14.bölüm

1255 Words
Arabaya yaklaştım. Camdan bana bakan gözleri, yine aynı tanıdık ağırlıkla üzerimdeydi. Hiçbir şey söylemeden kapıyı açtım. Sessizce içeri girdim. Arabanın içi sıcak ve tanıdık kokusuyla sarmıştı beni. Kapıyı kapattım. Tam ona “Merhaba” diyecekken, telefonunun çaldığını duyduk. Ekrana kısa bir bakış attı, sonra parmağını ekrana kaydırarak açtı. “Ne var?” dedi sertçe. Sesi aniden değişmişti. “Hayır. Bekle dedim. Gerekiyorsa biraz daha beklersin. Ben ne diyorsam o!” Bir anlığına gözleri bana kaydı ama konuşmasına devam etti. “Benim işim bitti demeden sen bir şey yapmayacaksın.” Telefonu sonlandırırken sesi hâlâ soğuktu. Ekrana birkaç saniye baktı, sonra derin bir nefes alıp arabanın içindeki gerilimi kesmek ister gibi hafifçe başını iki yana salladı. Bana döndü. “Üzgünüm güzelim, gereksiz bir konuşmaydı,” dedi, sesi bu kez daha yumuşaktı. “İşle alakalı mıydı?” diye sordum, sesim hafif ürkekti. Başını salladı. “Sayılır. Gereksiz insanlar bazen haddini aşıyor.” Yutkundum. Bakışlarım önümdeki torpido gözünde takılı kaldı. O an o kadar huzurlu ama bir o kadar da tedirgindim. Kalbim karnıma düşmüş gibiydi. “Birden bire sertleştin... korktum,” dedim dürüstçe. Bunu duyar duymaz gözlerini tekrar bana çevirdi. “Benden korkmanı istemem, Buse. Ama benim dünyamda bazen...sert olmak zorundayım.” Sözleri arasında gizli bir uyarı vardı sanki. Ama aynı zamanda beni korumak isteyen bir ton da seziliyordu. Elini uzatıp parmak uçlarıyla saçımın ucuna dokundu. “Ne düşündüğünü biliyorum,” dedi kısık bir sesle. “Karmaşık, değil mi?” Başımı yavaşça salladım. “Hem evet, hem hayır. Bazen çok net hissediyorum, bazen hiçbir şey anlamıyorum.” “İşte bu yüzden zaman istiyorum,” dedi. “Ne sen kendini bastır, ne de benden kaç. Sadece zaman ver. Hem bana, hem kendine.” Gözleri gözlerimdeydi. O an için her şey sustu. Dışarıda hareketli kampüs kalabalığı vardı belki ama biz içerde bambaşka bir dünyadaydık. “Yaklaşmana izin verdiğimde kendime şaşırıyorum,” dedim usulca. “Çünkü kalbin içgüdülerini dinliyor. Mantık bazen geç gelir, ama kalp… ilk andan bilir.” Gözlerimi kaçırdım ama elini elime uzattığında, reddetmedim. Avuç içim onun parmaklarının arasında kayboldu. Sıcak, kararlı ama acele etmeyen bir dokunuştu bu. “Ellerin neden bu kadar sıcak?” diye fısıldadım. “Çünkü seni tuttuğumda içim ısınıyor,” dedi. O an içimdeki tedirginlik, yerini tarifsiz bir huzura bıraktı. Ne olacağını bilmiyordum. Belki çok erken, belki çok yanlış bir şeydi bu. Ama onun yanındayken, en azından kendim gibi hissediyordum. Ve bu... uzun zamandır özlediğim bir duyguydu. Arabayı sakin ama kendinden emin bir şekilde sürüyordu. Camdan dışarı bakıyor, ama içimdeki karmaşayı bastıramıyordum. Emir, tek bir kelime etmese de ellerinin direksiyon üzerindeki sert tutuşundan, bir şeylerin kafasında döndüğünü anlayabiliyordum. Sonunda usulca