Düşüncelerimin içinde alabora olmuş bir şekilde sabaha kadar gözümü bile kırpamadım. Alarmın o tanıdık sesiyle gözlerimi araladım. Elimi uzatıp telefonu buldum ve alarmı susturdum. İçimdeki boşluğu da susturmak istedim ama o öyle kolay susmuyordu.
Yavaşça yataktan kalktım. Rutin işlerimi halletmek için lavaboya gittim, elimi yüzümü yıkadım. Aynaya baktığımda içim burkuldu. Gözlerim yine doldu, kendime hâkim olamadım. Ağlamaktan şişmiş göz kapaklarım, morarmış göz altlarım... Aynadaki bu yabancı, ben değildim.
Bundan sadece birkaç hafta önce hayatım ne kadar sıradan, ne kadar sessizdi. Ne zaman bu kadar savruldum? Ne zaman bu hale geldim?
Şimdi ise... Beni saplantılı bir şekilde isteyen, beni hiç bilmediğim bir hayata doğru sürükleyen bir adam var hayatımda. Ve ben... Ona karşı koyamıyordum. O çekime direnemiyordum. Bu durumun ne kadar tehlikeli olduğunun farkındaydım ama içimde ona dair tuhaf bir teslimiyet vardı.
Konuşmalıydık. Artık bu böyle devam edemezdi. Kurallarımı bilmeli, sınırlarımı öğrenmeliydi. Hayatımı bu şekilde kontrol etmesine izin veremezdim. Hayallerim vardı. Anneme verdiğim sözlerim...
Evet. Bugün onunla konuşacaktım. Net olacaktım. Aksi takdirde bu ilişkiye devam edemeyeceğimizi bilmeliydi. Onun çekimine kapılmak başka, kendimi yok saymak bambaşkaydı.
Odaya geçip çantamı toparladım. Siyah, uzun ve yandan yırtmaçlı eteğimi, üzerine ise sade bir beyaz crop giydim. Saçlarımı yandan ayırıp arkadan topuz yaptım. Hafif bir makyaj yaptım. Son olarak deri ceketimi aldım ve odadan çıktım.
Mutfağa doğru yürüdüm, anneme bakmak istiyordum ama ortalıkta yoktu. İçimde tuhaf bir panikle odasına yöneldim. Kapıyı hafifçe araladım. Gözlerim, yatağında yeni uyanmış hâlini görünce derin bir "Oh..." çektim. Uyandığını görünce gülümsedim.
O da bana aynı sıcaklıkla baktı.
“Güzel kızım... Uyuyakalmışım.” Yataktan doğrulurken kollarını açtı. “Gel, bir sarılayım sana. Dün bayağı üzgündün. Vaktin varsa biraz konuşalım mı?”
Bir an duraksadım. Zamanım yoktu ama onun ses tonu, gözlerindeki o anlayış... Sarılmaya ihtiyacım vardı.
Sessizce yanına yaklaştım ve kollarına sığındım. Başımı omzuna yaslarken gözlerimi kapattım.
“Dün çok keyifsizdin. Bir şey var, belli. Ama benim güzel kızım içine atar da anlatmaz,” dedi usulca.
Ben suskun kaldım.
“Bir sorun varsa... bilmem gereken bir şey varsa, lütfen saklama,” diye devam etti. “Kendine bu kadar yüklenme Buse. Gözlerinden, hâlinden belli. Bambaşka bir şeyler var ama ne olduğunu anlayamıyorum.”
O an gözlerim doldu ama kendimi toparladım.
“Her şey kontrolümde anne. Sadece... biraz kafam karışık o kadar,” dedim.
Kaşlarını çattı. “Bu kadar karışıklık kendiliğinden olmaz kızım. Hayatında biri mi var?”
Donakaldım. Göz göze geldik. Ama hemen bakışlarımı kaçırdım.
“Şey... şimdilik konuşulacak bir şey yok,” dedim hafif bir tebessümle. “Ama konuşmam gereken bir konu var. Onu halledip netleşeceğim. Sonra... belki anlatırım.”
Annem derin bir nefes alıp başını salladı.
“Peki. Zorlamam. Ama lütfen, ne yaşarsan yaşa kendini unutma. İçinde olduğun şey neyse... seni senden uzaklaştırmasın.”
Bu sözler içime işledi.
“Merak etme,” dedim kararlılıkla. “Kendimi unutmama izin vermicem.”
Evden çıkarken artık ne istediğimi biliyordum. Gerekirse zor olacaktı ama sınırlarımı çizecektim. Artık bu oyunun nereye gideceğine o değil, ben karar verecektim.
Sokağın başında, o tanıdık siyah arabayı görmemle adımlarım farkında olmadan hızlandı.
Kapıyı açtım, sessizce içeri oturdum. Gözlerim hâlâ dışarıda, ama kalbim çoktan onun yanında çırpınmaya başlamıştı.
Derin bir nefes aldım. Boğazıma düğümlenen onca şeyin arasından sadece bir kelime dökülebildi dudaklarımdan.
