Fırat o kadar kısık konuşmuştu ki, sözlerini benden başka kimse duymamıştı. İyi ki de duymamıştı, diye geçirdim içimden. Saatler akıp giderken, yemekler yenilmiş sıra kahveye gelmişti. Büyükler sedirlere yerleşirken, Ömer, Mirhan ve Fırat Kureyşa hanımı talimatı ile büyük dama çıkmışlardı. Büyük dam denilen yer neresi orası muammaydı.
Ben, Ceylin, Asmin ve bizi karşılayan adının fatma olduğunu ögrendigim kız masayı kaldırmıştık. Ardından Asmin de büyük dama çıkmıştı. Ben kahve için Ceylin'le mutfağa inmiştim. Mutfak konağın giriş kısmındaydı. Kendimi tutamayıp, sordum. "Büyük dam denilen yer ney?" Benim merak akan soruma gülerek, yanıt verdi Ceylin. "Evin en üstü, çıkınca görürsün. Evvela kahveleri hazır edelim." Dedi ve Fatma'ya döndü. "Atamların kahvesi hazırdır alıp, çıkarasın Fatma. Sonra da gelmene lüzum yoktur bizde çıkarız birazdan." Demesiyle, Fatma tepsiyi aldı ve mutfaktan çıktı. Kahveler pişerken, Fatma ile de konuşma fırsatımız olmuştu. Çok tatlı ve içten bir kızdı. Annesi ve babası da bu konakta çalışıyormuş.
Ceylin, fincanlara köpük koyuyordu tek tek o esnada aklıma gelen fikirle sinsice sırıttım. "Ceylin, acı pul biberi var mı?" Dedim sesime yansıyan hintlikle. "Vardır ne eyleyeceksin?" Dedi kahveleri fincanlara boşaltırken, işaret ettiği küçük kavanozu açtım ve fincanlardan birine iki yemek kaşığı pul biberi koydum. Ceylin şaşkınca bana bakıyordu. "Naparsın yenge? Çok acıdır o biber." Dedi, bana mani olmaya çalışarak. "Sevgili kocacım içecek acı iyidir. Oh yarasın" Deyipz kıkırdadım. Ceylin, tepsini elime tutuşturdu. "O zaman sen götüresin kahveleri, ağabeyim bana köpürmesin." Dedi, alayla gülerek. Ceylin de su ve lokumların olduğu tepsiyi aldı.
O önde ben arkada konağın 4 kat merdivenini çıktık ve sonunda kahveleri dökmeden büyük dama ulaştık. Yerde büyük bir klim vardı ve üzerinde yöresel desenli minderler vardı her iki küçük minderin arasında ikram koymak için yerden sehpahalar vardı.
Önce ben kahveleri karıştırmadan dağıttım. En son Ömer'e sıra gelince Ceylin'in gülüşü doldu kulağıma. Gülmemek için yanak içlerimi ısırdım. Ömer gözlerini kısarak, aldı kahveyi tepsiden. Ceylin yanındaki mindere oturdum. Ceylin gülmemeye çalışarak, dirseği ile hafif beni dürttü. Pür dikkat Ömer'i izledim gülmemeye çalışarak. Kahveden bi yudum aldı ve öksürmeye başladı. Suya uzanacağı sırada, başka bir el suyu uzattı Ömer'e. Elin sahibi endişe ile kocamı süzen mustakbel kumamdan başkası değildi. Atacağım kahkaha boğazıma düğümlendi. Yüzümdeki gülümseme yavaşça yerini somurtmaya bıraktı.
"Ağabey iyisin he?" Ceylin sahte bi endişeyle Ömer'e baktı. "İyiyim." Dedi ve tekrar öksürdü. Boğazını temizlerken bakışları bana döndü.
Telefonumun kilit ekranını açtım ve mesaj bölümüne girdim.
Gönderilen: Zararlı(!)
"O kahve bitecek Ömer ağa."
Kaşları çatık beni izleyen Ömer'e çenemle telefonu gösterdim. Telefonuna baktıktan, gülmeye başladı ve boğazını temizleyip, parmaklarını telefonda gezdirdim.
Gönderilen: Zararlı(!)
"Yoksa?"
Gönderilen: Zararlı(!)
"Otele dönerim."