başını bana çevirdi. “Bugün seni bırakacağım ama içimde huzur yok,” dedi. Başımı çevirdim, göz göze geldik. “Neden?” “Çünkü yanımda olmanı istiyorum. Sadece yanımda... değil. Daha fazlasını.” Sözleri içimde yankılandı. Gözlerim gözlerine takıldı, ama bir şey diyemedim. O anda sinyal verdi ve arabayı aniden yolun kenarına çekti. Sertçe frene bastı, motor çalışır hâlde kaldı. Elini kemerine attı ve çözdü. Sonra bana döndü. “Buraya gel,” dedi tok ve düşük bir sesle. “Ne?” dedim, şaşkınlıkla. “Yanıma gel. Şimdi.” Baktım, ciddiydi. Gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu. Kemerimi çözüp yavaşça yanına geçtim. Kuçağına oturur oturmaz eli enseme uzandı, saçlarımı kavradı ve kendine doğru çekti. “Bugün seni izlerken... nasıl tuttuğumu bilmiyorum kendimi,” dedi, sesi neredeyse hırıltılıydı. Dudaklarıma yapıştı bir anda. Bu öpücükte sabır yoktu. Sakinlik, ölçü, çekingenlik... hiçbir şey yoktu. Sadece arzu vardı. Öptükçe derine indi. Dudaklarımdan çeneme, sonra boynuma süzüldü. Dişleri tenimi usulca sıyırdı, nefesim hızlandı. Ellerim göğsüne bastığında, o da bedenime yaklaştı. Dizleri koltuğa doğru yöneldi, neredeyse beni altına alacak gibi hissettirdi. “Beni durdurmak istersen, şimdi söyle,” dedi boğuk bir tonda, dudakları boynuma yapışmışken. Tüm vücudum titreşiyordu. Ama konuşamadım. Gözlerim kapalı, dudaklarım aralık halde başımı hafifçe salladım. Elini sırtıma koydu, incecik bluzumun altına süzüldü. Parmak uçları belimde gezinirken nefesim karıştı. “Sana dokunmak... başka bir şeye benzemiyor,” dedi, gözlerime bakarak. “Yumuşaksın, sıcaksın... ama aynı zamanda aklımı başımdan alıyorsun.” Yanaklarım kıpkırmızıydı, nefes nefese kalmıştım. Öylece elleriyle bedenimde gezinirken sadece tek bir şey söyleyebildim: “Emir...” “Sus,” dedi sertçe ama tahrik edici bir tonda. “Sadece hisset. Her şeyi konuşmak zorunda değiliz.” Ardından dudakları göğüs kafesime yaklaştı, elbisesinin ince kumaşının üzerinden bedenime dokunurken parmakları artık beni ezberliyormuş gibi geziniyordu. “Senin üzerinde hakkım yok, biliyorum. Ama kendimi tutamıyorum. Bu beden... bu koku... deli ediyor beni,” diye fısıldadı dudaklarımın kenarına. O an bir elimle yüzünü tuttum, gözlerinin içine baktım. “Ben de seni durdurmak istemiyorum.” Aramızdaki mesafe tamamen kalktı. Arabanın camları buğulandı, nefesimiz cama vurdukça içerisi neredeyse görünmez hâle geldi. Öylece birbirimize sarılıp zamanın durmasını istedik. Sadece öpmek değil... hissetmekti bu. Ne ileri gittik, ne geri döndük. Ama aramızdaki sınırlar o anda tamamen erimişti. Kokusu üzerime sinmişti. Ellerini hâlâ tenimde hissediyordum. Sonunda o, alnını benim alnıma yasladı. “Bir adım ileri gitsem, seni kendime zincirlerim. O yüzden şimdilik bu kadar. Ama bil, bu iş burada kalmayacak,” dedi. Sözleri vücudumda yankılandı. Kalbim hızla çarparken, sadece başımı sallayabildim. Yavaşça bana döndü, kemerimi taktı. “Şimdi seni işe bırakacağım. Ama akşam… seni yine isteyeceğim.” Arabayı yeniden çalıştırdı. Sessizlik vardı ama gergin değildi. Camdaki buğu hâlâ dağılmamıştı. Ben ise… içimde fırtına koparken dışarıdan son derece sakin görünüyordum. Araba, butiğin önünde yavaşça durdu. Emir motoru kapatmadı. Sanki gitmeme hâlâ hazır değilmiş gibiydi. “İndim,” dedim sessizce, elimi kapı koluna götürürken. Ama o elimi bile bırakmadan, başını bana çevirdi. “Bu kadar kolay değil,” dedi. Kaşlarımı kaldırdım. “Nasıl yani?” “Yarım saat önce dudaklarımdaydın. Şimdi ‘görüşürüz’ deyip gideceksin öyle mi?” “Çalışmam lazım Emir,” dedim hafif gülümsemeyle. Yüzüme yaklaştı. “O zaman çabuk çalış. Çünkü akşam seni tekrar öpeceğim. Bu sefer... yarım kalmayabilir.” Yutkundum. Gözlerime bakıyordu. Netti. Ne söylediğinden emindi, ne de ne hissettirdiğinden. “Gözlerini böyle kaçırma. Her şeyi okurum yüzünden,” dedi, başparmağıyla yanağıma dokunurken. Kendime çeki düzen vermeye çalıştım. “Bak işim var. Ciddiyim.” Gülümsedi. “Ben de ciddiyim.” Kemerimi çözdüm. Elimi kapı koluna koyarken son kez gözlerinin içine baktım. “Sakin ol biraz, Emir.” “Sana dokunduğumda sakin kalamıyorum. Bu da senin suçun.” Kapıyı açtım, tam çıkarken bilekolumdan tuttu. “Akşama hazır ol,” dedi net bir sesle. “Sadece mesaj bekle.” Başımı iki yana sallayıp hafifçe güldüm. “Sen gerçekten... fazlasın.” “Aynen. Ve sen de bunu sevmeyi öğreneceksin,” dedi. Arabadan indim. O hâlâ yerinden kıpırdamamış, gözleriyle beni izliyordu. El sallamadı, camı kapatmadı. Sadece baktı. İçeri girdiğimde arkamdan hâlâ o bakışları hissediyordum. Çan sesiyle birlikte mekâna adım attım. Her şey aynıydı. Sanki biraz önce arabada buharın içinde kaybolmamışım gibi. Ama ben aynı değildim. Arka tarafa geçip çantamı bıraktım, aynanın karşısına geçtim. Yüzümde hâlâ o yakıcı sıcaklık vardı. Saçlarım hafif dağılmıştı. Rujum biraz silinmiş. Ama... kendimden emindim. “Evet, Buse,” dedim aynaya. “Sabah okula gelirken eyeliner düzgün dursun diye dua eden kız, az önce bir adamın nefesini boynunda hissetti. Oluyor böyle şeyler. Hayat.” Kemerim hâlâ biraz sıkı takılmış gibi hissediyordum. Dudaklarımı ovuşturdum, derin bir nefes aldım. “Denge sende. Henüz oyunu ona teslim etmedin. Ama... farkındasın, değil mi? Bu adamla oyun uzun sürmez. Ya kaybedersin... ya da teslim olursun.” İç çamaşırımın tenime yapıştığını hissedince dudaklarımı ısırdım. “Cidden Buse, bir öpücükle böyle oluyorsan... Daha ilerisini düşünmek bile istemiyorum.” Önlüğü giyerken telefonum titreşti. Ekranda kısa ama tok bir mesaj: Emir: “O teni tekrar hissetmek için saatleri sayıyorum.” Gülümsedim. İçimden geçeni aynaya söyledim: “Tamam Emir. Oyuna varım. Ama sahneyi kim yönetecek, göreceğiz.” umarım beni yanıtmassın...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD