Sessiz Tehlike
Hayat, herkese adil davranmaz.
Efsun bunu çok küçük yaşta öğrenmişti.
Daha beş yaşındayken babasını kaybetmişti. O günden sonra annesi hem anne hem baba olmuştu ona.
Hiç kolay olmamıştı ama şikâyet ettiğini bir kez bile duymamıştı Efsun.
Bir temizlik görevlisinin asgari ücretle hem kira hem faturaları ödeyip hem de bir çocuğu okutması mucize gibiydi. Ama annesi bunu başarmıştı.
Efsun, liseyi dereceyle bitirmiş, şimdi ise şehir üniversitesinde burslu okuyordu.
Güzelliğiyle dikkat çekse de, en çok zekâsı ve duruşuyla fark edilirdi.
Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, güçlü ama içten içe yorgun bir genç kadındı.
Hayat ona hep "sabret" demişti, o da sabretmişti.
Ama bu sabrın bir sınırı olacaktı elbet…
O sabah gözünü açtığında annesinin mutfaktan gelen öksürüğüyle irkildi.
Hemen yatağından kalktı, saat yediyi geçmişti.
Mutfakta annesini gördüğünde içi burkuldu.
Kadıncağız bitkin görünüyordu. Solgun yüzü, şiş göz kapakları...
Efsun hemen yaklaştı:
— "Anne, iyi misin?"
Kadın zoraki bir tebessümle başını salladı:
— "Hava basık biraz… Sen okula geç kalma, hadi hazırlan."
— "İlacını içtin mi?"
— "İçtim içtim…"
Ama Efsun şüphelenmişti.
Annesi ne zaman yalan söylese sesi aynı tonda titrerdi.
Üzerini giyip hızlıca kahvaltısını yaptı. Okula giderken aklı annesinde kalmıştı.
Dersin ilk on dakikasında kalemi eline bile alamamıştı.
Aklı fikri annesindeydi.
Cebinden telefonunu çıkarıp annesine mesaj attı:
"Anne nasılsın, kendini iyi hissediyor musun?"
Dakikalar sonra gelen cevap içini delip geçti:
"Kızım… İlacımı içmeyi unutmuşum sabah. Ama işteyim, merak etme."
Efsun ayağa fırladı.
Kitap defter ne varsa çantasına tıkıştırdı.
Sınıftan çıkarken hocanın sesi arkasından geldi ama umurunda bile olmadı.
Eve koşarak gitti.
Çekmeceden ilacı buldu, çantasına attı.
Ve annesinin çalıştığı plazanın yolunu tuttu.
O bina, sadece beton ve camdan yapılmamış gibiydi.
Sanki içi başka kurallarla doluydu.
Güvenliğe annesinin çalıştığı katı söyledi.
Asansöre bindiğinde kalbi yerinden fırlayacak gibiydi.
Asansörden çıktığında koridoru boydan boya geçen sessizlik Efsun’un içini ürpertti. Temizlik arabaları, dezenfektan kokusu ve loş floresan ışıkları...
İlk kez geldiği bu yerde her şey ona yabancıydı.
Annesini uzaktan görür görmez yürüyüşünü hızlandırdı. Kadıncağız bir odanın kapısını silmekle meşguldü. Efsun’un ayak seslerini duyunca irkildi, başını kaldırdı ve gözleri büyüdü:
— “Efsun?”
Kadının sesi fısıltı gibiydi ama içinde panik vardı. Hemen elindeki bezi bırakıp koştu.
Efsun’a ulaşınca kolundan tutup koridorun köşesine, görünmeyen bir noktaya çekti.
— “Kızım neden geldin buraya? Gelecektim ben zaten eve, ne gerek vardı!”
— “Anne, içmemişsin ilacını. Mesajı alır almaz çıktım geldim.”
— “Tamam ama… patronlar burda bugün. Seni görürlerse… Allah korusun, laf ederler sonra. Gözleri üstümde zaten.”
Efsun kaşlarını çattı.
— “Ne var ki bunda? Kızın gelmiş, ilacını getirmiş. Bu kadar mı zor insanlar?”
Tam o sırada ayak sesleri yankılandı.
İkisi birden sustu.
Koridorun diğer ucunda iki adam yürüyordu.
Efsun onları görünce istemsizce irkildi.
Takım elbiseli ama düzgün değil. Omuzları dik, suratları asık.
Biri boğuk bir kahkaha attı, diğeri telefonla konuşuyordu ama yüzü kasvetliydi.
Göz göze gelmemeye dikkat ederek göz ucuyla süzdü onları.
Hiç tekin tipler değildi.
