Boşuna dememişler en olmadık zamanlarda en olmadık insanlar karşımıza çıkar diye. Ya da iti an çomağı hazırla mı denirdi ona? İyi insan lafının üstüne gelir de, diyebiliriz aslında. Tek sorun sanırım benim adını anmamış olmamdı. Bu sebepten muhtemeldir ki kendimi hazırlayamamıştım...
...
2 Gün Sonra
O günkü öfkeli çıkışımla birlikte ikizlerle birlikte babam da halamın evli ve çocuklu olduğunu öğrenmiş oldu. Ailemizde sır saklamak buraya kadar işe yaradı ne yazık ki. Gökhan çıldırdı, Hakan kahkahalarla gülmeye başladı. Hakan'a kızan Gökhan, onu kovaladı. Evin içinde küçük çaplı çıkan savaşa annem müdahale edip emektar terliğini ikizlere yolladı. Keskin nişancı gibi ikisinin de alnının ortasından vurdu. İkizler birkaç dakika içinde etkisiz hâle getirilmiş oldu böylece.
Babam için aynı şeyi diyemezdim ama. Zavallı babamın o anki hali içler açısıydı. Üzerinde Gaffur pijaması ile boş boş yüzümüze baktığı birkaç saniyeden sonra halamın üstüne yürümeye başlamıştı. Gözü dönmüş gibiydi, elleri titriyordu. Ben şaşkın şaşkın ilk defa gördüğüm adama bakarken annem, Hakan ve Gökhan zor zapt ediyorlardı.
“Bırakın beni. Bırakın, öldüreceğim bu kızı. Namusumuzu temizlemen lazım! Ben bu utançla sokağa çıkamam. Kimsenin yüzüne bakamam. Nerede benim beylik tabancam?”
Adam, tam anlamıyla delirmiş; bir anda benliği değişmişti. Her zaman sakinliğiyle tanıdığımız babam gitmiş, yerine tanımadığımız bir adam gelmişti. Saçma sapan konuşuyor, kendisini tutanlardan kurtulmaya çalışıyordu.
“Nihat bir kendine gel. Ne saçmalıyorsun sen? Ay şoktan adamın devreleri yandı. Oldu olacak aşiret üyelerini de topla. Aile meclisi, ağalar falan toplansın. Ne dersin?”
Annem çıldırmış haldeki babamı tutmaya çalışıyordu. "Hakan, tut babanı." Bir taraftan karnını tutarak gülen Hakan'a kızmaya başladı. Gökhan'ın aksine Hakan çok eğleniyordu.
"Hakan, çıldırtma beni. Geç şuraya yardım et. Vallahi yaşına başına bakmadan döneceğim seni şimdi."
Annemden korkan Hakan, korkmuş halde babamı tutmaya devam etti. Babam en sonunda anneme döndü, biraz daha durulmuş gibiydi.
“Ağalar bu haberi duymamalı. Ölüm emri verilir kızın.” Babamın duyduklarının şokuyla söylediklerine normalde olsa kahkahalarla gülerdim. Ben gülmedim ama Hakan güldü. Odada yankılanan kahkahalar dışında hepimiz sessizdik. Dakikalarca Hakan güldü, biz birbirimize baktık. En sonunda annem olaya el attı. Hayrandım bu kadına. Babamı o kadar güzel idare ediyordu ki babam bir anda sinirli aslandan uysal bir kediye dönüşüyordu.
“Ay kocamın içine aşiret ağası kaçtı. Hayatım, unuttun galiba biz Selanik göçmeni ailelerden geliyoruz. Hatta Nesibe annem her zaman eski İstanbullu ailelerden geldiğini söyler. Yani bizim ailemizde ağa da aşirette yok. Ayrıca ne namusu sorabilir miyim kocacım? Kız yanlış ne yapmış? Farkında mısın kardeşin otuz beş yaşında, onun yaşındayken benim üç çocuğum vardı. Kaldı ki, evli barklı kadın. Kocasından çocuk yaparken senden mi izin alacaktı? Konuşturma beni çocukların yanında Nihat. Hadi bir sakinleş de güzelce konuşalım, e mi kocam?”
