Kendimden emindim. Bu duygu oyununa başladıysak, devamı da benim irademle olmalıydı. Aksi takdirde zarar göreceğim kesindi.
Karşımda güçlü ve ne istediğini bilmeyen bir adam vardı. Gerçi benim de ondan bir farkım yoktu ama... Ben onun kadar güçlü olmayabilirdim.
Bu yüzden kontrolü ele almalıydım. Temkinli ve dikkatli ilerlemeliydim.
Birbirimize olan çekim o kadar güçlü ki, bazen mantığım tamamen devre dışı kalıyordu. Ama artık yeter... Bu noktadan sonra bu süreci ben yönetecektim. Evet, yapabilirdim.
Sevgi ve aşk doğmadan, bir birliktelik olmayacaktı. Onun bana gerçekten âşık olduğuna inanmadan hiçbir şey yaşanmayacaktı. Bu benim sınırım olacaktı. Ve artık buna göre devam edecektim.
Düşüncelerimi toparlayıp işimin başına döndüm. Çok yoğun bir gün değildi ama yeni gelen ürünler ve onların yerleştirilmesi epey zamanımı almıştı.
Saatime baktım. Çıkmama yarım saat kalmıştı ve işim neredeyse bitmişti.
Kendime bir kahve yapmak için arka tarafa geçtim. Tam kupamı almıştım ki, dış kapının açılma sesiyle irkildim. Hızla geri döndüm.
Başımı kaldırıp dükkânın içine göz gezdirdim. Sağ, sol… Kimseyi göremedim. İçeri biri girmiş miydi?
Tam arkamı dönmüştüm ki… Masanın önündeki sandalyeye oturmuş bir adamla göz göze geldim. Gözlerim faltaşı gibi açıldı, korkuyla sıçradım. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Elimi kalbimin üzerine koyup derin bir nefes aldım, kendimi toplamaya çalıştım. Sonra, yavaşça bir adım ileri attım.
“Beyefendi, orada oturamazsınız. Bu tarafta size yardımcı olabilirim,” dedim, reyonların olduğu yeri elimle işaret ederek.
Adam, yüzümde hafif bir gülümsemeyle bakarken, ellerini cebine sokup ayağa kalktı.
Her adım attığında yüzündeki sırıtış biraz daha belirginleşiyor, bu da içimdeki korkuyu daha da büyütüyordu.
Kalbim delicesine atıyor, içimde kötü bir his büyüyordu.
Kimdi bu adam? Ve neden buradaydı?..
“Beyefendi…” dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. Sesim titriyordu ama belli etmemeye çalıştım. Bir adım geri çekildim.
Adam, hâlâ elleri cebinde, gözlerinde sinsi bir gülümsemeyle bana yaklaştı.
“Korkma,” dedi alaycı bir tonla. “Sadece ufak bir konuşma yapmaya geldim.”
Gözlerim kısıldı, temkinliydim. “Ne istiyorsunuz?”
“Ben değil... Emir’in ne istediği önemli artık. O, başını biraz fazla yukarı kaldırdı, değil mi?”
Bir adım daha attı bana doğru. “Senin gibi güzel bir kadının onun hayatında olması... riskli.”
Tüm vücudum gerildi. Ne demek istiyordu bu adam? Bu nasıl bir tehditti?
Sert bir ifadeyle dik durmaya çalıştım.
“Beni onunla korkutamazsınız,” dedim kararlı bir sesle. “Kim olduğunuzu bilmiyorum ama—”
“Öğrenirsin,” diye sözümü kesti. “Ama geç olmadan uzak durursan, daha az canın yanar. Tavsiyem bu.”
Yavaşça arkasını döndü. Tam çıkmak üzereydi ki, dükkânın kapısı yeniden açıldı.
Emir’in gölgesi kapıdan içeri düştü. Adamla göz göze geldiği an, tüm hava değişti.
“Senin burada ne işin var?” dedi Emir, sesi buz gibiydi.