Mesaji okuduktan sonra gözlerini kaçırdı ve kahveyi tek dikişte bitirip, zorla yutkundu. Ceylin yanı başımda olduğu için mesajları görmüştü. Tek dikişte kahveyi bitiren abisine kayretle bakarak suyunu tazeledi. Ömer suyu bitirip, telefonunu eline aldı. Saniyeler sonra elime yayılan titreşimle mesaj attığını anlamam uzun sürmedi.
Gönderilen: Zararlı(!)
"Oldu mu Safir Gözlüm?"
Dudağımı dişleyip, Fırat ve Mirhan ile bir konu üzerinde konuşan Ömer'e kaçamak bi bakış attım.
Gönderilen: Zararlı(!)
"Şimdilik evet ağa bozuntusu."
Amacım neydi bende bilmiyordum. Sadece sinirlenmesini istiyordum. İçimdeki kıskançlık hissiyatının sorumlusunu cezalandırmaktı belki de yaptığım. Herşeye rağmen onu sinir etmek bile güzeldi. Yahut O'nun hakkında olan şeyler güzeldi benim lügatımda.
Adımı telafuz edilmesiyle düşüncelerden sıyrılıp, telefonu bi kenara bıraktım. "Derin?" Diyen kişi Ömer'den başkası değildi.
Tek kaşımı kaldırıp, başını kaçırdığım konuya dahil oldum. "Efendim?" Dedim. "Telefonun çalıyor." Dedi şevkat yüklü sesiyle. İç çektim gözlerine bakarak. Ömer sesli şekilde boğazını temizleyince, transtan çıkmış gibi telefonumu aldım ve terasın uç kısmına yöneldim.
Derin bi nefes aldım. Telefonumun susan melodisi tekrar çalmaya başlayınca ekrana baktım.
Cem arıyor...
Gördüğüm isimle istemsizce kaşlarım çatıldı. Arkamda kalan topluluğa omzumun üstünden bi bakış attım. Gülüşerek bişeyler konuşuyorlardı. Gülmeyip, somurtan tek kişi Ömer'di.
Telefonu açıp, kulağıma götürdüm. "Efendim Cem?" Dedim mesafeli bi sesle. Dirseğimin birini, terasın trabzanına yasladım. Başımı hafif geriye atıp gökyüzüne baktım. "Aklım sende kaldı. Sesini duymak istedim." Dedi uyku akan sesiyle.
İstemsizce gözlerim doldu. Benim yüzümden kaç gündür uykusuzdu ve anlaşılan hala beni düşünüyordu. Cem benim eskiden en yakın arkadaşımdı ama sonra bana ilan-ı aşk edince aramızdaki köprüler yıkılmıştı. Ömer ile birbirlerinden nefret ederlerdi. Ben o gün kendime zarar verdiğimde, Cem'de duyup gelmişti hastaneye. Günlerce yanımda durup moral vermişti.
Cem'in bana saplantılı hisleri beni korkutmasa, onunla eskisi gibi arkadaş kalmak isterdim. O benim hep sırdaşım, olmayan abim olmuştu. "Derin ses ver lütfen?" Kulağıma ilişen ses ile daldığım düşünceleri bi kenara ittim. "Ben iyiyim Cem, sorun yok. Sesin uykulu geliyor, uyu istersen." Deyip, yanağıma süzülen bi damla yaşı silerken.
"Hazan ile konuştum Derin." Dedi imayla. Midyat'ta olduğumu öğrendiği için aramıştı anlaşılan. "Cem...Kırmaktan ve kırılmaktan yoruldum lütfen geri gel falan deme." Dedim bi çırpıda. Çok gecikmeden Cem'in sesi tekrar ilişti kulağıma. "Gel desem sanki dinleyeksin beni." Deyip, nefes aldı ve ekledi. "Derin be-" ben cümlenin devamını duyamadan, telefon elimden kaydı.
Şaşkın bakışlarımın hedefi, telefonumu almış kulağına tutan Ömer'den başkası değildi. Ses etmeden karşı tarafı dinledi ve kaşları çatıldı. Sinirli hareleri yavaşça bana çevrildi. Gözlerini yavaşça kapatıp, derin bi nefes aldı ve telefonu bişey söylemeden kapattı. Zorla yutkundum. Acaba Cem ne demişti? Ömer telefonu bana uzattı ve bişey demeden arkasını dönüp, yanımdan uzaklaştı.
