Hani derler ya çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncüye yakalanır diye. Ben de öyle olmuştum. Kaçtım kaçtım en son adamın kucağına düştüm.
...
Sabah erkenden hummalı bir koşuşturmaca başladı. Hızlıca yapılan kahvaltıdan sonra erkekler dağıldı, biz kadınlar kaldık. Bütün kuaför takımı kınada olduğu gibi evimize gelecekti ve hepimiz hazırlanacaktık. Bugünden sonra hayatımda hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, çünkü Yaman’la artık konuşmaya karar vermiştim. Dün gece babaannemle yaptığım konuşmadan sonra bu konuşmayı daha fazla geçiştiremezdim.
“Evet, kameralarımızı geline çeviriyoruz. Heyecanlı mısınız gelin hanım?” Düğün için organizasyon şirketinin istediği başka bir şey daha vardı. Bugünü, gelinin hazırlanması ve damadın gelini almasını kamera ile çekip nikâh kıyıldıktan sonra davetlilerle birlikte izleyecektik. Bende haliyle sabah yataktan kalktığımız andan beri bir blogger ciddiyetinde vlog çekiyordum.
“Nazlı, çek şunu gözümün önünden.” Halam gülerek kameranın ekranını eliyle ittirdi. Bende kamerayı kendime çevirip, “Görüyorsunuz ki kameralara izin vermiyorlar. Fakat çetin muhabiriniz bunlara pabuç bırakmayacak ve en zor şartlarda size çekim yapacak. Ama önce muhabirinizin de hazırlanması gerekiyor. Beklemede kalın,” diyerek kaydı kapattım.
“Evet, nereye oturuyoruz?” Saçımın ve makyajımın yapılacağı koltuğa oturdum. Salonumuz tam bir güzellik salonuna dönmüştü. Annem, teyzem, kuzenlerim, babaannem, halam ve ben düğüne burada hazırlanacaktık. Daha sonra Cengiz enişte ki artık enişte diyordum, halamı evimizden alacaktı. Ne kadar adetleri hızlı atlamış olsak da halam, teliyle duvağıyla gelin olacaktı.
“Sanki yangından mal kaçırıyoruz. Ne bu hız hiç anlamadım?” Babaannem son on beş gündür hep yaptığı gibi söyleniyordu. Aslında çok haklıydı. Tek kızı o kadar hızlı evleniyordu ki ne olduğunu bile anlamamıştı.
“Anneciğim ama bugün düğün var. Hem sizde bir an önce Tibet’e gitmek istemiyor muydunuz? Orada biraz temiz havayı içinize çekecektiniz? Ne güzel işte, hızlıca olup bitiyor.” Annem, babaannemi son günlerde olduğu gibi sabırla cevapladı. Yıllardır aralarındaki ilişki hep böyle olmuştu. Birbirlerini tamamlayan iki dişli gibiydiler. Aslında halamdan daha fazla kızıydı annem babaannemin.
“Başladılar gelin kaynana birbirlerini sakinleştirmeye.” Halam, huysuzca sesli bir şekilde söylendi.
“Kıskanma kötü görümce. Sen de gittiğin yerde Afet ablanla böyle olursun.” Annem, halamı sinirlendirmek için bile bile Afet Hanım’ı söylemişti. Halam, görümcesi ne zaman ortalarda olsa kendini sevdirmeye çalışıyor ama arkasından da söylenmekten durmuyordu.
“Ay hala, bir bakmışız Dursley ailesi ile samimi olmuşsun. Düşün, aranızdan su sızmıyormuş.” Hepimiz söylediğime kahkaha atmıştık.
“Kız Nazlı nereden geliyor aklına böyle lakaplar? Geldiğimden beri gülüyorum zaten.” Ayten teyzem, genizden gelen ve çocukluğumdan beri aklıma su aygırlarının geldiği gülümsemesi ile kahkaha atıyordu. Bu kahkahayı ilk attığı zaman teyzeme bir şey oldu diye korkmuştum.
“Bir anda olan bir şey teyze.”
“Aslında çok ayıp, değil mi anneciğim? Sonuçta ne kadar sevmesek de o kadın bizim akrabamız oluyor. Biz de saygımızı elimizden bırakmamalıyız.” Annem, ilkokula başladığım gün kullandığı o ses tonuyla uyarıyordu beni. O zaman öğretmenime saygılı, arkadaşlarıma kibar olmamı tembihliyordu; şimdi de halamın görümcesine lakap takmamamı söylüyordu.
“Hiçte bile anne, ben senin gibi düşünmüyorum. Bence, bazı insanlar hak ediyor.”
“Aman, konuşacak başka konu kalmadı da tek derdimiz Afet görümce mi kaldı? Bu kadın bütün hayatımda yer alacak zaten, rica ediyorum bari bugün adını anmayalım.” Halam, annemle olası bir kavgaya girmemizi engellemiş oldu.
Bir saatin sonunda ben hariç herkes hazırdı. Annem ve babaannem siyah renkte karar kılmışlardı. Babaannem gri saçlarını zarif bir topuzla süslerken annem, saçları kısa olduğu ve dün gece topuz yaptırdığı için zarif bir örgüde karar kılmıştı. İki ayrı neslin iki ayrı kadınları yıkılmaz bir çınar gibi ayaktaydılar. Annem ve babaannem bizim ailemizin bel kemiğiydi. Arkamızı toplayanlar da bizi ayakta tutanlar da onlardı.
“Nasıl olmuşum?” Halam, bütün zarafetiyle salona girdi. Annem ve babaannem halamı gördükleri an ağlamaya başladılar.
“Çok güzel olmuşsun benim güzel kızım.”
“Evet, melekler gibisin Hürrem.” Halama sarıldılar. Gerçekten de melek gibi olmuştu halam. Siyah saçları örgü ile rahat bir şekilde toplanmış, saçına da küçük bir taç takılmıştı. Küçük, yuvarlak yüzüne hafif bir makyaj yapılıp gözleri biraz fazla yoğunlaştırılmıştı. Gözleri, yüzündeki en güzel detaydı halamın. Kocaman gözleri, uzun ve gür kirpikleri vardı. Babaannem hep Türkan Şoray'a benzetirdi gözlerini. Hamileyken çok fazla filmini izlediği, hayranı olduğu kadının bakışları vardı kızında.
Gelinlik olarak ise uzun beyaz bir elbise seçmişti. Omuzlarında dantel detayları olan elbisenin ayrı bir asaleti vardı. Sanki tam halam için yapılmıştı.
“Ay yeter. İçimi şişirdiniz akşamdan beri. Arkadaş ne ağladınız be.” Hormonları zirvede olan halam da annem ve babaanneme katılmış karşımda hüngür hüngür ağlıyorlardı.
“Sen anlamazsın. Hem biz mutluluktan ağlıyoruz. Özellikle ben kurtuluyorum artık.”
“Anneciğim, sana sadece gözlerimi devirmek istiyorum ama gel gör ki ayağındaki topuklunun da farkındayım. O yüzden ben giyinmeye gidiyorum.”
Odama girince ilk işim dün kaydettiğim numaraya mesaj atmak oldu. Yaman’dan daha fazla kaçmak istemiyordum. Bugün konuşmak istediğimi belirten mesajı attıktan iki dakika sonra kim olduğumu soran adama ismimi yazıp telefonumu bıraktım ve hazırlanmaya başladım.
Düğünde giymek için turkuaz, sırtında çapraz bağları olan bir elbise seçmiştim. Diz kapağımın bir karış üzerinde biten elbisenin ölçülü bir göğüs dekoltesi vardı. Ayrıca sırtımdaki çapraz bağlar da ayrı bir hava katıyordu. Saçlarımı doğal bir şekilde tek omzumda toplayıp açıkta kalan kulağıma uzun, ince bir küpe taktım. Gümüş, bileğe kadar bantları olan topuklu bir ayakkabı ile elbisemi tamamladım. Aynada son kez kendime baktığımda tamamen hazır ve çok heyecanlıydım. Önümde çok sevdiğim halamın düğünü ve yıllardır geçiştirdiğim bir konuşma vardı. Her ikisi de hayatımı çok etkileyecek olaylardı.
…
Hepimiz hazırlandıktan sonra evin erkekleri tekrar çağrıldı. Babam, halamın beline gelin kuşağını bağlarken dedemde dâhil hepimiz ağladık. Sonra Hakan, Gökhan’a sataştı; Gökhan da Hakan’ı ciddi bir şekilde camdan sallandırdı. Ciddi dememin sebebi, kravatı dâhil takım elbisesinin içinde camdan sarkıttığı Hakan’ın ayaklarından tutuyordu. Babam, Gökhan’ı zor ikna etmişti. Hakan’da intikamını almıştı tabi. Gökhan’ın iki kızdan tokat yemesine neden olmuştu. En son olaya annem müdahale etmişti de olay tatlıya bağlanmıştı, ikizler iki hafta ev hapsi almışlardı.