Adam sırıttı. “Rastlantı,” dedi rahat tavırlarla. “Yolum düştü. Eski dostları ziyaret ettim sadece.”
Emir birkaç adım attı ona doğru. Omuzları gergindi, yumrukları sıkılıydı.
“Burası senin yolunun düşeceği son yer. Gölge etme.”
Adam başını eğip alaycı bir şekilde güldü. “Ne kadar da sahiplenici… Ama dikkat et Emir. Sahiplendiğin her şey seni zayıflatır.”
Bana son bir bakış attı.
“Sen de... güzelim… akıllı ol. Güzellik çabuk tükenir ama korku kalıcıdır,” diyerek kapıdan çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz Emir hızla bana döndü.
“İyi misin?” dedi sert ama endişeli bir tonla.
Başımı salladım. Dudaklarım titriyordu ama ağlamadım.
“Kimdi o?”
“Hiç kimse,” dedi dişlerinin arasından. Ama yüzü öfkeyle gerilmişti.
“Yani artık öyle olacak.
“Emir, kimdi o adam? Buraya... bana senden uzak durmamı söylemek için geldi! Bu ne demek oluyor?”
Sesim titriyordu ama içimdeki öfke ve korku daha baskındı.
“Sen nasıl bir işin içindesin? Ben... böyle bir dünyanın içine giremem.
Annem... bana bir şey olursa, yapayalnız kalır. Yaşayamaz. Ben ona bunu yapamam Emir. Yapamam…”
O an bir adımda yanıma geldi. Gözleri alev alev yanıyordu. Hızla önüme geçip eliyle çenemi tuttu, yüzümü kendine çevirdi.
“Birincisi Buse…” dedi dişlerinin arasından öfkeyle. “Sana bir şey olmasına asla izin vermem. Bunu aklından çıkar!”
Parmaklarını çenemde biraz daha sıktı, öfkesi iyice artmıştı.
“İkincisi… senin artık geri dönme gibi bir seçeneğin yok. Bu yola girdin, başka bir çıkışın yok. Bunu da aklına kazı!”
Son sözcükleri adeta ruhuma kazındı. Ardından çenemi bıraktı, yüzümü iki eliyle kavrayıp saçlarıma dudaklarını bastırdı.
“Şimdi… eşyalarını topla. Seni eve bırakacağım,” dedi yumuşayan ama hâlâ keskin sesiyle.
Sonra etrafa bakındı, bulunduğumuz dükkânı süzdü.
“Bu çalışma işini de ayrıca konuşacağız.”
Bir adım geriye çekildim, şaşkınlıkla ona baktım.
“Ne demek konuşacağız?” dedim fısıltıya yakın bir sesle. “Bu konuda bir konuşma bile olmaz. Bu iş benim hayatım Emir. Bunu benim elimden alamazsın!”
O ise sadece kaşlarını kaldırdı ve bakışlarını üzerime sabitledi.
Ben şoktaydım. Hem yaşadıklarım, hem de onun bu kontrolcü tavrı beni darmadağın etmişti. Ama buna direnmeliydim.
Korkularım kadar kararlılıklarım da vardı.
Arabaya biner binmez kapıyı sertçe kapattım. Emir kontağı çevirdi, motorun sesi içimdeki gerilimi daha da artırdı. Sessizlik delip geçen cinstendi. Ne o konuşuyordu, ne ben… ama havada yoğun bir gerginlik asılıydı.
Dayanamadım.
“Bana neler olduğunu ve o adamın kim olduğunu söyleyecek misin Emir?”
Gözlerini yoldan ayırmadan, çenesini sıkıca sıktı.
“Şu an bunu konuşmayacağız Buse.”
“Ne zaman konuşacağız?!” diye patladım sonunda. “O adam, dükkâna geldi! Bana açık açık tehditler savurdu. Seninle ilgili şeyler söyledi. Ben neyin içine çekiliyorum, gerçekten farkında mısın?!”
Emir gözlerini yoldan ayırmadan konuştu. Sesi keskin, soğuk ve netti.
“Her şey kontrolüm altında. Sen sadece sakin kal ve benim dediklerimin dışına çıkma.”
Bu sözleri duymak beni daha da öfkelendirdi.
“Kontrol mü? Hadi oradan! Belli ki hiçbir şey kontrol altında değil!”
Gözlerim dolmaya başlamıştı, ama durmadım.
“Senin geçmişin, düşmanların, kirli ilişkilerin… ne varsa bilmiyorum ama ben bunun bir parçası olmak zorunda değilim Emir!”
Nefes nefese kalmıştım. Gözyaşlarım artık engellenemezdi..“Ben böyle bir ilişki istemiyorum Emir! Bu… bu sağlıklı değil! Sürekli bana sadece ‘itaat et’ diyorsun. Bu aşk veya sevgi değil, bu baskı!”
Gözlerim dolmuştu artık. Nefesim göğsümde düğümleniyordu.
Bir an duraksadım… sonra o cümle ağzımdan dökülüverdi:
“Bu ilişkiye… devam edemem.”
O an her şey durdu sanki. Arabanın içindeki hava, kelimenin tam anlamıyla buz kesti.
Emir yavaşça başını bana çevirdi. Gözleri, şimdi bambaşka bir karanlıkla doluydu.
Yavaş, tane tane konuştu.
“Sen… benden artık gidemezsin, Buse.”
Sesi alçak ama tehditkârdı. Kulağa bir tehdit gibi değil, sanki bir gerçek gibi geliyordu. Değiştirilemez, kaçınılmaz bir gerçek.
“Gidemem mi?” diye fısıldadım, gözlerim kocaman açılmıştı.
“Evet,” dedi sessiz ama keskin bir tonla. “Çünkü seni bir kere hayatıma aldım. Bu saatten sonra geri dönemezsin.
Benim yanımda kalacaksın. İster sevgiyle, ister inatla… ama kalacaksın.”
Yutkunamadım. Sanki boğazıma bir yumruk oturmuş gibiydi. Emir’in sadece sözleri değil, o anki bakışları da kaçışsız olduğumu gösteriyordu.
O an... o adamın dükkânda söylediği şeyler yankılandı zihnimde:
"Güzellik çabuk tükenir ama korku kalıcıdır."
Telefonu çaldığında irkildim. Emir ekrana baktı, sonra sessizce açtı.
Sadece bir “Ne var?” dedi ama sesi artık buz gibi soğuktu.
Saniyeler geçtikçe yüzü daha da gerildi.
“Kim yaptı? Ne zaman?”
Elini direksiyona sertçe vurdu.
“Ben gelene kadar hiçbir şeye dokunmayın! Bekleyin, geliyorum.”
Telefonu kapattı, direksiyonu yumrukladı. O an gözyaşlarımı tutamadım.
Bu başka bir dünya… ve ben ait değilim.
“Ben... eve gitmek istiyorum,” dedim fısıltıyla. “Lütfen…”
Hiçbir şey söylemedi. Araba tekrar harekete geçti. Sessizce, ama hızla eve gittik. Kapının önünde durduğunda, sessizlik biraz daha uzadı. Sonra konuştu.
“Bu kapıya bir koruma koyuyorum. Ve sadece kapıya değil... artık her yerde biri seni takip edecek. Bu benim kararım. İtiraz istemiyorum.”
Şokla döndüm ona. “Ne?! Emir bu benim hayatım! Bu... bu tam bir paranoya!”
Gözlerini bana dikti. “Bu, seni korumak.”
Ona bakmadan arabanın kapısını açtım, öfkeyle dışarı çıktım. Adımlarım sertti.Evin kapısını açıp hızla içeri girdim. Arkamdan seslenmedi. O da biliyordu... bu iş artık kontrolden çıkıyordu.