Etrafa baktığım da, diğerlerinin gitmiş olduğunu farkettim. Hızlı adımlarla Ömer'e yetiştim ve kolunu tuttum. "Nereye gidiyorsun?" Diye mırıldandım. Bana dönmeden, omuzunun üstünden baktı. "Bi kaç işim var. Otelden valizini getiriyorlar. Ceylin'e söyle, benim odama götürecek seni." Dedi ve elimdeki kolunu yavaşça çekti. Kaşlarım istemsizce çatıldı. "Ne işin var bu saatte?" Diye sordum. Sesim biraz yüksek çıktı.
Ömer alayla kahkaha attı. "Çok mu umurunda?" Dedi mutluluktan yoksun bi gülümsemeyle. "Umurumda olmasa niye burada olayım aptal?" Diye cırladım. Ömer'in sinirden gözleri parlıyordu. Konuşmak için dudaklarını araladığı sıra da, başka bir ses doldurdu kulaklarımızı. "Ağam, valizi getirdim." Dedi Genç adam. Üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Kapıda duran korumalardan biri olmalıydı.
Ömer başını 'tamam' anlamında salladı. Genç adam, başını benden tarafa hiç çevirmeden, valizi yanıma bıraktı ve gitti. Adam gidince, Ömer'e çevirdim harelerimi. "Cem mi yanlış bişey söyledi telefonda?" Diye mırıldandım. Ömer sinirle kahkaha attı. "Ben burada her saniye seni düşünürken, Cem yavşağı seni teselli ediyormuş. Bunu sindirmem lazım çünkü tüm bunların suçlusu benim." Diye kükredi.
Yumruk yaptığı elini merdiven korkulununa vurdu ve ekledi. "Çünkü tüm bunları sebebi benim ailem ve kahrolası töreler. İşte bu yüzden sindirmek zorundayım. Kalbini kırmaktan köpek gibi korkuyorum. Yalnız kalmalıyım ve sakinleşmeliyi-." Diye bağırırken, aniden sarıldım ona.
Ben sarılınca susmuştu. Elleri bi süre şaşkınca havada kaldı. Sonra sıkıca sardı bedenimi. Şaşırdığı zaman kaşlarının ortasında çıkan ince çizgiyi anımsadım. Yüzünü göremiyordum ama emindim kaşlarını çattığına. Ömer'in kokusunu içime çektim. Çok özlemiştim. Ciğerlerim hasret kaldığı kokuyla bayram etmişti.
Saatler gibi geçen, dakikalar ardından hafif geri çekildim. Ömer sanki kaçıp, gidecekmişim gibi bir elini yanağıma koydu. Boşta kalan eliyle sağ elimi tuttu ve nabzımın attığı yeri okşadı. Normal de sol nabzımı okşar, öperdi ama şuan sargılıydı. Alnımı alnına yasladım. Gözlerimi ne ara kapattığımı bilmiyorum ama açmaktan korkuyordum. Sanki anın büyüsü bozulacak ve huzur yerini sahte güze bırakacaktı.
İstemsizce dudaklarımda bir tebessüm belirdi. Yavaşça araladım gözlerimi. Amacım Ömer'in zindan karası gözlerini görmekti. Gözlerim bi kaç saniye Ömer'in gözlerine değdi. Ömer bana umutla bakıyordu. Hayranlık doluydu irisleri.
Ömer elimi tuttu ve beni merdivenlerden indirdi. Ben hiç bişey sormadım, Ömer ise bi açıklama yapmadı. Konağın büyük avlusuna indik. Kapıya doğru ilerlerken, dışarı da bi yere gideceğimizi anlamıştım.
Konağın avlusunu iki el kurşun sesi doldurdu. Ellerim refleksle kulaklarımı kapattı. Boğazımdan bir çığlık koptu. Çığlık sesim konağı inletirken, korkunun verdiği hissiyat beni titretiyordu. Ömer hızla üzerime kapandı. Beraber yere çöktük. Aslında herşey saniyeler içinde olmuştu ama yaşadığım herşey çok uzun gelmişti.
Kurşun sesleri susmuyor, bitmiyordu. Yahut o ses benim kulaklarıma mıhlamıştı, gitmiyordu. Herşey bulanıklaşmaya başladı. Gecenin katran karası üzerimize çökmüştü adeta. Büyü bozulmuş, sisli bulutlar kaplamıştı etrafımı.