Kaba, sert ve tehditkâr görünüyorlardı.
Annesi daha da yakınına sokuldu:
— “İşte o patronlardan biri… Hadi kızım, şimdi git. Sağ ol ama bir daha böyle yapma, olur mu?”
Efsun hızlıca çantasından ilacı çıkardı, annesinin avucuna bıraktı.
Yanağına kocaman bir öpücük kondurdu.
— “Tamam anne… ama kendine dikkat et lütfen.”
Sonra başını kaldırmadan yürümeye başladı.
Arkasından adamların sesleri geliyordu. Kahkaha, fısıltı, emir…
Efsun, annesini geride bırakıp hızlı adımlarla asansöre yöneldi. Parmakları titreyerek “Giriş Katı” butonuna bastı. İçeri girer girmez derin bir nefes aldı.
Tam kapılar kapanmak üzereyken biri elini uzatıp araya soktu. Metal kapılar tekrar açıldı.
Efsun’un gözleri kocaman oldu.
İçeri giren adam az önce koridorda gördüğü adamlardan biriydi.
Omuzları geniş, yüzünde serseri bir sırıtış. Gözlerini hiç kaçırmadan Efsun’a dikti. Adeta yiyecekmiş gibi…
Efsun’ın içini bir ürperti sardı. Refleksle bir adım geri çekilip asansörün köşesine sığındı. Başını eğdi ama adamın bakışlarını iliklerine kadar hissediyordu.
Asansörün içindeki sessizlik, adamın varlığıyla daha da ağırlaştı.
Adam bir şey demedi, sadece sırıtmaya devam etti.
Efsun’un yüreği göğsüne sığmıyordu. Ellerini yumruk yapmış, dudaklarını ısırıyordu. Dakikalar geçmek bilmiyordu.
Asansör sonunda giriş kata ulaştığında, kapılar açılır açılmaz Efsun hızla dışarı fırladı.
Sanki kafesteki bir kuştu. Kaçmak istercesine adımlarını sıklaştırdı.
Adamın bakışlarını hâlâ ensesinde hissediyordu.
Binadan çıktığında hava hâlâ sıcaktı ama Efsun’un içi buz gibiydi. Sanki biri arkasından nefesini üflüyordu. Adımlarını hızlandırdı, kalbi hâlâ asansördeymiş gibi çarpıyordu.
Omzunun üzerinden bir kez baktı. Kimse yoktu.
Ama... Gözleri hâlâ o adamın bakışlarını hatırlıyordu. Gözleri değil... Sanki ruhuna saplanmıştı o bakışlar. Öyle doymamış, öyle ölçüsüz, öyle rahatsız edici...
Kafasını iki yana salladı.
“Salak Efsun! Ne hayal kuruyorsun? Kim ne yapsın seni...”
Ama içinden bir ses o kadar da emin konuşmuyordu.
Eve vardığında elini kapıya koymadan önce derin bir nefes aldı. Bir şey olmamış gibi davranmalıydı. Annesini daha fazla üzemezdi.
Kapıdan girince, içeriye annesinin kaynattığı çorbanın kokusu sinmişti. Efsun mutfağa yönelip suyunu doldurdu ama elleri hâlâ hafif titriyordu. Bardağı tezgaha bırakıp başını ellerinin arasına aldı.
“Annem o adamlara nasıl katlanıyor? Böyle tipler onun patronuysa... Ya bir gün bir şey yaparlarsa? Ya... Ya ben bugün orada olmasaydım?”
Yutkundu.
Bugüne dek annesinin işinden hiç şüphe etmemişti. Hademe olarak çalışıyor, alın teriyle evini geçindiriyordu. Ama şimdi...
Şimdi bir şeyler ters geliyordu.
Geçim sıkıntıları olmasaydı annesi çalışmazdı zaten. Kadıncağız yıllardır hem anne olmuştu, hem baba. Babası Efsun daha küçükken trafik kazasında vefat etmişti. O günden beri ikisi birbirine tutunarak yaşamıştı. Ama bu şehir... Bu insanlar... Her şey tehlikeli görünmeye başlamıştı.
Gözlerini kapattı.
Yüzünü silip doğruldu.
“Yarın her şey yoluna girer... Belki de sadece abartıyorum.”
Ama içindeki huzursuzluk susmuyordu.
Annesi kapıdan içeri girdiğinde her zamanki gibi yüzünde yorgun ama sevgi dolu bir ifade vardı. Efsun hemen kalktı, çantasını alıp yardım etti.
“Sofra hazır anne,” dedi usulca. Sesinde alışılmadık bir durgunluk vardı.