Ve ben... yavaş yavaş kendi hayatımın ellerimden kaydığını hissediyordum.
Kapıyı hızlıca kapattım. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri daldım. Gözyaşlarım hâlâ yanaklarımı ıslatıyordu. O an tek isteğim, bir yere sinip sessizce ağlamaktı. Ama karşımdaki manzara buna izin vermedi.
Annem mutfağın kapısında durmuş, endişeyle bana bakıyordu. “Buse? Kızım ne oldu? İyi misin?”
Gözlerim dolu dolu, nefes nefese bakakaldım ona. Kalbim küt küt atıyor, kelimeler boğazıma düğümleniyordu.
“Bir şey yok... anne, sadece okulda biraz tartışma yaşadık. Sınav stresi... hocalarla saçma sapan şeyler,” dedim, başımı eğip hızlıca montumu çıkartırken.
Annem kaşlarını çatmıştı. “Kızım, ağlıyorsun... sınav stresiyle böyle olur mu?”
“Yemin ederim sadece sinirlerim bozuldu,” dedim, gözyaşlarımı silerken zorla gülümsedim. “Geçer şimdi. Boş ver.”
Onun gözlerindeki o anneliğe özgü sezgiyi bastırmak kolay değildi ama ben yine de rolümü iyi oynadım. Daha fazlasını sormadı, sadece yanına çağırdı.
“Hadi gel, yemeği yeni hazırladım. Otur birlikte yiyelim, sana iyi gelir.”
Mutfak masasındaki sandalyeye sessizce oturdum. Annem önümdeki tabağa servis yaparken bana bakmadan konuştu.
“Her neyse yaşadığın... her ne oluyorsa... unutma ki burası senin evin. Ve ben her zaman yanındayım.”
Sözleri yüreğime işledi. Başımı eğdim, sadece “Biliyorum,” diyebildim. Boğazımda büyüyen o yumru hâlâ oradaydı.
Birlikte yemeğimizi yedik. Zorladım kendimi. Gülümsedim, birkaç cümle kurdum. Ama aslında bedenim buradaydı, ruhum çoktan başka bir savaşın içine çekilmişti.
Yemek sonrası kendimi banyoya attım. Kapıyı kilitledim. Üstümdekileri çıkarıp sıcak suyun altına girdim. Su damlaları omuzlarımda gezinirken, gözlerimi kapattım. Derin bir nefes alıp sessizce ağladım. Kalbim, aklım, ruhum... hepsi darmadağındı.
Duştan çıktığımda biraz daha toparlanmıştım. Üzerime rahat bir pijama geçirip saçlarımı havluyla sararken, odama geçip yatağa uzandım. Tam gözlerimi kapatacakken telefonum titredi.
Emir.
Ekranda sadece adı vardı ama bu sefer içimde bir kıpırtı olmadı. Açmadım. Titreme geçince yeniden bir mesaj geldi. Bu sefer okudum.
"Yaptığım her şey seni korumak için. Ama sınırlarını aştığımın farkındayım. Özür dileyecek kadar gurursuz, seni isteyecek kadar tutkuluyum. Bu işin geri dönüşü yok, Buse. Ama bundan sonra her adımımda seni daha az korkutup daha çok inandıracağım. Buna mecburum çünkü... seni gerçekten istiyorum."
Ekrana uzun uzun baktım. O cümle… "Seni gerçekten istiyorum."
Kalbim yeniden sıkıştı. Duygularım karışmıştı. Güvende olmakla tutsak hissetmek arasındaki o ince çizgide yürüyordum. Ve Emir, beni hem en çok koruyan, hem de en çok sarsan kişiydi şu an.
Telefonu yavaşça kenara bıraktım. Tavana baktım. Gözlerim yine doluydu ama bu sefer ağlamadım.
Bu sefer sadece… düşündüm.
Ne yapacağım?
Neye dayanacağım?
Ve… gerçekten beni istemenin bedeli bu kadar ağır mıydı?..