Babam, az önceki aslan halinden kurtulmuştu. Annemin sözleri ile kedi yavrusu gibi köşeye çekildi. "Haklısın hayatım," diyerek sessizce sindi. O andan sonrası da halamın hikâyesini anlatmasıyla geçti. O anlatırken gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. Dramatik tavrı karşısında etkilenmemek işten bile değildi. Zavallı halamın(!), dediğine göre birbirlerini çok sevmişler ama Cengiz Bey yani halamın kocası olan adam başkası ile nişanlıymış. Öyle olunca da bizim çocuklar aileden gizli evlenmeye karar vermişler. İkisi de on sekiz yaşında olunca aile baskısından korkmuş, sessiz sedasız halletmişler işlerini işte. Netice de halam hamile kalınca da mecburen bize söylemişler. Ne kadar da hüzünlü bir aşk hikâyesi(!). Yeşilçam filmlerinde yaşıyor olsak aşk için el ele verirdik. Benin de kulağımda Lale Belkıs kahkahası çınladı bir an. Tabi halamın dediğine göre Cengiz Bey kesinlikle bu gizli evlilik olayına sıcak bakmamış ama bizim Hürrem Sultan onu ikna etmiş. Damat bey çok düzgün çünkü. Hiddetli bir karşılık vermemek için kendimi tuttum. İşin yağlı bağlı kısmı bitmiş, geriye ailelere evlilik haberinin verilmesi kalmış. Düzgün damadımız ile üçkağıtçı halam da soluğu ailelerin yanında almışlar.
Bazen anneme hak veriyordum. Koca kadın, küçük çocuklar gibi başına iş açmaktan geri durmuyordu. Her işi yapıyordu en sonunda arkasını toplamak için bize geliyordu.
“Nazlı, daha hazırlanamadın mı? Kızım, inşallah o günlerde gelir ama şimdi seni istemeye gelmiyorlar, çık hadi şu odadan.” Annemin sesiyle boğulduğum düşüncelerden çıktım ve içinde bulunduğum ana geri dönüp aynada kendime son kez baktım. Halam ne kadar şu anda evli ve yakında zamanda da çocuklu olacak olsa da biz her şeyi sıfırdan yapacaktık. Annemin direktifleri; babamın, annemin fikirlerini bize kendi fikri gibi söylemesiyle birlikte bu kararı almıştık. Dedem ve babaanneme hiçbir şey söylemeyecektik. Yine bir işe girmiştik Hürrem Sultan yüzünden.
"Geliyorum anne. Taktın bana yahu, evlen de evlen diye. Ne damat meraklısı çıksın sen de."
Saçlarımı son kez düzelttikten sonra odadan çıktım. Siyah saçlarıma herhangi bir şey yapmamıştım. Doğal dalgalı haliyle bırakıp kalın bir örgüyle sağ omzumda toplu duruyordu. Kıyafet olarak da diz kapağımın üstünde biten, düşük omuzlu sade bir elbisede karar kılmıştım. Elbisenin etek kısmında kırmızı renginin üzerine siyah noktalar varken üst kısmı ise düz siyah renkteydi. Aksesuar olarak sol koluma olmazsa olmazım bir saat taktım. Sağ koluma da çok sevdiğim şahmeran bilekliklerimden birisini seçtim.
"Nazlı, bu gece bir bitsin ben göstereceğim sana kim, ne meraklısı."
Annemin tehditi biter bitmez salona girmiştim. Erkek kardeşim Hakan, beni gördüğü an bir ıslık çaldı. Arkasından da, “Vay be, şu güzelliğe bak sen,” diyerek beğenisini dile getirdi. Şımarık bir şekilde kıkırdadım. İltifat almayı çok severdim.
“Abla, çıkar onları. Çok güzel olmuşsun, bu şekilde çıkamazsın. Geçen gün aldığımız sarılı şeyi giy.” Diğer erkek kardeşim Gökhan ise kaşlarını çatıp konuştu. Hakan’ın aksine bana çok düşkündü ve beni çok kıskanırdı. Üç yaşındayken, ortaokuldan en yakın arkadaşım olan çocuğun üstüne işemişti. O günden sonra Anıl bir daha benim yüzüme bakmamıştı tabii. Beş yaşına geldiğinde, doğum günümde yanağımdan öpen Berk’in ceketini buzla doldurup kravatını yakmıştı. O günden sonra bir daha Berk’i görmemiştim. On yaşında Serdar'ın ayakkabısına köpek pisliği doldurmuştu. Çok yaratıcı eziyetlerini yıllarca çevremde gördüğü her oğlana yapmıştı, bir şekilde yanımdan uzaklaştırmıştı. Bir tek onu... Yani Yaman’ı sevmiş, ona bir şey yapmamıştı. Gerçi bir şey yapmasına da gerek kalmamıştı.
“Salak, o sarı şey dediğin uyku tulumuydu. Üstelik bırak güzel olsun, belki gelenlerden birisi onu beğenir de bizde rahatlarız. Kaç yaşına geldi farkında mısın?” Her zaman ki annesi kılıklı Hakan, iş başındaydı. Bütün keyfimi iki dakikada kaçırmayı başarmıştı doğrusu. Gökhan benim tarafımda, Hakan ise her şeyiyle annemin tarafındaydı.
“Hakan, bir siktir git sinirlerimi bozma benim.”
“Gökhan, abicim senin o sinirler hep bozuk oğlum. Farkında değil misin sürekli antrpoza girecekmiş gibi bir sinir hâlinde geziyorsun. Hayır, doğru düzgün bir vukuatında yok ki şöyle az rahatlasan. Eline kız eli değmeden göçüp gideceksin bu dünyadan diye korkuyorum. Şen bekar Gökhan Ayan, usta çapkın Hakan Ayan’ın ikizi. Allah’ım ne büyük keder olur o zaman.” Hakan’ın şu an bir tek bir elini dramatik bir şekilde alnına koyup diğerini açması eksikti. Ailece biraz dramatik olduğumuz doğruydu. Gökhan’ın kollarına bayılması an meselesi olabilirdi. Her zamanki abartmayı seven tipik Hakan işte.
Kardeşlerimin ikiz oldukları sadece dış görünüşlerindeki benzerlikten belli oluyordu. Onun dışında her şeyleri farklıydı. Hakan eğlenceliyken Gökhan tam bir suratsızdı. Hakan gezip tozar, çapkınlık yapardı. Gökhan'ın doğru düzgün sevgilisi olduğundan bile şüpheliydim. Hakan'ın dediği gibi şen bekardı. Bütün zıtlıkların rağmen şu benzer ikizler durumları bizimkilerde de çok olmuştu. Zamanında Hakan’ın çapkınlıkları yüzünden Gökhan’ın çok başı ağrımıştı doğrusu. Ailenin şımarık, çapkın ve rahat olanı Hakan yüzünden kıskanç, ciddi ve akıllı uslu olanı da Gökhan, çok çekmişti. Ben mi? Ben de işte arada bir yerlerdeydim.
“Bana bak...” Gökhan’ın cümlesi annem yüzünden yarım kaldı. Oğlanlarını çok iyi tanıyan bu ufak tefek kadın ikisinin arasına girdi.
“Maşallah ne güzel kız doğurmuşum, tü tü tü.” Yüzümü lama gibi tükürükle dolduran annem, oğullarına döndü. Makyajım bozulmasın diye bir şey yapamadım ama yüzümün her yanı tükürük olmuştu.
“Evet, sizlerde benim ustalık eserlerimsiniz çocuklar. Ablanızı yaptığımda olan acemiliği sizle attım.” Kendini bir anda Mimar Sinan sanan sevgili annem kim bilir daha neler söyleyecekti; neyse ki bir anda babam, dedem, babaannem ve halamın gelmesi onu susturdu. Ne kadar çatlak bir kadın olsa da saygılı olması gerektiği yerleri bilirdi.