Birlikte sofraya oturdular. Annesi yemeğine başladı ama Efsun’un tabağı hâlâ neredeyse dokunulmamıştı. Sadece kaşığıyla yemeği karıştırıyor, önüne dalgın dalgın bakıyordu.
Bir süre sessizlik oldu.
Annesi sonunda dayanamadı. Kaşığını tabağa bıraktı.
“İyi misin kızım?” diye sordu, gözlerini onun yüzüne dikerek.
“Neden hiçbir şey yemiyorsun?”
Efsun başını birden kaldırdı, irkilmiş gibiydi.
“Efendim anne? Bir şey mi dedin?”
Annesi bakışlarını yumuşattı, aynı soruyu tekrar etti:
“İyi misin? Bu akşam çok dalgınsın. Elin yemeğin içinde geziniyor, ama ağzına lokma koymadın.”
Efsun bir an sustu. Ne diyeceğini bilemedi. Gözleri yine masaya düştü.
“Biraz yorgunum galiba,” dedi sonunda. “Dersler, koşuşturma... Bugün biraz telaşlı geçti.”
Yalan değildi, ama gerçek de tam bu değildi.
O adamın bakışları, hâlâ zihninin kıyısında taze bir iz gibi duruyordu.
Efsun birkaç lokma alır gibi yaptı ama yine çatalı tabağın kenarına bıraktı. Gözleri hâlâ düşünceliydi. Kafasındaki düşünceler boğazında düğüm olmuştu sanki.
Bir süre daha sessizlik oldu.
Sonra aniden başını kaldırıp annesine baktı.
Gözlerinde hem merak hem de endişe vardı.
“Anne…”
Kadın başını kaldırdı, kaşlarını kaldırarak cevap verdi: “Efendim kızım?”
Efsun dudaklarını ısırdı, sonra sanki içinde büyüyen soruya artık engel olamıyormuş gibi konuştu:
“Bugün patronlarından bazılarını gördüm. Bilmiyorum... Hiç hoşlanmadım onlardan. Garip bakıyorlardı, tekin insanlara benzemiyorlar. Sana... sana kötü davranmıyorlar değil mi?”
Annesi bir an duraksadı. Bakışlarını kaçırdı. Sonra yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirip başını iki yana salladı.
“Yok kızım, ne kötü davranması… Herkes kendi işinde gücünde. Ben de işimi yapıyorum, kimseyle bir derdim yok.”
Ama Efsun annesinin o kısa tereddüdünü fark etmişti.
Gözleri biraz daha endişeyle doldu.
Annesi ise hemen konuyu değiştirmek ister gibi tabağını toplamaya koyuldu:
“Sen hiç kafana takma öyle şeyleri. Hem ben senin okuman için uğraşıyorum, başka bir derdim yok.”
Efsun annesinin sözlerini duydu ama içine sinmedi. Kaşlarını çatarak biraz daha üzerine gitti.
“Anne, gerçekten doğruyu söyle. Sana karşı bir şey yapmıyorlar değil mi? O adamlar hiç iyi birilerine benzemiyorlardı Lütfen, benden bir şey saklama.”
Annesi bu defa çatalı elinden bıraktı, gözleri boşluğa daldı. Derin bir nefes aldıktan sonra bakışlarını kızına çevirdi.
“Bak kızım… Ben işimi doğru düzgün yaparım. Kimseye bulaşmam, kimsenin dedikodusunu yapmam. Bu yüzden de bana dokunmazlar. Ama...”
Kelimeler boğazında düğümlendi, sonra cesaretini toplayarak devam etti:
“Ama iyi insanlar değiller. Bunu herkes bilir. Söylenenlere göre... mafya gibiler. Hatta bazıları direk öyle diyor. Kimse ses çıkaramıyor, çünkü herkes onlardan korkuyor.”
Efsun’un gözleri birden büyüdü. Kalbi hızla atmaya başladı.
“Ne? Mafya mı?”
Kadın hemen elini Efsun’un elinin üzerine koydu, onu yatıştırmaya çalıştı.
“Sakın korkma. Bana şimdiye kadar kimse bir şey yapmadı. Sadece dedikodu bunlar. Sen kafana takma. Hem ben dikkat ederim kendime. Öyle her şeye karışacak yaşta da değilim zaten.”
Efsun başını hafifçe salladı ama içindeki korku geçmedi. O adamın gözlerindeki karanlık, annesinin çalıştığı yerdeki atmosfer... Hepsi birleşince boğazına düğümlenmişti adeta.
Yine de annesini daha fazla tedirgin etmemek için konuyu kapattı.
Ama içten içe bir karar verdi:
Gözünü annesinden ayırmayacaktı.