“Günaydın...”
Cevap gelmedi.
Ama ben de dönüp yüzüne bakmadım.
Emir, arabayı çalıştırmadan bekliyordu. Sessizliğin içindeki gerginlik neredeyse somut bir ağırlık gibi üzerime çökmüştü.
“Buse... Yüzüme bak,” dedi. Elini uzattı bana doğru.
Geri çekildim.
O an içindeki öfkeyi daha fazla bastıramadı. Elini direksiyona vurdu, sesi yükseldi.
“Buse, bana bak!”
Bu sefer tonundaki sinirle karışık çaresizlik beni sarstı. Geriye çekilemedim. Tam tersine, yüzümü ona çevirdiğimde yanağımda hissettiğim yumuşak dokunuş, içimdeki tüm duvarları tuzla buz etti.
Bakışları yüzümde dolaştı. Dudaklarıma takıldı, gözlerimin içine derin bir nefesle baktı. Gözlerindeki o karışık bakışı okumak zordu. Kızgın, üzgün, pişman... ve bir o kadar da özlem doluydu.
“Buse... Gözlerinin hâline bak. Ne bu halin? Yapma güzelim, gel buraya,” dedi kısık ama yumuşak bir sesle.
Beni göğsüne çekti.
Ve ben daha fazla tutamadım. Gözlerimden yaşlar akarken hıçkırıklarla boğuldum. O, saçlarımı okşayıp beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama... uzun süredir içime bastırdığım her şey bir anda boşalıvermişti.
Kendime geldiğimde, başımı usulca göğsünden çekip uzaklaştım. Derin bir nefes aldım. Bu konuşmayı yapmam gerekiyordu. Gözyaşlarımı sildim. Emir’e döndüm ve gözlerinin içine baktım.
“Emir... Ben—”
Yutkunmamla kelimem yarım kaldı ama bu sefer geri adım atmadım.
“Bak, benim bir hayatım var. Ve sen... ‘Seni istiyorum’ deyip bir anda hayatıma girdin. Tamam. Ben de bu çekime karşı koyamadım. Hâlâ koyamıyorum. Ama... Eğer sen, benim hayatıma zarar vereceksen... ben bu ilişkiye devam edemem. Etmem de.”
Sustu. Dinliyordu. Ve ben devam ettim.
“Okulum var. Hayallerim var. En önemlisi, annem var. Ve senin hayatın... bana çok yabancı. Bu dünyaya ait değilim. Uyum sağlayamam. Ancak sen benimkine ayak uydurursan, belki o zaman... birlikte yol alabiliriz.”
Sözlerim boğazımda düğümleniyordu ama artık durmak istemiyordum.
“Beni tehditlerle uyandıran bir adam... Etrafında dolaşan korumalar... Bu dünya fazla. Gerçekten fazla, Emir. Ben zarar görmek istemiyorum. Sıradan... birbirini tanımaya çalışan iki insan olamaz mıyız? Birlikte gülüp konuşan, güvende hisseden, sevdiği adamın yanında korkmayan bir kız olmak istiyorum. Seninle bunu yaşamak istiyorum... ama teminat istiyorum.”
Bakışlarımı yere indirip sessizce devam ettim:
“Sınırlarımı bilmeni... korkularımı anlamanı istiyorum. Bunlara göre davranmanı... Aksi takdirde aramızda ne denli kuvvetli bir çekim olursa olsun... seni geride bırakırım. Çünkü kendimi kaybetmek istemem.”
Bir süre sessizlik oldu.
O susuyordu.
Ben ise kalbimin deli gibi çarpmasına rağmen gözlerimi ondan ayırmıyordum.
Emir başını öne eğdi, dudaklarını birbirine bastırarak derin bir nefes aldı. Ellerini direksiyonda sıktı, sonra başını bana çevirdi. Yüzündeki ifade... beni alt üst etti. Kızgın ve öfkeliydi. Ve çoktan kararını vermiş gibiydi.
“Buse...” dedi, sesi bu sefer daha net ve kararlıydı. “Ne olduğunu bilmiyorum. Bu his... adı yok. Ama bildiğim tek şey var, o da seni istiyorum ve vazgeçmeyeceğim.”
Gözlerini gözlerime kilitledi. Sanki tüm kelimeleri oraya işliyordu.
“Senin sınırların varsa, onları öğrenirim. Kuralların varsa, onlarada tamam. Ama bir tek şeyi kabul etmem... Gitmeni.”
Gözlerimi kaçırmak istedim ama bırakmadı. Avucunu yanağıma koydu, baş parmağıyla hafifçe tenime dokundu.
“Bunu kafandan sil. Benden gitme gibi bir ihtimal yok. Böyle bir seçeneği sana sunmuyorum. Anlıyor musun? Sil o ihtimali zihninden.”
Yutkundum. Sesi yükselmemişti ama kelimeleri iliklerime işlemişti.
“Ben sana zarar vermek istemem. Ama istememem, zarar vermediğim anlamına gelmiyor. Farkındayım,” dedi biraz geri çekilip. “Bu dünya... benim dünyam, evet. Ama senin de dediğin gibi, sen başka bir yerden geldin. Daha sade, daha temiz bir yerden. Seninle birlikte orayı öğrenmek istiyorum.”
Sustu. Gözleri gözlerime daldı.
“Sana söz veremem her şeyin kolay olacağına dair. Ama şunu bil: Ben buradayım. Gitmeni izlemem. Sessizce arkandan bakmam. Çünkü ben seni istiyorum Buse. Seni öylece salıvermek... bana göre değil.”
Sözlerini bitirirken yüzünde kırılgan ama hâlâ sahiplenen bir ifade vardı.
“Her şeyi konuşup açıklığa kavuşturduğumuzu düşünüyorum,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Bundan sonra gidiyorum demek yok. Bu konu kapandı. Ve seni, o korkularından da emin edeceğim. Tamam mı, güzelim?”
Sözlerinin ardından başını hafifçe eğdi, saçlarıma nazik bir öpücük kondurdu. Kalbim bir anlığına yerinden fırlayacak gibi oldu.
Sonra tek kelime etmeden gaza bastı. Arabanın içinde yankılanan motor sesi, onun kararlılığını fısıldıyordu sanki.
Okulun önüne geldiğimizde Emir hâlâ tek kelime etmemişti. Arabayı, ana girişin biraz ilerisindeki gölgeye park etti. Motoru susturup bana döndü.
Kapı koluna uzanmıştım ki, elini bileğime koydu.
“İnme.”
Sesi netti. Gözlerimin içine kararlı bir şekilde bakıyordu.
“Emir... Geç kalacağım.”
“Umurumda değil.”
Kaşlarımı çattım ama içimde o tanıdık ürperti yine yükseldi. Gözlerindeki kararlılıkla harmanlanmış o çekim, ne zaman bana böyle baksam ayakta durmamı zorlaştırıyordu.
“Bak,” dedim, sesim biraz titreyerek. “Konuşmamız bitti sanmıştım.”
Yanağımı okşadı. Başını yana eğip dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Tehlikeli ve cezbedici. Aynı anda.
“Seninle konuşmak hiç bitmeyecek. Çünkü seninle her kelimenin altı dolu. Ve ben seni hâlâ tanımaya çalışıyorum. Ama şunu bil...” Sesini alçalttı. “Hayatına girdiğim gibi çıkmam. Bunu sakince, güzelce anlatmamı bekleme. Çünkü senin varlığın, bende o sakinliği bırakmıyor.”
Yutkundum. Yüzüme yaklaşmıştı. Aramızdaki mesafe birkaç nefes kadar kalmıştı sadece.
“Dersin var, evet. Hayatın, hayallerin var. Bunlara saygı duyuyorum. Ama...” Eli çeneme uzandı, bakışlarım dudaklarına kaydı istemsizce. “Ben de varım, Buse. Ve seni düşündükçe uyuyamıyorum. Her sabah senin sesinle uyanmak, günümü senin bakışlarınla başlatmak istiyorum. Bu çok mu fazla?”
Cevap veremedim. Çünkü o an, onun nefesi dudaklarıma değiyordu. Aramızdaki bağ, kelimelere sığmayacak kadar yoğunlaşmıştı.
“Ben seni istemiyorum sadece... Seni özlüyorum. Geceleri bile. Ve seni dokunmadan özlemek yetmiyor artık.”
Bu cümleyle birlikte başparmağıyla alt dudağıma dokundu. Gözlerim kapanmaya direniyordu ama nabzım çoktan hızlanmıştı.
**“Gideceksen git,” dedi alçak sesle. “Ama ben seni bir öpmeden bırakamam.”
Ve izin beklemeden, dudakları dudaklarıma kapandı. Önce yavaş, kararsız ama sonra... derinleşen, içimizi kavuran bir yakınlaşmaydı bu. Aramızdaki tüm sözler, tüm korkular bu anda eriyip gitmişti sanki.
Ellerim, farkında olmadan yakasına gitmişti. O da belime daha sıkı sarıldı. Zaman durmuş gibiydi. Sadece kalp atışlarımız ve nefeslerimiz vardı o an.
Bir süre sonra dudaklarımız ayrıldığında, gözlerine bakacak cesaretim yoktu. Alnımı göğsüne yasladım. O da başımı okşadı.
“Sen benim zayıf noktam oldun,” dedi fısıltıyla. “Ama aynı zamanda en güçlü yanım da sensin. Bunu zamanla anlayacaksın.”
Sözleri içime işledi.
Sonunda kapıyı araladım ama çıkmadan önce son kez dönüp baktım.
“Akşam görüşürüz,” dedim usulca.
O ise sadece “Zaten başka türlüsü mümkün değil,” dedi.
Ve ben, kalbim hâlâ onun dokunuşuyla çarparken, okula doğru yürüdüm.