“Neredeymiş benim nonuşum?”
“Aşkım, buradayım.” Hakan babaannenim kollarına atıldı. Az önce yetmiş yaşındaki babaannem dedemin yanında torununa nonoş demişti. Canım dedeciğimde ondan geri kalır mı? Kalmadı tabi ki ve bana seslendi.
“Panpa, gel kız sen de buraya, İnstagrama resim yükleyelim. O bunak Mustafa torunu ile resim atmış, ben geri mi kalayım?”
“Geliyorum, panpaa,” diyerek dedemin kollarına atıldım. Babamın neydi günahım; annemin Allah’ım sen akıl fikir ver; babaannemle Hakan’ın nonoşum; Gökhan’ın hepinizden tiksiniyorum bakışları eşliğinde dedemle selfie çekinmeye başladık. Normalde halamın da gelip bize katılması gerekiyordu ama sanırım dedemden utanıyordu. Ne kadar haberi olmasa da babasının arkasından iş çevirmek vicdanını rahatsız etmeye başlamış olabilirdi. Karşımda suçlu kediler gibi bakan masum hâli yüreğime oturdu ve tam halama sende gel diyecekken kapı çaldı. Mutlu aile tablomuza ara vermek zorunda kaldık.
“Ay geldiler. Vallahi de billahi de geldiler. Tamam sakinim. Bir şey yok.” Halam tam anlamıyla çıldırmış gibi davranmaya başladı. “Anne sen şuraya otur.” İşaret parmağıyla önce babaannemi sonra da arkasındaki koltuğu gösterdi. “Baba, sende annemin yanına geç.” Aynı şekilde dedemi de yönlendirdi. Tam babama oturacağı yeri gösterecekken annem halamı durdurdu ve olaya el attı.
“Ay yeter Hürrem. Biz oturacağımız yeri kendimiz ayarlarız. Sen kapıya bak. İnsanlar ağaç oldular.”
“Evet, ben kapıya bakayım bence de. Doğru söylüyorsun yenge. Herkes oturacağı yere kendisi otursun. Anne, baba kocaman insanlarsınız neden beni yoruyorsunuz? Geçin nereye oturmak istiyorsanız oturun. Allah Allah ya...” Söylediklerinin geri kalanı antrede kendisiyle birlikte kayboldu. Ben hariç diğer herkes halamın arkasından şaşkın şaşkın bakarken salonun girişinde misafirleri beklemeye başladık. Halamı tanıdığım için şaşırma kotamı doldurmuştum ben.
Sakin bir şekilde gözlerden en uzak sandalyeye oturup misafirlerin gelmesini bekledim. Halam, çoktan kapıyı açmış, yeni ailesini içeri davet ediyordu. Arka plandaki yabancı sesleri duymaya başlamıştım.
“En iyisi bende bakayım, ayıp olmasın.” Annem, halamla birlikte misafirleri karşılamaya çıktı. Annemin arkasından kısacık bakıp geride kalan aile fertlerimi incelemeye başladım. Ne kadar sakin gibi görünse de dedem çok gergindi. Sürekli tişörtünü çekişiyor, elleri saçlarına gidiyordu. Emekli olduğu günden beri gömlek ve kravata elveda demişti. “Yıllarca bu kıyafetleri giydim, artık hiçbirisini görmek istemiyorum. İhtiyacı olanlara dağıtın hepsini,” diyerek bütün takım elbiselerini atıp dolabını kotlar ve tişörtler olarak yeniden doldurmuştu. Kızının düğünü de dâhil bir daha hayatında yer yoktu takım elbiseye.
Babaannem, dedeme bakarak kendini daha iyi kamufle edebiliyor diyebilirim. Çok dikkatli bakılmadığı müddetçe kendini sıktığını anlayamazdı insan. Hâlâ güzelliğini koruyordu. Yüzündeki kırışıklıklar bile ayrı bir güzellik vermişti. Gri saçlarını zarif bir İngiliz topuzu yapmış; siyah, diz kapağının hemen üzerinde biten bir elbise giymişti. Yüzüne her bakışımda yaşlanınca nasıl bir kadın olacağımı görüyordum.
Hızla bakışlarımı babama çevirdim bu sefer. Sessiz bir şekilde dedemin yanında duruyordu. Bir gecede ne kadar belli etmese de çökmüştü. Halamın yaptığını hazmedemediği, anneme rağmen belliydi. Babam, belli etmese de halama çok düşkündü. Tayini çıkıp gittiği zaman sabaha kadar ağladığını hatırlıyorum.
Aynı gün annem mahalleye yemek dağıtmış, bütün sokak köpeklerini beslenmiş, bir top da kına almıştı. Eee şey eline yakmak için tabi ki... Halama olan sevgisi bazen gözlerimi yaşartıyordu doğrusu.
“Buyrun şöyle geçin.” Annemin sesi beni kendime getirdi. Yanında sarışın, kokona bir kadın vardı; arkasında da kravatlı tombalak bir bey amca. Halamın dediğine göre Cengiz Bey eniştenin annesi ile babası yedi sene önce vefat etmişler. Bu akşam gelecek olanlar ise ablası, abisi ve onların çocuklarıymış.
“Afet abla şöyle geç sen.” Halam elinde kırmızı güllerden oluşan bir buketle sarı kokonayı aman Afet ablasını yönlendirdi. Müstakbel görümcesi oluyordu sanırım bu Afet hanım. Burnu düşse eğilip almaz türünden bir kadındı ve anladığım kadarıyla annemin duaları kabul olmuştu. Halam, kendisinin iki katı bir görümceye düşmüştü.
İki aile arasında selamlaşma faslı devam ederken bulunduğum gizli yerden incelememe devam ettim. Afet Hanımın yanındaki kravatlı şişman bey sanırım kocası oluyordu. Harry Potter’daki Vernon enişte tipi vardı adamda. Bir mendili ile sürekli terini silmesi eksikti o derece. Hemen yanında Afet Hanım’ın yirmi yıl önceki halini anımsatan bir kız çocuğu vardı. Hakkında çok fazla yorum yapmak istemiyorum. Bu aileyi gördüğüm an gözümde Harry’nin o kıskanç eniştesi ve teyzesi canlandı. O saatten sonra görümce ailesini Dursley’ler olarak çağırmaya başladım. Zavallı halacığım zamanında aldığın annemin ahları bir bir çıkacak gibi senden.
Yüzümde hınzır bir gülümseme ile hızlıca diğer aileye göz attım. Koyu kestane saçlarının arasına hafif beyazlar oluşmaya başlamış, ciddi ama ayrı bir zarafeti olan bir kadın vardı hemen görümce Dursley’in arkasında. Görür görmez kanım ısınmıştı bu kadına. Nedensizce bu kadını sevmiştim. Yanında kızı olduğunu tahmin ettiğim, orta yaşlı kadının gençlik halini anımsatan bir kadın daha vardı. Benim yaşlarımda olduğunu tahmin ediyorum. Top gibi karnı ile çok tatlı görünüyordu.
“Benim de senin yaşlarında bir kızım var biliyor musun? O da öğretmen hem de. Nazlı, neredesin annem?” Annemin sesini duymamla inceleme işine ara verip, saklandığım yerden çıktım. En şirin kız gülümsememi takınıp, misafirleri selamlamaya hazırlandım.
“Hoş geldiniz,” derken bir tek eteklerimi tutup reverans etmem eksikti. Aslında, reverans yapmış olabilirim. Muzip bir şekilde bakışlarımı anneme çevirirken gördüğüm yüzle olduğum yerde donup kaldım. Ağzımdan tek bir kelime çıkarken son hatırladığım salonun karardığı ve Gökhan’ın “abla” deyişiydi.
“Yaman.”