Halam, doğduğu evden dedemin kolunda çıktı. Teliyle, duvağıyla kocasına teslim etmişti kızını. Dedem tam elini bıraktığı an halama, “Unutma kızım, ben senin her zaman babanım. Bu evin kapısı sana sonuna kadar açık. Bu yaşına kadar bir gün olsun hatırını kırmadım, içinde hiçbir şeyi ukde bırakmadım. Ezmedim, ezdirmedim. Canımsın sen benim. Sakın ola ki gittiğin yerde de ezilme. İçinde eksik bir şey kalmasın. Değil mi ki bir şey oldu, sakın çekinme bizden,” diyerek alnından öptü. Dedemin her bir kelimesini babamın kolunda dinledim. Halam, kocasına teslim edilip gelin arabasına bindikten sonra etrafıma bir kere baktım ve o an gördüklerim canımı acıtmaya yetti de arttı bile.
Yaman, yanında sarışın bir kadınla samimi bir şekilde duruyordu. Belli ki birlikte gelmişlerdi ve birlikte gideceklerdi. Gördüğüm sarışınla aklım yıllar öncesine giderken gözlerim doldu. Ellerim iki yanımda yumruk olurken Yaman beni görmeden arkamı dönüp ilk gördüğüm arabaya bindim. Burnumdan solur bir halde düğün mekânına gidene kadar tek kelime etmeden oturdum.
Düğünün yapılacağı yere geldiğimizde Yaman’a görünmeden arabadan inip kamerayı elime aldım. Sabah yarım bıraktığım işime biraz daha devam ettim. En son kamerayı gelin odasında Ceren’e teslim edip biraz mekânda gezindim ve girişte annem ve Canan Teyze’ye katıldım.
“Nazlı? Kız Nazlı bu sen misin?” Duyduğum sesle olduğum yerde sıçradım. Gördüğüm kişi gerçek olmazdı. Ama gerçekti ve ben çöle düşsem kutup ayısı ile karşılaşacak kadar şanslı bir kızdım. Benim sayemde kutuplarda kuraklık olur, çöle kar yağardı.
“Gudubet Hala,” derken sahte bir samimiyet ile uzattığı elini öptüm. Gudubet hala, dedemin ablasıydı. Küçük hala Mürüvvet’i ne kadar seviyorsam Gudubet’i de o kadar sevmiyordum. Küçükken en sevdiği şapkasını tuvalet niyetine kullandığım günden beri o da beni sevmiyordu.
“Zor tanıyordum seni. En son gördüğümden beri çok yaşlanmışsın.”
Tam olmuştu şimdi, bozuk olan sinirlerim duman çıkarmaya başlamışlardı. Ne kadar ters bir cevap vermek istesem de dedemin hatırına bütün kibarlığımla cevapladım Gudubet Hala’yı.
“Normal halacığım, en son gördüğünüzde 12 yaşındaydım. Şu anda 28 yaşındayım. Haliyle yaşım büyüdü. Yalnız, zamanın size de pek cömert davrandığını söyleyemem. Baya bir...” cümleme burada ara verip işaret parmağımla yüzümü gösterdim. “...kırışık olmuşsunuz. Sokakta görsem tanımam, o derece.” Cümlemi bitirdiğim zaman gülümsememi bastırmak zorunda kaldım. Gudubet Hala çok fena bozulmuştu. Annem ve Canan Teyze’de kahkahalarını tutmaya çalışıyorlardı.
“Çenende bir değişiklik yok ama maşallah. Yerli yerinde duruyor. Keşke çenen kadar aklında çalışsaydı. Bak yaşıtların evlendi, çoluk çocuğa karıştı. Üstüne evde kalmış halan bile evleniyor. Sen de bir hareket yok. E söyle bakalım sıra sana ne zaman geliyor?”
Gudubet Hala, son sözü söylemenin zaferiyle bana bakıyordu. Elindeki bastona rağmen dimdik duruyordu karşımda.
“Hanımlar.”
Tam ne cevap vereceğimi düşünürken arkamdan gelen sesle yine yerimden sıçradım. Yaman ve sarışın yanımıza gelmişti. Kol kola gelen ikiliye baktığım zaman kalbimin acıdığını, gözlerimin dolduğunu hissettim.
“Oğlum, hoş geldiniz.” Canan Teyze, oğlunun yanağından öpüp sarıldı. Sarışınsa hâlâ Yaman’ın kolundaydı!
“Hoş bulduk anne.”
“Yaman, yanındaki kız kim?” Annem, en meraklı haliyle sordu sorusunu. Yaman’ın cevabını duymaya hazır olmadığım için Gudubet Hala’nın geciken cevabını verdim.
“Gudubet Hala, asıl sana sormak lazım. Senin yaşıtların tek tek aramızdan ayrıldı. Kısmetse sıra ne zaman sana geliyor?” Annemin şaşkın, Canan Teyze ve Yaman’ın gülümseyen, Gudubet Hala’nınsa kızgın bakışları altında kaçar gibi oradan ayrıldım.
“Size doyum olmaz ama benim içeri gitmem lazım. Halama bir bakayım, ne yapmış? Görüşürüz.”
Koşar adımlarla düğünün yapıldığı yalının üst katına çıktım. Çok güzel, tarihi bir yalıda oluyordu düğün. Yaz ayında olmamızın avantajını kullanıp bahçe ve havuz süslenmişti. Gelin ve damadın masası tam havuzun karşısındaydı. Merdivenlerden çıkınca ilk oda damat, ikinci oda gelin odasıydı. Gelin odasına girdiğimde Ceren ve birkaç akrabamızın genç kızları vardı. Ceren’in elinde sabah benim kayıt yaptığım kamera vardı. Halamın ayakkabısının altına isim yazılırken o da bu anı kaydediyordu.
“Herkesin ismi tamam mı, yenge?”
“Tamam, Ceren. Kaç kere soracaksın daha?”
Geldiğimi belli etmek için konuşmaya başladım. “Ooo bakıyorum da kısmet kısmına geçilmiş. Hürrem Sultan kimleri yazdın kısmet fermanına?”
“Hoş geldin Nazlı. Biz de tam seni anıyorduk.” Ceren, kamerayı bana çevirip konuştu.
“Ben de diyorum kulaklarım çınlamaktan bir hal oldu. Söyleyin bakalım iyi mi anıyorsunuz, kötü mü?”
Halam, sözlerime küçük bir kahkaha atarken odadaki herkes gülümsemekle yetindi.
“Korkma korkma arkandan kötü konuşmadık. Hürrem Yengeme abimin ve senin ismini alt alta ve en kolay silinecek yere yazmasını söylüyordum.”
Duyduklarımla birlikte aklıma aşağıdaki sarışın ve Yaman gelirken sinirlenmeden edemedim. İçimden bir an kamerayı unutup, ağzıma geleni söylemek geçti. Tam ağzımı açıp içimden geçenleri dışımdan tekrarlayacaktım ki kapı çaldı. Dedem, halamı almaya gelmişti.
“Hanımlar, gelini alabilir miyim?” Dedem, içeri girip halamın yanına yürüdü. Bu sırada Ceren ve diğerleri çıktı. Ceren, çıkmadan önce kamerayı elime tutuşturup, “Bundan sonra kayda sen devam et,” dedi. Bende çıkmak yerine dedemin, halamı kocasına teslim etmeden önce söylediklerini kayda başladım.
“Kızım, gözümün nuru. Senin adını çok güçlü bir kadından esinlenerek koydum ben. Senden de adını aldığın o sultana yakışır güçte olmanı istiyorum. Sabah söylediklerimden farklı bir şey söylemeyeceğim sana. Sakın ola gittiğin yerde başını yere eğme. Büyüklerine saygısızlık etme ama kendini de ezdirme. İki ata da birdir kızım. Bunu unutup da kocanı ailesiyle senin aranda bırakma. Yüzünden gülücük hiç eksik olmasın. Ne yaşamın olursan ol, evinin kapısından girdiğin an sıkıntılarını dışarıda bırak. Bu saatten sonra yeni bir ailen, yeni bir evin var. İlerde inşallah çocukların olduğunda da onlara önce sevgiyi, saygıyı öğret. Ben senden bu yaşına kadar hep memnun kaldım. Seni, abini nasıl yetiştirdiysem sende çocuklarını öyle yetiştir. Yolun açık olsun güzel gözlüm.” Dedemin sözleri bittiğinde halam gibi bende ağlıyordum. Halam, gözyaşları içinde dedemin kollarına atlarken bende kamerayı makyaj masasının önüne koyup onlara katıldım. Bir süre o şekilde durduk.
“Hadi bakalım yeter bu kadar sulu gözlük. Seni dışarıda bekleyen heyecanlı müstakbel kocana teslim edelim.” Dedem, aile kucaklaşmamızı dağıtıp halamın elini tuttu. Düğün için kot pantolon ve kısa kollu bir tişört seçen dedem, az önceki dediklerine tamamen zıt görünüyordu.
“Ben makyajımı tazeleyip öyle geleceğim.”
“Çok gecikme ama bak sonra nikâhı kaçırırsın.”
“Tamam.”
Halam ve dedem çıktıktan sonra bende makyajımı tazelemeye başladım. Bu sırada gözüme biraz önce koyduğum kamera takıldı. Kaydı kapatmayı unutmuştum. “Aman, birazdan kapatırım. Nasıl olsa yayınlanmadan başlarında durur, bazı yerleri silerim.” Kaydı durdurmayı erteleyerek rimelimi sürdüm. Makyajımı tamamen bitirmiş bir halde aynada kendime bakarken duyduğum sesle bugün üçüncü kez olduğum yerde korkuyla sıçradım. Bu insanların bana kastı mı vardı?
“Şimdi kaçacak bir yerin kalmadı.”