. “Bunlar Erzurum’dakilere benzemiyor. Çok farklı bir işçiliği var.”
Kadın gülümsedi. “Bu nakışlar Mezopotamya kültüründen gelir. Renkleri bereketi, deseni hayatın devamlılığını simgeler.”
Örtüyü elimde çevirdim. Etnik bir tasarımı vardı. Cebimdeki nakit parayı çıkartıp satın aldım. Annem için güzel bir hediye olur. Annem etnik hediyelere bayılır.
Kadınlara teşekkür edip yoluma devam ettim. Birkaç adım sonra bir köşe başında durup telefonumu çıkardım. Şehrin renklerine baktım. Minareler, taş evler, gökyüzünde uçan kuşlar… Güneşin batışıyla birlikte, Mardin sanki daha büyülü bir hâl alıyordu.
Telefonumun kamerasını açtım, birkaç fotoğraf çektim. Şu manzarayı Erzurum’daki aileme göstermek istedim. Onları görüntülü arayıp etrafı gösterirken annemde çok sevinmişti.
Annemlerle konuşmayı sonlandırıp telefonu cebime koyup derin bir nefes aldım. Askerin dediği gibi Mardin insanı kendine bağlıyordu. Biraz daha yürüyünce başım döner gibi oldu. Bu ara biraz rahatsızdım aslında. Belki de izindeyken gidip doktora görünsem iyi olacak.
Hastaneye yakın olduğumu tabeladan anladım. Arabama binip hastaneye vardıktan sonra daha sıra almaya gidemeden muayene odasında bir konuşma beni durdurdu.
Genç bir doktor kadın yaşlı bir adama posta koyuyordu. Kadının kendine olan özgüveni sesinden bile belliydi. Önünde adam vardı yüzünü göremiyordum ama belli ki kadın oldukça adamı köşeye sıkıştırmıştı. Adam ona yalvaracak hale gelmişti. En sonunda kadın amacına ulaşıp adamı eli boş paketlemişti.
Adam yanımdan geçip gidince doktor hanım yüzüme baktı. Onları kapıda dinlediğimi fark ettiği için panikle kapıdan ayrılıp danışmaya doğru yürüdüm. Kadının yüzüne bile bakamadım. Ama onu gerçekten de merak etmiştim. Kimmiş bu aşiret doktoru merak ediyordum.
Nasıl olsa muayene olurken görürüm diye düşündüm. Ama içeri girdiğimde o kadın yoktu. Yerinde genç bir doktor vardı. Neyim olduğumu sorup tansiyonuma baktırdı. "Şeker hastalığı var mı ailenizde?" diye sordu.
"Annemde var," dedim.
"O zaman bir ara Dahiliye uzmanına kontrole gidersiniz. Şimdilik bizim yapacağımız bir şey yok. Her şeyiniz normal görünüyor. Baş ağrınız için size ağrı kesici yazıyorum ama baş ağrınız artarsa nöroloji uzmanına gitmeniz iyi olur."
"Peki, giderim. Yanlış anlamazsanız sizden önce burda başka doktor vardı. O kim acaba?" diye sordum.
Adam cevap vermeden kapı çaldı. Hastanın biri sırasını beklemeden "Annem bayılacak artık, sıramız ne zaman gelecek," diye çemkirdi.
"Bayıldıysa kırmızı alana götürün. Triyaj diye bir şey var beyefendi! Yeşil alana yönlendirildiyseniz bekleyeceksiniz!"
"Seni Cimere şikayet edeyimde gör gününü!"
"Selamımı da söyle!"
Adam kızgınlıkla telefonuna sarılırken doktor sabır çekip reçetemi uzattı. "Ağrı kesici," diyerek sıradaki hastayı çağırdı.
Mardin’de geçireceğim günler bana neler getirecekti, henüz bilmiyordum. Ama bir şey kesindi, bu şehirde sakin sakin görev yapmayacaktım. Bunu bugün anlamıştım.
***
Misafirhanenin girişine vardığımda, nöbetçi askerle kısa bir selamlaştım ve odama geçtim. Küçük, sade bir odaydı. Yatak, çalışma masası ve küçük bir dolap… Fazlasına ihtiyacım da yoktu. Burası benim için sadece bir dinlenme alanıydı. Ceketimi çıkarıp sandalyeye bıraktım. Sonra mutfak köşesine geçip kendime bir çay koydum.
Bardağı elime alıp pencerenin önüne geçtim. Dışarıda gece, Mardin’in taş sokaklarına ağır bir sessizlik bırakmıştı. Şehir, karanlığa teslim oluyordu ama yine de kendine has büyüsünü koruyordu.
Çayımı yudumlarken bir süre hastanedeki olayı düşündüm. Zorla evlendirilen kızların kara yazgısı bu kadim topraklara yazılıydı.
Burada her şey alıştığımdan farklıydı. Sadece coğrafyası değil, insanların yaşam tarzı, gelenekleri, dili başkaydı... kadınlara verdikleri değer özellikle benim alışacağım bir şey değildi…
Masama geçip ertesi günkü görev listemi gözden geçirdim. Sabah erken saatlerde bir saha görevi vardı. Bölgedeki güvenlik durumunu kontrol edecektik. Sağlık çalışanlarını sahaya güven içinde götürüp sağlık hizmeti vermelerini sağlayacaktık.
İçten içe buradaki düzeni, aşiret yapılarını daha iyi anlamam gerektiğini hissediyordum. Çünkü bu topraklarda sadece devriye gezmek ya da operasyon için planlar yapmak yetmezdi. İnsanları tanımadan, kültürü anlamadan gerçek anlamda bir düzen sağlanamazdı.
Çayımı bitirip yatağa uzandım. Gözlerimi tavana diktim. O doktorun kendinden emin sesi kulaklarımda çınlayıp durdu.
***