BİR SAÇMALIK DAHA İSTER MİSİN?

2172 Words
BÖLÜM 2: BİR SAÇMALIK DAHA İSTER MİSİN? Bir saçmalık daha ister misin, dedi annem. Çocuk, yani ben, korku dolu gözlerle tavan arasına saklandım. Bacaklarım o küçük aralığa sıkışmış, tüm bedenim dünyanın kötülüğüyle sarılmıştı. "Çık bakalım aptal ufak? Korkuyor musun?" Çocuk, yine zavallı ben, elindeki kâğıttan uçağı, karyolanın altına doğru sürükledim. "Kalk bakalım ço-cuk?" diyordu durmadan. Kapının uzunca süre gıcırtısı duyuldu, sanki sonsuz bitmek bilmeyen bir siren sesiydi duyduğum. Annem "Dua et Tanrıya, seni kurtarsın!" dedi. Çocuk, duvar arasından gardırobun soluna sığındı. O gün tanrının varlığına inandı. Ardından kahverengi battaniye ile başını kapattı. Koskoca dünyada ne kadar yalnız olduğunu idrak etti. Bir dünya kadar yük vardı omuzlarında. Tanrı vardı bir de, sığındığı ve kendi zihninde durmadan var ettiği. "Sana dünyanın en saçma sorusu!" diye bağırdı. "Bir odada tembel bir barmenin yığdığı kirli bardaklardan bir tanesinde çay içildi. Hangi bardakta, bunu bulabilir misin?" Bir an örtünün altından dikkat kesilir gibi baktı. Karanlık göz çeperlerimi sardı. Dudaklarım titredi. Kendimi hep bardaklarla dolu bir odada hayal ettim. Dünyalar kadar yük, barmene yığılmıştı. Loşluk altında tüm düşüncelerim uyuşurdu. Artık ben o çocuk olmazdım. Şimdi annemi o lafları söyleyen biri olarak hayal edecek, onun üzerinden bir psikopatın ya da bir delinin düşünce şeklinin anlamak zorundaymış gibi davranacaktım. Sanki bir delinin bedenini annemin bedenine koymak sıkıntı değilmiş gibi geldi bana. Y "Anneler her şeyi bilirdi," diye mırıldandım ve Kail'e baktım. Sarhoş genç adam çoktan yanımızdan uzaklaşmıştı. Kulağıma yalnızca dışarının kesik uğultuları geliyordu. "Annemin resmi," dediğimde kaşlarını çatarak resmi alıp inceledi. "Ciddi misin?" "Anneler her şeyi bilirdi ve benim annem öldü," dedim ama söylediklerimden bir şey anlamamıştı. Belki de saçmaladığımı düşünüyordu. "Şu da ne?" dediğinde fotoğrafa bir kez daha baktım. Burada bir işaret vardı. Ufak bir ok. Bu okun ucunda hilal şeklinde bir eğri vardı. Dudaklarımdaki tüm his donarken, sadece o çaresiz çocuğa döndüm. Sanki o çocuğa dönmekten başka bir şey yapamazdım. Etrafı dikkatle inceledim. Oval tavanın üzerinde göz gezdirerek bir işaret, ufacık bir iz aradım ve sonunda gözlerime hilal şeklinde kazılmış bir duvar yarası çarptı. "İşte orası," dedim sesli bir şekilde ve resimdeki noktayı gösterdim. Kail arkama düşerek, koridora yaklaşmamı izledi. Bir anda bulmama şaşırmıştı. Burada yoğun koku daha da artmıştı, kokuya dayanarak içeriye doğru süzüldüm. O da neydi? Bir anda ışık parladı ve üst üste dizilmiş bir dolu cam bardak gözlerimi aldı. Işık bunların üzerinde zıplıyordu. Kapının tek kanadı kırıldığından, diğerini ittirerek içeri geçtim. Kapının kanadını ayırmamla, yukarıdan bir ağırlığın düşmesi bir oldu. Bu Allah kahretsin ki bir cesetti. Belinde bir önlük bağlanmış, ölü bir garsona aitti. Adam sırt üstü düştüğünden burnunun etrafındaki morluklar görünüyordu. Kail, cesede bakarak gözlerini kırptı. Sonra telefona sarılarak dudaklarını ısırdı. "Bir ceset bulduk, otuzlu yaşlarda, burun çevresi morluklarla dolu, içeride yoğun