Sessizlik içinde okula doğru yürüdüm. Hâlâ gitmediğini, arabanın içinden beni izlediğini biliyordum ama başımı çevirmedim. Kafamı kaldırıp okulun girişine baktığımda Kerem ile Ayça’nın beni beklediğini gördüm. Yüzümün halinden ne durumda olduğumu anlamış olacaklar ki, ikisi de telaşla yanıma geldi.
Ayça, kollarını boynuma doladığı an kendimi tutamadım; hıçkırığım ağzımdan kaçıp çıktı.
“Şiişt… geçti, tamam. Sakin ol,” diyerek beni kucaklayan Ayça’nın yönlendirmesine teslim oldum.
Okul kapısından içeri girmeden önce göz ucuyla arabaya baktım. Benim baktığımı fark etmiş olmalıydı ki, öne eğdiği başını kaldırdı. Gözyaşlarımı gördüğünde kaşlarını çattı, arabadan inmek için hamle yaptı. Panikle başımı sağa sola sallayarak “Hayır,” dedim bakışlarımla.
O da durdu, sadece gözlerimin içine derinlemesine baktı. Kaç dakika, kaç saniye geçti bilmiyorum. Dünya durmuş gibiydi. Ayça’nın “Hadi,” diye fısıldamasıyla ancak gözlerimi onunkilerden ayırabildim ve okula doğru adım attım.
İç çekişlerim hâlâ devam ediyordu ama gözyaşlarım artık dinmişti.
Okulun kampüsüne geçip bir bankın üzerine oturdum. Dersin başlamasına beş dakika vardı; toparlanmam için yeterliydi. Ellerimi kucağıma koyup başımı eğdim. Ne kadar konuşmak istemesem de sessizlik içinde beni bekleyen arkadaşlarım vardı.
Derin bir nefes alıp başımı kaldırdım. Üzgün gözlerle bana bakan arkadaşlarıma sıcak bir tebessüm sundum.
“İyiyim… bir şeyim yok. Sadece biraz zor,” dedim gülümsemeye çalışarak.
“Buse…” Kerem’in sesini duyduğumda yüzümü ona çevirdim. Ellerimi kendi ellerinin arasına almış, gözlerimin içine ciddi bir ifadeyle bakıyordu.
“Bırak artık. Sen o adamla yapamazsın. Onun hayatı sana göre değil.”
Sözleriyle kalbimde bir sızı hissettim. Dudaklarım titredi ama kararlıydım.
“Ben yapamam, Kerem…” dedim kısık bir sesle. “Ben onsuz olamam artık. İster takıntı de, ister aşk… ama ben artık onsuz olamam.”
Tam o anda Ayça araya girdi. Elini omzuma koyarak sesini yumuşattı:
“Buse… biz senin yanında oluruz, biliyorsun. Ama Kerem de haksız değil. O adamın hayatı tehlikelerle dolu. Seni çok seviyoruz, zarar görmeni istemiyoruz.”
Gözlerim doldu, ikisine de baktım.
“Ben zaten zarar gördüm, Ayça… Ama o yanımda olunca toparlanabilirim. Onsuz yapamam. Onu bırakamam.”
Kerem sinirle ellerini saçlarına götürdü. Ayça ise gözlerimi kırmadan bana baktı. İkisinin bakışlarının arasında kaldım.
Kalbim gürültülü atıyordu. İçimdeki fırtına dinmiyordu.
“Anlamıyorsun Buse… Onunla birlikte olursan sadece üzülürsün. O adamın dünyası senin dünyan değil. Ne kadar direniyorsan o kadar acı çekiyorsun.”
Ayça da başını onaylarcasına salladı.
“Kerem haklı. Biz senin yanındayız ama göz göre göre kendini ateşe atmanı istemiyoruz. Çok hassassın, çok kırılgansın. O ise… bambaşka bir hayatın içinde.”
İkisine de baktım. Dudaklarım titredi ama gözlerimi kaçırmadım.
“Beni düşündüğünüzü biliyorum ama ben artık onsuz yapamam. Bu bitmeyecek… Bunu kabullenin.”
Bir an duraksadım, gözlerim dolmuştu.
“Ben sizden sadece yanımda olmanızı istiyorum. Ne olursa olsun, destek olun bana. Çünkü ne olursa olsun bu ilişkiyi bırakmayacağım.”
Ayça çaresizce derin bir nefes aldı, Kerem’in gözlerine baktı. Sonra yavaşça başını bana çevirdi.
“Biz senin yanındayız, Buse… Ama bunun kolay olmayacağını da biliyorsun.”
Kerem homurdandı ama sessiz kaldı. Ben ise ikisinin bakışları arasında kalmışken zil çaldı. İçimde hâlâ fırtınalar kopsa da yüzüme sakin bir ifade yerleştirmeye çalıştım.
“Ders başlıyor… hadi gidelim,” dedim ve üçümüz birlikte sınıfa doğru yürüdük.
Emir:
Arabaya biner binmez öfkem damarlarımda dolaşmaya başladı. Dün Buse’yi tehdit eden o herifin yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Direksiyonu kavradım, tek bir düşüncem vardı: Hesap soracaktım.
Telefonu açıp kısa ve net konuştum.
“Yerini bulun. On dakikaya oradayım.”
Gazı sonuna kadar bastım. Motorun homurtusu kulağımda uğuldayarak beni daha da doldurdu. Mekânın önüne vardığımda arabamı sert bir frenle durdurdum. Kendi adamlarım çoktan oradaydı. Siyah camların ardında bekleyen araçlardan biri, farlarını bana selam verir gibi yaktı.
Kapıyı açıp çıktım. Ceketimin içindeki silahın ağırlığı bana güç veriyordu. Mekânın kapısını tekmeyle açtığımda içerideki sessizlik bir anda gerildi. Herkes bana döndü.
“Dün gece kime el kaldırdığını sandın sen?” dedim, gözlerimi adamın üzerinde sabitleyerek.
Adam ayağa kalkmaya yeltendi, yanındakiler de kıpırdandı. Benim adamlarım da anında silahlarını doğrulttu. Mekânın içinde barut kokusu dolaşmaya başlamıştı.
Adam dişlerini sıkarak konuştu.
“Burası benim bölgem Emir. Bana posta koyamazsın.”
Alaycı bir tebessüm ettim.
“Burası artık benim. Sen sadece haddini aşan bir piçsin. Ve sana son kez söylüyorum… Buse’nin adını ağzına alırsan, göreceğin son şey benim silahım olur.”
Sözüm biter bitmez ortam alev aldı. Silah sesleri yankılandı. Mermiler duvarlara saplanıyor, camlar tuzla buz oluyordu. Ben dizlerimin üstüne çöküp ateş ederken adamlarımla birlikte kontrolü ele aldık. Adamın yanındakiler birer birer yere yığıldı.
Karmaşanın ortasında gözlerim yine o adama kilitlendi. Elinde silah vardı ama tetiği çekmeye fırsat bulamadı. Tabancamı doğrulttum, kararlı bir sesle son sözümü söyledim:
“Bu şehirde benim sözümden başka kural yok.”
Tetiği çektim.
Tetiği çekmemle birlikte sessizlik çöktü. Mermilerin yankısı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Adam yere yığıldığında mekânın üzerindeki ağırlık bir anda bana ait oldu.
Adamlarım hızlıca etrafı kontrol etti. Kimse ayakta kalmamıştı. Toz, barut ve kan kokusu havayı dolduruyordu. Ben ise hiç acele etmeden silahımı indirip ceketimin içine koydum.
Kapıya yöneldiğimde uzaktan siren sesleri duyulmaya başladı. Polis yaklaşıyordu. Adamlarıma kısa, keskin bir bakış attım.
“Toparlayın. Onlar gelene kadar buradan çıkmış olacağız.”
Dışarı çıkıp beni bekleyen arabama yöneldim. Siren sesleri giderek yaklaşıyordu ama ben en ufak bir telaş göstermedim. Adımlarım ağır, soğukkanlı ve kararlıydı.
Kapıyı açıp direksiyonun başına geçtiğimde kendi kendime mırıldandım:
“Buse’ye dokunanın sonu böyle olur… Bundan sonra herkes bunu hatırlayacak.”
Motoru çalıştırıp gazı bastım. Lastikler asfalta iz bırakırken mekândan uzaklaştım. Sirenlerin sesi arkamda yankılanmaya devam ediyordu ama bana ulaşmaları mümkün değildi.
Şirketin cam kapısından içeri girdiğimde koridorlarda uğultu vardı ama herkes beni görünce sustu. Adımlarım sert, yüzüm ifadesizdi. Direkt ofisime yöneldim. Kapıyı itip içeri girdiğimde Tufan çoktan oradaydı, masanın kenarına yaslanmış sigarasını tüttürüyordu.
“Geç kaldın,” dedi kaşlarını kaldırarak.
Ona sert bir bakış attım. “Gecikmedim. Sadece bir işimi hallettim.”
Tufan gözlerini kısarak bana baktı. “Duydum. Dün seni zorlayan adam artık yokmuş.”
Masama geçip oturdum, koltuğa yaslanırken dudaklarımda küçümseyen bir tebessüm belirdi.
“Ortadan kaldırıldı. Ama mesele o değil. Yer altı şimdi karışacak. O piçin arkasında duranlar var. Sessiz kalmazlar.”
Tufan sigarasından derin bir nefes çekti. “Ne yapmayı düşünüyorsun?”
Cevabım netti.
“Buse’ye dokunanın sonu belli. Kimseye taviz vermeyeceğim. Karşıma çıkan olursa aynı şekilde yok olacak. Bu iş daha yeni başlıyor.”
O an odada ağır bir sessizlik oldu. Sadece Tufan’ın sigarasından çıkan duman havada süzülüyordu.
Telefonuma baktım, saatin okul çıkışına yaklaştığını gördüm. Ayağa kalkıp ceketimi düzelttim.
“Ben gidiyorum.”
Tufan başını salladı. “Nereye?”
“Okula,” dedim soğukkanlı bir tonda. “Buse’yi alacağım.”
Masadan uzaklaştım, kapıyı açarken son kez arkamı dönüp konuştum:
“Hazırlıklı ol, Tufan. Yer altı fırtına öncesi sessizliğe girdi. Bizim için savaş başlıyor.”
Ofisten çıkıp arabaya bindim. Motoru çalıştırırken gözümde tek bir görüntü vardı: okul kapısında Buse’nin bekleyen silueti. Gazı bastım ve şehri yararak yola çıktım.
Buse:
Zil çalmış, öğrenciler koridoru doldurmuştu. Çantamı omzuma takıp okulun kapısına doğru yürüdüm. Daha bahçeye adım atar atmaz gözüm takıldı: Siyah camlı araba kapının hemen dışında bekliyordu. Motoru çalışır haldeydi. Direksiyonun başında Emir vardı.
Camı yavaşça indirip bakışlarını üzerime kilitledi. Gözleri buyuruyordu; geri adım atacak hâli yoktu.
Yanımda yürüyen Ayça sesini alçaltarak, “Buse… gitmesen de olur. Mecbur değilsin,” dedi.
Kerem de dişlerini sıkarak fısıldadı: “Doğru söylüyor. Karar senin.”
Sözleri duymazdan geldim. İçimde bir uğultu vardı ama ayaklarım kendi kendine hareket etti. Emir, başını hafifçe kaldırarak tek kelime söyledi:
“Gel.”
O ton öyle netti ki, etrafımdaki kalabalık bile susup kenara çekildi. Ben duraksadım ama bakışlarını üzerimden ayıramadım. Herkes izliyordu.
Bir adım attım, sonra bir adım daha… Onun yanına kadar yürüdüm. Emir kapıyı açtı, tek kelime etmedi. Ben de çantamı kucağıma alıp arabaya bindim.
Kapıyı kapatıp direksiyona geçti. Motor homurdandı, araba ağır ağır hareket etti.
Gözlerini yola dikerken sesi sertti:
“Artık benim yanımdasın. Ve bunu herkes öğrenecek.”
Okul kapısı arkamda kalırken kalbim hızla çarpıyordu. Ne Ayça’nın sözü, ne Kerem’in uyarısı… Hiçbiri artık duyulmuyordu.