kezzap kokusu var. Adamın burnuna makas sokulmuş." Burun deliklerine sokulmuş makasa baktım, bu tamamen içeri ittirilmiş gibiydi çünkü uçlarıyla burun arasında küçücük bir kısım kalmıştı. "Bir barmen mi?" dedim önlüğün üzerindeki tanıdık mekânın yazısını okuyarak. "Canlı bir oyuncu mu?" dedi Kail. "Hayır, sadece biri onu öldürmüştü ve Carrot Pie tamamen buna göre bir soru hazırlamıştı," diye yanıtladım düşünceli bir sesle. Bazen kendinizi sadece çaresizce ölü birinin bedenine yerleştirir ve sonunuzu beklersiniz. Sanki çözümlenemeyen bir soru, ölünün bedeniyle sizin hayat dolu vücudunuzu birbirine bağlayan bir sonsuz ilmek atar sonsuzluğa. "Öleli ne kadar olduğunu öğrenirsek buna karar veririz." "Kezzap kokusu, burun çevresindeki morluklar kezzapla ilgili olmalı." Makası dikkatle elindeki bir poşet yardımıyla çıkartan; beyaz önlük ve maske giyinmiş araştırma görevlisi makası burun dokusuna zarar vermeden geriye doğru çekti. Yüzümde hafif bir buruşmayla, metalin kıkırdak dokudan çıkmasını seyrettim. Metalin yüzeyi, bir sıvıyla kaplıydı. "Nitrik asit olmalı, test için adli tıpa göndereceğim," dedi görevli ve makası kilitli bir poşete yerleştirdi. Ceset siyah bir fermuarlı poşete sokularak, araca götürüldü. Bilinçsizce gezinen insanlara baktım. Magazin etrafta dolanıyor, ceset hakkında bilgi edinmek istiyordu. Aklımda anneler her şeyi bilirdi, cümlesini düşünüyordum. Tembel bir barmenin yığdığı bardakların arasından çay içilen bardağı bulmak... Eğer oyuncu bizi bir oyuna dahil etmek istiyorsa cevabımızı beklemesi gerekmez miydi? Ancak bu çok yersiz olmuş, biz bir sınava tabii tutulmadan oyun başlamıştı. Olanlar kaçağın planı dışında mı gelişmişti? Kail beni arayarak adli tıptan sonuç çıktığını söyledi. Rapora göre makas tahmin edildiği gibi nitrik aside batırılmıştı. Parmak izi tespit edilememişti. Ancak burundaki morarmaya bakılırsa, bu izler cesedin soğumasından sonra oluşmuş olmalıydı. Bu da makasın farklı biri tarafından buruna sokulduğunu destekliyordu. Ben adli tıp koridorunda gezinirken, aceleyle içeri müdür girdi. Telaşlı bir şekilde, "Haberiniz var mı?" Bakışlarım karşısında derhal anlatmaya koyuldu. "Bardaklar, parmak ısısına ulaştığı anda çatlayacak şekilde ayarlanmış. Ancak kimileri anında çatlarken, kimileri bir ya da iki dakika içinde çatlamış." "Toplam kaç bardak var?" dedim uzattığı fotoğraftaki kırık bardaklara göz atarak. Müdür, bıyığını sıvazlayarak "100," dedi. "Tam yüz bardak, bardakların neredeyse yarısı kırıldı." "Çay bardağı kırılan yüzde ellinin içindeyse sorunun cevabını bulmak güçleşir," dedim. Haliyle camlar tanınmayacak kadar küçük parçalara ayrılmıştı. "Bu doğru ama yüzde ellinin içinde değilse de şanslı sayılmayız." "Kahve ve çay ayırt edilemiyor mu?" "Bunlar çok belirsiz bir madde içeriyor olmalı. Anlamak çok güç ancak şu mekânı araştırmalarını söyledim. Roswald Bar. Barmen orada çalışıyordu ya da önlüğünden en azından bu çıkarılabilirdi." "Ne sonuç var?" "Sonuç mu? Adam bar sahibinin söylediğine göre orada çalışmıyormuş. İki ay önce istifa etmiş. Bana raporları gösterdi. Çocuklar kontrol etti, kayıtlarla tescilli. En son iki aydır ise ne yaptığı meçhul. Annesiyle yaşıyormuş, kadın ilik kanseriymiş. Sonra hastaneye kaldırılmış, şu an yoğun bakım ünitesinde. Kadından bir şey çıkmaz, baba hayatta değil. Abisi ülke dışında, yıllardır ilişik yok." "Müdürüm, raporu okudum. Barmenin giydiği formada, bir leke tespit edildi. Belirsiz bir şey." Adli tıp görevlisi, dışarıya çıkarak eldiveni sıyırdı ve maskesini çöpe attı. Lafı devralarak konuştu. "Nitrik asitle etkinleştikten sonra ki önlüğün bazı noktalarında tespit edildi, rengi bir miktar değişmiş olmalı. Bu da çayın içinde bulunan popüler ve ayırt edici bir maddeyi andırdı. *** Bu çayla kahveyi ayırt eden tipik kilit bir madde olabilir. Nitrik asit, muhtemelen tespiti güçleştirmek için yapılmış olmalı." Müdüre dönerek "Peki, bardaki çaylardan numune almalıyız ya da kahvelerden?" dedim. Müdür o işi bana bırakarak arkasını döndü ve çalan telefonunu yanıtlamaya gitti. Dışarı çıktığımda, kapıda Kail' le karşılaştım. Müdürün dediklerini aktarırken bir noktada beni kesti. "Şu bar sahibiyle bir de ben konuştum." "Ne oldu peki? Kayda değer bir şey var mı?" "Adam düpedüz hıyarın tekine benziyordu. Kesinlikle bir değil birden fazla noktada yalan söylüyor." Sigara yakarak dumanını havaya verdi. "İçeriye bir müşteri göndereceğiz. Çay ve kahveden numune alması lâzım. Tanıdığın biri varsa," dedim. Kail "O adam işe burnunu sokuyor, Kim," dedi ve başını sallayarak bir duman daha çekti. Kim, yeni gelen bir dedektifti. Kore'de eğitim almış; on sene yaşamış, sonra ülkesine dönmüştü. "Aslında daha az dikkat çeker, sonuçta Roswald Çinlilerin ya da daha çok zenginlerin takıldığı bir mekâna benziyor. Çay ve kahve dedikleri şey çok farklı. Belki de bu alkol ve uyuşturucu gibi bir şey," dedim. "Hatırlıyor musun?" dedi karşıya bakarak. "Daha öncesinde bir kere kadının biri çaydan zehirlenmişti. Dükkân sahibi, daha önce intihar eden bir garsondan bahsetmişti. Şu kız meselesi falan diyerek geçiştirdiğimiz garson. Bugün rastgele bunu bana hatırlatan bir şey oldu. O genç adamın adını hatırlıyorsun." "Julian," dedim. "Doğru, Julian Garden. Kendisini aldatan karısı Misa Garden. Onu Roswald'da görmüşler." "Kim?" dedim; "Kim görmüş?" "Kim Hyou," diye yanıtladı. "Laflarına ne kadar güvenilir emin değilim ama böyleyse eğer fazlasıyla kayda değer." "Ne zaman görmüş?" "Dün gece, ekip mekânda arama yaptıktan sonrasında." "Bu gerçekten tuhaf," diye tepki verdim. O kadınla bir şekilde konuşmalıydım. Tuhaf bir şekilde bu iki vaka arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi. Çay, kahve ve garson ya da barmen. Ama ortak nokta ölüm ve zehirlenme. Garsonun intihar sebebi çözülememişti ama ağız kenarında morluklar görülmüş ve iç organlarında tahriş tespit edilmişti. Bu da yine ölüm nedeninin yakıcı bir madde veya asit benzeri bir numune ile olduğunu göstermişti. Ancak vaka çabucak unutulup gitmişti. Şu mekana gitmek için arabama binip, lüks alışveriş merkezlerinden birine sürdüm ve dikkat çekici, aşırı derecede gösterişli, seksi bir elbise seçtim. Kirpiklerime maskara yaparak, eyelineri uzattım. Tatmin edici giyimimin sonunda salınarak bardan girdim. Şu anda onlardan biriydim. Onlar gibi yürüyor, salınıyor, bakıyor ve gülümsüyordum. Masalar çeşitli insanlarla dolu, kadehler sürekli yenileniyordu. Etrafı çaktırmadan inceledikten sonra boş bir masaya geçip el kaldırdım. Barmen beni fark etti. Olabilecek en az seviyede dikkat çekmeye çalışıyordum. Yanıma ulaşarak menüyü uzattı. "Bu sizin." "Teşekkür ederim," dedim ve soğuk bir tavırla ilgili bir şekilde menüyü inceledim. Bir sürü çeşit çay ve kahvenin sıralandığı listede birini işaret ettim. "Sıradan Axi çayı, doğru mu?" "Evet, tadına ilk kez bakacağım. Beğenmezsem..." "Bir tane daha getirebilirim," dedi barmen; yüz ifademi süzdü. Yüzümdeki soğukluğun yavaşça alçalmasına izin verdim. Gizemime gizem katan tavırlarım karşısında beni alttan süzdü ve menüyü aldı. Uzaklaşırken etrafı bir kere daha gözlemledim. Her şey klasik, sıradan. Ama burada rahatsız edici bir hava var. Nedeni uhte kalmış gibi. Sesler masanın arkalarından bir yerden yükseldi. Tek kaşımı kaldırarak arkama döndüm. Kavga gibi bir şey vardı herhalde. Yükselen sesler, kesik kesik bağırışlar ve sonunda biri diğerine yumruk atar. Bu adamlar kimdi? Klasik her yerde kavga çıkaran tiplemeler. Çaktırmadan önüme döndüm. İnsanların ilgisi çabucak o yöne çevrilmişti, masalardaki sohbetler kesik kesikti. Saçımla oynadım ve gözlerimi çektim. Yaralanma olmamıştı ciddi. Adım sesleri yaklaştığında barmenin geldiğini anladım. Saçımı yeniden düzelterek gülümsedim ve uzatılan tepsi için çantamı çektim. Barmen sırıtarak tepsiyle beraber çayımı bıraktı. "Başka bir isteğiniz var mı?" Adamı hemen belirsizce radarıma aldım. Her tarafını inceledim ve şüpheli bir tavır aradım. Bulamadım. Soğuk yaparak "Yok," dedim. "Adın ne?" dedi gülümseyerek. Bir isim salladım. "Güzel," dedi. "Sen?" "Mikey." "Merhaba Mikey." Bir kadının gizli tavırları. Esrarengiz bakışları. Bunların hepsine sahiptim. Gülümsemem o uzaklaştıkça yanaklarımda dondu. Çantamı dikkat çekmeden açmam gerekiyordu. Ufak bir ruj kabına, bu tüptü, biraz çay damlattım ve kaşığı kenara bıraktım. Gizlice ağzını kapattım ve dikkat çekmeyecek şekilde rujla oyalandım. Etrafta beni gözleyen kimse yoktu, şimdilik. Çaydan ilk yudumu alırken Mikey'le göz göze geldik yeniden. Bana göz kırptı. Diğer kadınlar gibi görünmem şu anda iyiydi. Biraz daha atmosferin içinde kalmalı, gelen gidene bakmalıydım. Her bir kıpırtı, ufak hareket önemliydi. Hepsi taşlardan biri olabilirdi. Ding sesiyle mesaj geldiği için telefonumu açtım. Kail bir ileti göndermişti. "Neredesin?" "Roswald, neden?" "Sol arka çaprazındayım." "Sen mi?" Burada mıydı yani? Öyle bakamazdım. "Şimdi dikkat çekemeyiz. Arkana dönme. Aramızda bir masa daha var. Orada oturan bir adam. Arkadan sandalye çekme sesi duyulduğunda ayağa kalk ve arkamdan lavaboların olduğu tarafa gel." "Anlaşıldı," yazdım. Kalbim güm güm atıyordu. Arka masada oturan birisi mi? Kimdi o? Ve artık sorular artıyordu, kim kimdi? Sandalyenin çekilme sesini beklerken diğer bütün sesleri kamufle ettim. Sonunda beklendik hareketlenme oldu, derin bir nefes aldım. Her şekliyle Kail olduğunu anladığım adam masaların yanından süzülerek disko ışıklarıyla parlayan koridorda yürümeye başladı. Hatırı sayılır bir süre bekledikten sonra çantamı alarak ayaklandım. Normal bir şekilde yürürken barmenle tekrar karşılaştım. Bu planda yoktu. "Beğendin mi?" Direkt senli konuşmaya başlamıştı. "Kahveyi deneseydim keşke. Tadı ne yalan söyleyeyim kötüydü," dedim dudaklarımı büzerek. Gözleri gözlerimdeydi. Bir anda yakınlaşmak ister gibi baktıysa da vazgeçti. "O zaman yeniden bir kahve hazırlamamı ister misin?" Dudak ucuyla tebessüm etti. Davetkar görünmeliydim. "Neden olmasın?" "Neden olmasın ki?" dedi ve tepsiyle arkasını döndü. Kafam karışmıştı. Döndükten sonra numuneyi almalıydım. Koridorun ilk kapısından girip mavi ışıklarla dolu odaların olduğu kısma geldim. Tuvaletlere az bir mesafe kalmıştı. İçerinin boğuk bir atmosferi vardı. Yerdeki karolar koyu lacivertti ve kaygandı. Kaymamaya dikkat ederek ilerledim. Tabelaları ve girişleri takip ediyordum. Kapıların birinin önünden geçerken aralıktaki bedeni gördüm. Bu Kail'di. Elini burnuna götürdü ve "Şşt," işareti yaptı. Koridor şu anda boş olsa da dikkatli olmalıydık. Bir adım öne çıktı. "Peşime düş," dedi ve önüme geçip yürümeye başladı. Epey hızlı ama kontrollüydü. Birtakım seksi tabloların ve içki dolaplarının önünden geçtik. Sol taraftan döndüğümüzde koridor ayrılıyordu. Piyano odası benzeri bir bir yerde resital vardı. "Bu kadın Misa Garden," dedi bana eğilerek. Parmakları piyano tuşlarında geziniyordu. Orta yaşlı, turuncu saçlı kadına iyice baktım. "Bu muymuş Bayan Garden?" Fısıltıyla sordum. "Neden burada o sorun," dedi. "Ne işi var bar resitalinde?" Arkamızdan bir hareketlilik geldi. Kail beni hızla dolapların arasına çekti ve gölgeler arasına sığındık. Gelenin kim olduğunu görmek istiyorduk. Nefes bile almadık. Çok geçmeden tanıdık bir yürüyüş duyuldu. Ritmik adımların sahibini görmek için başımı çevirdim. Bir araba dolusu bardak sürülüyordu. Bunların hepsi boş bardaklardı. Bulaşık odasına götürüyorlar diye düşündüm. Barmen resital odasının kapısından geçerken durdu. Bu o adamdı. Bana çay getiren barmen. "Kolay gelsin," diye seslendi içeriye. Piyano sesi bir anda durdu. İçerideki kadın olsa gerek, bir şeyler söyledi ama net anlaşılmadı. Nedense sonra kapı çarpıldı. Mikey içeri girmiş olmalıydı. Kapanan kapıya göz attım. İçeride ne konuşuyorlardı? Kail'le göz göze geldik. Bakışları benimkiler kadar tersti. Hemen telefonun kamerasını açarak koridoru taradı. Ardından büyüterek net bir şekilde arabadaki bardakların fotoğrafını çekti. Tam o esnada huzursuzca etrafı tarıyordum. Yine bir şey beni huylandırıyordu. Gözlerimle her bir detayı taradım. Hızla nefes alıyordum. Bulabilecek miydim? Gözlerimi kapadım ve araladım. Yapabilirdim. Resital odasının kapısında bana göz kırpan işaret bunu doğruladı. Hilal işaretine adapte edilmiş asa. Fotoğraftakinin aynısı. "Şurayı çek," dedim ona dönerek. Baktı. "Nereyi?" "Kapı kulpunun tam altını." Üstelemeden dediğimi yaptı, çekerken söylediğim şeyi fark etti. "Aynı işaret," diye mırıldandı. En az benim kadar şaşkındı. Her şey bir örüntüye doğru gidiyordu. "Arkamda oturan adam kimdi?" diye sordum. Telefonu cebine soktu. Derin bir nefes verdi, soruma cevap vermekte zorlanır gibiydi. Israrcı olacağımı biliyordu. Bunu bilmek için biz zaman verse eğer o zaman şu an olmalıydı. Buz gibi bir sesle cevap verdi. "Kim Hyou. Dediğim gibi ona güvenmiyorum."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD