İki, hatta üç çift gözün arasında sıkışıp kalmışken, hareketlerimi kontrol etmek hiç kolay olmuyordu. Tarık büyülenmişçesine bana bakarken, kendimi kontrol edemedim ve elim lacivert ajandasına çarptı. Yere büyük bir patırtı ile düşen ajandanın içindekiler etrafa saçıldı. Neler vardı, neler.
Tabi tüm sınıfın gözleri önünde inceleme fırsatım olmayacaktı ama yine de arasında olan bir resmi Tarık fark etmeden cebime indirmiştim.
Ajanda hızla toplanmıştı, Yeşim başka bir şey ile ilgileniyordu. Kimse bize bakmıyordu, sanki dünya sadece ikimizin etrafında dönüyordu.
Tarık!
Bu insan neden beni bu kadar etkiliyordu? Göz göze geldiğimiz her an, içimde bir şeyler kopup gidiyordu. Mutluyken bile gözlerim doluyor, canım acıyordu. Düzenli nefes alamıyordum, sadece onu görüyor, sadece ona odaklanıyordum. Ayaklarımı yerden kesen tek insandı.
Sen ben yoktu, onu görünce tüm bunlar anlamsızlaşıyordu. O benim bir parçam gibiydi.
***
Ders bitmişti. Yeşim bana dönerek "Benim biraz işim var, sonra dönerim." dedi ve hemen ilerledi.
Arkasından bakakalmıştım. Beklediğim tepkiyi vermemişti. Tarık'ın bana olan ilgisini farketmiş ama hayatına devam ediyordu. Bu arada Tarık çekinerek "Biraz dışarı çıkabilir miyiz?" diye sordu. İçimden işte başlıyoruz dedim.
Kim bilir bu belki bir başlangıç, belki de bir son olurdu. Merakla bakan Tarık'a olumlu cevap vererek "On dakika sonra okul bahçesinde olacağım." dedim ve kızlar tuvaletine doğru ilerledim. Saçıma ve yüzüme biraz bakım yaptıktan sonra lavabodan çıktım. Tam ilerleyecektim ki yolum iki kişi tarafından kesildi.
Bunlar Dejan ve kardeşiydi. Tarık'ın üvey kardeşleri.
Dejan yanıma yaklaşarak "Senden bir şey rica etmek istiyoruz eğer kabul edersen." dedi.
Hoşlanmadığım insanlar karşımda duruyordu. Kendimi güvenceye almak için dikkatli davranıyordum.
"Ne ricası? "diye sordum.
"Bizimle gelir misin?" dedi Dejan.
"Bu yapabileceğim en son şey olur. " dedim karalılıkla.
"Senden rica ettik ama ..." diye tekrarladılar.
"Sizin ricanız benim için işe yaramaz teklif demektir." dedim ve arkama bakmadan yürümeye başladım.
"Peki ya konu Tarık desek yine mi ters tepersin?" diye tehdit eden Dejan gayet keyifliydi.
Bir anda duraksarken, bana kurulan bir tuzak olup olmadığı hakkında düşünmeye başladım.
Önümü dönmemiştim, onların bir şeyler daha söylemesini bekliyordum.
"Tarık ve sen hakkında." diye tekrar etti.
"Ne olmuş? Ne söylemek istiyorsanız söyleyin."
Ben önümü dönmeyince Dejan benim önüme geldi ve "Savaştan sonra böyle cesaretli kız görmeyeli çok oldu. Fazlaca etkilendim doğrusu senden ama konumuz bu değil tabiki. Sen ve Tarık tehlikedesiniz." dedi.
"Açıkça söyle neyden bahsediyorsun?" dedim sıkılganca.
"Sırp gönüllüleri peşinizdeler."
Anlamamıştım ne demek istiyordu? Ne yaptık ki biz?
"Sen ölüm tarlasındayken, saldırı yapan sırp askerler sen ve Tarıkın kimliğini tesbit etmişler. Dahası da var. Aramızdan birileri onlar olabilir." dedi.
Korkmuştum, ama bunu belli etmek aptalca olurdu yavaşça yutkunarak "Peki benden ne yapmamı istiyorsunuz ?" diye sordum.
"Tarık'dan uzak durmanı. Özelikle Tarık'ın hayatı bizim sadece yerini bildirmemize bakarken. Ondan uzak durmanı istiyoruz. Unutma bir iki kelimemizde kellesi gider." dedi.
"Size neden inanayım?" diye sordum kuşkulu bakışlarımla.
"İnanmak zorunda değilsin tabi tatlı kız, istersen inanma, keyfin bilir." dedi umursamazca.
Gözlerim dolmuştu. Gerçek de olsa, yalan da olsa bu ciddi bir konuydu. Tarık'ın asker olduğu gizli bir konuydu üstelik benim onun tarafında olmam daha da ayrı bir konuydu.
"Benden ne istiyorsunuz karşılığında?" d
"Karşılık mı?"
Dejan büyük bir kahkaha atarak omzuma dokundu ve kulağıma eğilerek "Tarık'ın üzüntüden yerin dibine girmesi kadar bizi mutlu eden bir şey olamaz." dedi.
Söyleyeceklerini söyledikten sonra kahkahalarla uzaklaşmışlardı. Okul koridorunda öylece kalakalmıştım. Ellerim ve dizlerim titriyordu. Ben zaten bütün bunları Tarık için yapıyordum. Eğer ulaşamayacaksam ne anlamı vardı tüm bunların?
Bir kez daha ezildiğimi hiç bir işe yaramaz zavallı olduğumu hissederek, saatime baktım neredeyse yarım saat olmuştu. Koşarak okul bahçesine doğru yöneldim. Tarık beni bekliyordu. Tatlıca gülümseyerek yürümeye başladı.
***
Tarık ile beraber yan yana yürüyordum.
Okuldan çıktık ve baya bir uzaklaştık. Yürüyorduk ama hiç konuşmadan, bana anlatacağı çok şeyi olduğunu hissetmeme rağmen hiçbir şey sormuyordum. O da hiçbir şey anlatmıyordu. Yıkık dökük bir eve geldiğimizde, önünde durdu.
Girip girmemekte tereddüt etmesinin sebebi bendim. Benim girmek istemeyeceğimi düşünüyor olmalıydı. Onu yanılttım ve içeri önce ben girdim. Bu kadar cesur davranmamın sebebi geçmişi öğrenme isteğimin bastırılamaz bir açlık oluşuydu.
Evin içi normal gibi gözüküyordu ama çok harabeydi. Etrafa saçılan ve yıkılan bir çok yer vardı. Sağlam bir yer bulup benim oturmamı işaret eden Tarık yanıma da kendisi oturdu.
İlk önce beni inceleyen Tarık derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.
"Seni ilk önce buraya getirmek istedim. Beni, geçmişimi ve aslımı bilerek tanımanı istedim. " dedi.
"Burası benim evim, burada büyüme imkanım olmadı. Sadece burada doğdum." diye devam etti.
Tarık anlatırken yaşıyor gibiydi. Yer yer az nefes alıyor ve bazen nefesini tutuyordu. Onu büyük bir dikkatle dinlesem de anlattıklarını bende yaşıyor gibi hissediyordum.
"Annem, babam ve kardeşlerim ile birlikte yaşadığımız yer burası. Gerçi ben bebek sayılacak derecede küçükken buradan ayrılmak zorunda kalmışım ama bütün hikayeyi biliyorum. Hepsini öğrettiler, bir bir işlediler beynime." dedi.
Yavaşça elmacık kemiklerinden süzülen yaşı fark etmeyen Tarık, sözlerine devam ediyordu. Her santiminde geçmişinin ağır bir anısı olduğu belli olan bu ev onu derinden yaralamışa benziyordu. Gerçi bu evde yaşadıklarını hatırlamıyordu anlatılanlar gözlerinin önünde birer film şeridi gibi geçiyor olmalıydı.
"Ben bir Boşnakım Hazal, bu evde doğmuşum. Bu evde doğdum ama burada çok az yaşayabildim. Burası benim için hem çok şey ifade ediyor, hem de hiç bir şey ifade etmiyor.
Buraya sürekli geliyorum, geçmişimi unutmamak ve kim olduğumu bilerek öyle yaşamak için. Bosna savaşı olduğunda , annem babam ve kardeşlerim kısacası ben hariç herkes öldürülmüş. Geriye sadece ben kalmışım.
Katliam olduğu zaman babam beni bir Sırp aileye teslim etmiş. Çocukluğum ve gençliğimin bir bölümü o ailenin yanında geçti. Onlardan da bir fayda göremedim işim aslında. Hayatım intikam ve acı ile geçti. Güzel geçen bir günüm, mutlulukla geçen bir gecem olmadı. Her zaman istenilmeyen ve gereksiz olan biri olarak yaşadım.
Sonunda evi terk ettim ve gönüllü askerler bölümüne katıldım. Fazla hırslı olduğum ve intikamla dolu bir yüreğim olduğu için zamanla beni komutanları olarak kabul ettiler. Tabi bir yandanda okuluma devam ettim.
Savaştan sonra bizler yani Boşnaklar bir türlü toparlanamadık. Şehirlerimiz ölü, evlerimiz ruhsuz, vücutlarımız kalpsiz. Yaşanılan şeyler hiç kimsenin aklından çıkmadı, çıkmıyor da. Ve ben bir gün bunun intikamını alacağım. Bu ülkemizi yeniden bir savaşın eşiğine getirse de intikamımı alacağım.
İşte böyle, içi zift olan bir insana bahar getiren sen, benim için ne kadar değerli olduğunu anlayabiliyorsundur. Sana hiç bir zorlama yapmayacağım ama yaşadığım zaman boyunca senden başka kimse kalbimin attığını hissettirmedi bana. Senden ne olursa olsun benim yanımda olmanı istiyorum, beni kabul etmeni ve benimle olmanı."
Sıra bana gelmişti, ona cevap vermem ve bir şeyler söylememi bekliyordu.
Umut ve korku ile dolu olan gözlerine baktım. İki dudağımın arasından çıkacak bir çift cümleye bakıyordu. Ben,de onun gibi ellerimi buruşturdum ve derin bir nefes alarak "Hayır!" dedim.
O, çok sevdiğim ve bağlı olduğum Tarık'a hayır demiştim. Teklifini reddetmiş ve açıkça hayır demiştim. Her ne kadar ümitsiz olsada birazcık umut besleyen Tarık yüzüme öylece bakakalmıştı.
"Ben! " dedim.
"Ben, sana güvenmiyorum!"
Sözlerimi kelimelere ayırıp heceleyerek aklına kazıyan Tarık, büyük bir dikkatle beni izliyordu.
"Senin bir çok sevgilin var!" dedim.
Tarık şaşırmıştı, kaşlarını çatmış çok daha ciddi dinliyordu.
"Uğruna canını verecek olduğun vatanın senin bir sevgilin, anıların bir başka sevgilin, intikamla yanan kalbin bambaşka bir sevgilin. Bunlar arasında sıkışan ben ne kadar değerli olabilirim ki?"
Yavaşça yutkunan Tarık, cümlemi bitirmemi bekliyordu. Yeterince korkmuştu ve muhtemelen hayattan bir kez daha terk edildiğini düşünmekteydi.
"Seninle herhangi bir şeye başlamak istemiyorum. Beni bırakmanı ve bir daha asla karşıma çıkmamanı diliyorum." dedim.
Ayağa kalktım ama Tarık tarafından yolum kesildi.
"Seni korkuttum mu? Yeterince açıklama yapamamış olmalıyım, ben! Ben aslında her şeyi bir kenara.."
"Her şeyi bir kenara bırakabilecek misin? Benim için." diye sordum hızla.
Sorduğum soru karşısında donup kalmıştı, ne bir şey söyleyebiliyor ne de bir şey yapabiliyordu.
Bir şey diyemedi. Başını önüne eğerken acı bir şekilde gülümseyerek Tarık'ı geçtim. Evden çıkarak yürümeye başladım. İşler nasıl bu hale gelmişti. Benim için fazlaca saçma olan bu sebeb Tarık için yeterli olmuştu. Canım yanıyordu. Gözlerim durmadan yaşlarını boşaltıyordu. Durmak bilmiyordu.
Gelecekte yalnız, geçmişte yalnız olan bu kişiyi bir kez daha yalnız bırakmak kalbimi milyon parçaya bölmüştü. Bunu geçmişte yapmış olmalıyım ama şimdi pişmanlık duyuyordum. Ne olursa olsun onu yalnız bırakmamalıydım. Yinede ortada Tarık'ın hayatı söz konusuydu. Onu göz göre göre ölüme terk edemezdim.
Arkamdan bakakalan Tarıkın neler hissettiğini birazcık olsun anlayabiliyordum. Bana hak veriyordu ama bir yandan yaşamak için intikamdan başka tutunacağı bir şeyi kalmamış gibi hissediyor olmalıydı.
Kuruyan yapraklar yere dökülürken, bir yağmur başlamıştı. Derin ve tatlı rüzgar yüzümü okşarken düşüncelerle ilerliyordum.
Arkamdan bakakalan Tarık'ın kırptığı her göz kapağına eşit olarak, birkaç adım atıp arayı kapatıyordum.
***
Nihayet okula gelebilmiştim. Ders başlamadan önce yerime oturdum ve bir müddet sonra Yeşim geldi yanıma, gözlerinde bir değişiklik vardı. Ağlamış mıydı?
"Ne oldu Yeşim neyin var?" diye sordum.
"Mahir babam bize para göndermiş, onlarla konuşurken gözyaşlarımı tutamadım."dedi.
"Babam mı?" diye sordum.
Neden babamı bende göremiyor ve sesini duyamıyordum? Babam kimdi? Annem kimdi? Kardeşlerim, onlar kimdi?
Yeşim'e sıkıca sarılırken o daha çok ağlamaya başladı ve kısıkça "Teşekkür ederim" dedi.
"Benimle babanı, anneni ve her şeyini paylaştığın için, çok teşekkür ederim."
Gülümsemiştim, bu uzun zamandır yapmadığım bir şeydi. Yeşim'i daha sıkı sararak. Huzurla doldum. Ben Yeşim'e sarıldıkça o daha çok ağlıyordu, o teşekkür ettikçe ben sarılıyordum, bir kez daha minnettar olduğum kardeşim yanı başımda, kollarımın arasındaydı.
***
Bir saat kadar sonra boş dersi fırsat bilen erkek öğrenciler okul bahçesinde basketbol için buluşmuşlardı. Kızlarda onları izlemek için gitmişlerdi. Yeşim'de bu izleyenler arasındaydı. Ben de fırsattan istifade Dejavu ile görüşmek istedim ama uyuz bir türlü gelmiyordu. Her zaman en önemli anlarımda geliyordu. Boş vakitlerimde gelse ya. Sınıfta durmaktan sıkıldığım bir vakitte pencere kenarına doğru yöneldim. Herkes, her şeyden habersiz öylece hayatını yaşıyordu. Ölümü unutmuş, sanki bu dünyanın yerlisi gibi davranıyorlardı. Ben dejavu üyeliğine katıldım katılalı, hiç bir şeyden zevk alamaz olmuştum. Hiçbir şeyin tadı yoktu sanki. Öylece etrafa bakarken, bir çift göz dikkatimi çekti. Sadece bir çift göz! Aslında zaten ancak o bir çift göz dikkatimi çekebilirdi.
Yeşim, nerdeyse gözlerini kırpmadan Tarık'ı izliyordu. Tarık'ın hiçbir şeyden haberi yoktu. Bu bakışlar canımı sıkıyordu. Sıktığım yumruk parmaklarımda karıncalanmalar yapınca ellerimi gevşettim. Ne olduğunu anlayamadan kendimi sınıftan çıkarken buldum. Aşağıya indim. Kızlar arasına oturdum. Yeşim'in tam karşısına. Ben Yeşim'e bakıyordum, Yeşim ise Tarık'a.
Bu uzun bakışmanın arasında biri elini omzuma attı. Atılan ele baktığımda ince uzun parmakları gördüm. Gayet nazik ve benzersizlerdi. Ve kulağıma fısıldanan bir iki kelime.
"Duydum ki beni özlemişsin !"
Hızla sesin geldiği yöne döndüm, kim olabilirdi ki? Dejavu yağmurlu günde gözlerine taktığı kocaman gözlüklerle bana bakıyordu. Dudakları tatlıca bir gülümsemeye ev sahipliği yapıyordu. Tatlı ve muzipti. Nedense yine en önemli yerde gelmişti.
"Söyler misin Dejavu, neden hep önemli zamanlarda geliyorsun?"
"Kim ben mi?" dedi sanki kendisi değilmiş gibi.
"Senden başka Dejavu mu var?" diye sordum daha çok sinirle.
"Ooo dolu!" dedi.
Son söylediği cümleden sonra, eli ile ağzına sürekli vuran Dejavu, kendi kendini cezalandırıyordu.
"Bunu söylememeliydim.Bunu söylememeliydim."
Anlamamıştım aslında pekte umursamadım eminim hepsi bir düzine Dejavu gibi genç çocuktu.
Yaptığı gaftan sonra atarlanan Dejavu, hızla ayağa kalkarak "Dece olarak yapman gereken şeyler var, Melisa'nın dejavusu bu gün sona erecek ve onun aradığı kişiyi bulmalısın, bu Melisa'nın son şansı." diye atarlandı.
Konu ciddileşmişti, her şeyi bir kenara bırakarak ayağa kalktım ve Dejavu'yu takip etmeye başladım. Yapacağım iş her neyse çok önemliydi. Boşuna Dece seçilmemiştim ve bir çok insan umudunu bana bağlamıştı. Elimden gelenin en iyisini yapmak istiyordum. Benim kalkıp gittiğimi gören bir kişi daha peşime takılmıştı. Onu hissedebiliyordum ama hiç arkama bakmamıştım.
Dejavu ile birlikte, Melisa'nın öldürüldüğü yere geldik. Dejavu "Şimdi çok zeki davranmalısın." dedi. "Melisa öldürülürken yanında kim vardı?"
Beynimi zorlayarak "Annesi." dedim.
Dejavu orta ve baş parmağını şaklatarak "Güzel." dedi.
Bu Melisa'nın annesini aradığımız anlamına geliyordu.
"Melisanın annesini kaçırdılar yani bu kaçıranlar her kimse Melisa'nın tanıdıkları olabilir." dedim.
Dejavu büyük bir dikkatle beni dinliyordu ve çoğu zaman başı ile destekliyordu.
Eli ile bir kaç hareket yaparak önüme bir ekran açtı. Melisa'nın bilgileri bulunuyordu. Annesi babası ve tüm ailesi. Annesi, iki kere evlenmişti. İlk eşinden boşandıktan sonra Melisanın babası ile evlenmişti. Ancak Melisanın babası, Melisa dünyaya gelir gelmez annesini terk etmişti.
Melisa'nın ölmesine sebep babası olamayacağına göre geriye tek bir şık kalmıştı. Melisa'nın annesinin ilk kocasını bulmak. Ekranda bulunan adreste büyük bir alışveriş merkezi bulunuyordu. Adresi alarak doğruca, alışveriş merkezine yöneldim. Dejavu ve beni takip eden kişi peşimden geliyorlardı. Hâlâ arkama bakıp o kişinin kim olduğunu öğrenme tenezzülü göstermemiştim.
Bosna'nın en büyük alışveriş merkezinin önüne geldiğimde, yüksekliğinden başım döndü. Hızla içeri girdim. Etrafı kolaçan ettim herşey normal gözüküyordu. Aşağı yukarı derken bütün binayı dolaştım. Yaklaşık iki saat falan olmuştu ama herhangi bir bilgiye ulaşamamıştım. Geriye zemin kat kalmıştı.
Tereddüt ile zemin kata ilerledim. Zincir ve bir takım aletlerle kapatılan kapısından içeriye zorla girdim. Nasıl bir cesaret vardı bilmiyordum ama herhalde Dece olmama güveniyor olmalıydım. İlk önce normal bir depo gibi gözüken bu kat ilerledikçe büyüyor genişliyor ve zenginleşiyordu. Bir çok küçük odanın peş peşe bulunduğu katta düşündüğümden fazla insan vardı.
Giriş benim girdiğim yer olmadığı için, insanlar beni görünce şaşırmışlardı. Dahası davetsiz misafir olduğum her halimden belli oluyordu. Gangstere benzeyen iki kişi üzerime yürümeye başladı.
"Ne yapacağım? Düşün Hazal düşün!"
Maalesef Dejavu'nun dediği gibi hiçte zekice düşünemiyordum. Aklıma gelen yegane şey ise kaçmak oldu. Aptalca sırıtarak geri geri adım atmaya başladığım zaman her odanın başında bulunan ekranlardan birindeki bir yazı dikkatimi çekti. Sıra ile içeri gireceklerin isimlerinin bulunduğu ekranda, sıradaki Mahir Samyeli yazıyordu. Mahir, Mahir! Babam!
Yazının etkisinde kalan bedenim korku ile titrerken, koluma bir iğne yedim. Sinek ısırığı kadar yakmasına rağmen, damarlarımda yayılışını ve bana doğru koşmakta olan kişilerin ayak seslerini beynimde duyuyordum.
***
Boynumda bulunan ince sızı ve dizlerimde hissettiğim yoğun ağrılarla gözlerimi açtığımda hareket edemediğimi fark ettim. Nasıl etkisiz hale getirdilerse gerçekten hiç hareket edemiyordum. Dişlerimi öyle bir sıkmıştım ki uzun süre birbirlerinden ayrılmadılar. Öyle canım acıyordu ki, gözlerimden gelen yaşları geri çeviremedim. Fazlasıyla sıkılan bileklerimde yer yer morarmalar olmuştu. Bu beni hem korkutuyor hem de daha çok ağlamama sebep oluyordu.
Dişlerimi kullanarak ellerimi çözmeye çalıştım. Öyle kalındı ki dişlerim kırılır ama ip çözülmezdi. Ayaklarımı hareket ettirmeyi denedim ama onlarda fazlaca sıkıydı. Sağa sola bakınırken aklıma Dejavu'nun varlığı geldi. Bir kaç defa çağırdım ama hiç bir tepki alamadım.
Ağzımdaki baskın tat herneyse boğazımı yakıyordu. Bir iki defa yutkunmaya çalıştım ama başarılı olamadım. Bu herneyse ilaç gibi bir şey olmalıydı. Ne olduğunu düşünürken, birden omzumda dikilen iğne gözüme çarptı. İçinde ne vardı acaba? Her ne ise, çok acı bir tadı vardı. Tüm bunlarla uğraşırken kapı çalınmaya başlandı. Tiz ve bir o kadar hızlı çalınan kapıya cevap vermekte gecikmedim.
"Ne olur kurtarın beni! Ne olur."
"Hazal sen misin? Hazal!"
Ses çok tanıdıktı, bu...
"Yeşim! Evet benim, lütfen kurtar beni!"
Yeşim kapıyı açmaya çalışıyordu ama açılmıyordu. Sürekli beni kurtaracağını söylüyor ve kapıyı tekmeliyordu. O bunları yaparken, birden kapı açıldı ve içeri düştü.
"Yeşim! Nasıl? Ne işin var burada?" diye sordum.
Düştüğü yerden kalkarken "Senin kendi kendine konuşman dikkatimi çekti sonra bir yere gittiğini görünce peşinden geldim. Vuruldun sen Hazal iyi misin?" diye sordu.
"Ben iyiyim peki ya sen?"
"Ben de iyiyim, hadi önce şu ellerini çözelim." dedi.
Yeşim'e sarılmak istiyordum. Gözlerim bir kez daha doluyordu ama bu seferki mutluluktandı.
Yeşim uzun süre uğraşmıştı ama ellerimi bir türlü çözememişti. Ayak ve kahkaha sesleri yaklaştığında, endişelendim. Ben zaten yakalanmıştım ama Yeşim'i korumalıydım.
"Yeşim saklanmalısın!"
"Sen ne olacaksın Hazal?" diyerek beni çözmeye devam etti.
"Ben zaten yakalandım saklan hadi!"
"Olmaz ellerini çözmeliyim, yoksa buradan başka yere götürürler." dedi.
"Aptallaşmayı kes ve saklan!" dedim sinirle.
Beni böyle ciddi gören Yeşim, saklandı. Ama içeri girenler aydınlatmaları açtığında onu çabucak fark ettiler. Kalbim hızla atarken bilinçsizce "Hayır!" diye bağırdım.
Titremeye başladığımda, Yeşim'i saçından tutarak elektrik şoku verip bayılttılar. Kendime yapılınca bir şekilde dayanıyordum ama Yeşim'i böyle görmek beni oldukça sinirlendirmişti. Ben sinirlendikçe ısınıyordum, ne olduğunu anlamıyordum ama bana bakan korku dolu gözlerden farklı bir hale geldiğim anlaşılıyordu. Ellerimden eriyerek düşen ipler ile serbest kalan vücudum yerden hafifçe aralanmıştı ki, tamamen serbest kaldım. Hızla Yeşim'in saçını tutan adamın elini tuttum. Bunu istememiştim ama eli yanan adam çığlıklarla koridorda koşmaya başladı. Diğerleri de korktuklarından olsa gerek, kaçıp gitmişlerdi. Neye dönüştüm de böyle korkuyorlar diye düşünürken ellerimde bulunan altın renkli ojeler dikkatimi çekti. Böyle bir ojem yoktu. Üstelik öyle çok parlıyordu ki, sanki, sanki altın gibiydi.
Üzerimde bulunan beyaz tülümsü elbise tıpkı, tıpkı prenses elbisesi gibiydi. Ellerim başıma gittiğinde başımda takılı olan bir taç hissettim. Ve bileğimde bulunan Dece yazısı herşeyi anlamama yetmişti. Şaşkınlık içinde inceleme yaparken, Dejavu geldi ve beni alkışlamaya başladı.
"Kutlarım seni Hazal! Artık gerçek bir Decesin!"
Anlamamıştım "Ne?" diye sordum.
Merakla cevap bekliyordum ama Dejavu açıklama yapmak yerine sevinçten dört köşe oluyordu. Nasılda seviniyordu. Aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu.
***
İlk başta buraya kimin için geldiysem onu armaya çıkmıştım. Yani Melisa'nın annesini. Onun burada ne işi olabilirdi ki? Burası genel ev gibi bir yerdi. Her odada isim yazıyordu. Ama ben Melisa'nın annesinin ismini bilmiyordum nasıl bulacaktım?
Son soruyu sorar sormaz karşımda Dejavu belirdi.
"Dejavu!" diye gözlerim dolu dolu bağırdım. Tam zamanında yeniden gelmişti. Ona sarılmakta istemiştim ama kanatlarım buna engel olacakmış gibi görünüyordu.
Dejavu tatlı tatlı gülümseyerek bana bakıyordu. Sonra birden yüzünde acınası bir surat ifadesi oluştu.
Eli ile başımı okşarken "Nasıl senin gibi bir kız Dece olabildi?" diye sordu. Hâlâ başımda olan elini çektiğinde ne demek istediğini anlamadığımı fark ettim. Belki de gelecekte anlayacağım bir şeydi. Benim de surat ifadem değişmeyen yüz tutmuştu ki birden kanatlarımla ilgilenmeye başladı. "Çok iyi, çok güzel." diyerek etrafımda bir tur attı ve "Seren." dedi.
Seren Melisa'nın annesi.
Dejavu'nun silüeti yavaşça kaybolurken "Bu iyiliğimi unutma." diyerek göz kırptı. Elimi kaldırarak güle güle demek istemiştim ama elimle beraber kanadımda kalkınca büyük bir merasime dönüştü. Dejavu yüzüne yerleştirdiği acınası ifade ile yok olmuştu.
Bu konuda kafa yoracak vaktim yoktu. Melisa'nın dejavusunun vakti dolmak üzereydi. Bir an önce annesini bulup ne gerekiyorsa onu yapmalıydım. Odadaki isimlere bakmaya Seren ismini aramaya başladım.
Bu odalar her ne kadar isim ile ayrılsalarda, hepsinin kafesten farkı yok gibiydi. Hangisinin kapısını açtıysam yüzünde ölmek istercesine donuklaştırdığı bir yüz ile karşılaşıyordum. Vaktim daralıyordu bu yüzden koşmaya başladım. Koşarken fark ettiğim şey kanatlarımın olmamasıydı. Eski halime dönmüştüm.
Bu odalarda neyin nesiydi? Bu insanlar burada ne yapıyordu? Ve gözlerimin gördüğü beynimin bir yerine kazınan isim burada ne arıyordu? Mahir Samyeli isminin burada ne işi vardı? Onlarca şeyi düşünürken, Seren ismimin tam önünde durdum. Burası aradığım odaydı. İçeri hızla dalmak istedim ama bundan bir kaç saniye içinde vaz geçtim.
Refleks ile üzerimi düzeltip, boğazımı temizledim. İçimden bir ses hazır olmam gerektiğini fısıldıyordu. Titreyen elimi kaldırarak zorla kapıya iki defa vurdum. İnce ve kalitesiz tahtadan cılız bir ses çıktı. Bir kaç saniye olmuştu ama hiç ses yoktu. Duymamış olabilirdi. Bunun için bir kaç kez daha vurdum ama yine bir cevap alamadım.
Biraz daha beklemeye karar almışken "Seren hanım." diye seslendim.
Karşılık alamayacağımı anlayınca, elimi kapının koluna yönlendirdim. Başka şansım kalmamıştı. Büyük bir gıcırtı ile açılan kapı, hiç düşünmediğim güzel bir odaya açıldı. İçerisi oldukça hoş kokuyordu ama anlam veremediğim bir huzursuzluk vardı. Oda büyüdükçe büyüyordu. Aynalarla kaplı alanı geçince büyükçe bir makyaj masasının önünde dikilmeye başladım. Masanın önünde birisi makyaj yapıyordu ama yüzü gözükmüyordu. Sadece masadan bir şeyler alıp koyduğunu görüyordum. Derince bir nefes alarak biraz daha yaklaştım ve "Afedersiniz ben Seren hanıma bakmıştım." dedim.
Çirkince bir kahkaha atan kadın alaylıca "Hanım?" diyerek sordu.
Ne demeliydim şimdi? Anlamamıştım ve kaşlarım çatılmış, göz kapaklarım sürekli kırpılmaya başlamıştı. Dönen sandalyesi ile önünü döndüğünde nefesim kesildi. Gözlerim fal taşı gibi açılıp kalbim deli gibi atmaya başladı. İstemsizce bir iki adım geri attım. Ama yetersiz kalmıştı. Kadın ayağa kalkarak üzerime doğru yürümeye başladı. Eline bıçak olarak yerleştirdiği cımbız ile hiçte dalga geçiyormuş gibi gözükmüyordu.
"Hanım? Hanım ha! Kimin hanımı? Nerenin hanımı? Hangi hanım seni geri zekalı kız?"
Ağzından çıkan tükürükler etrafa sıçrıyorken, zaten korkunç olan yüzü iyice korkunçlaşıyordu.
Hâlâ geri geri adım atmaktaydım ki, güçlü bir şekilde cımbız ile saldırdı. Son anda kenara geçmemle kurtulmuştum ama bu onu daha çok sinirlendirmişti. Üzerime iyice hücum etmeye başlamıştı ki, birden gözlerini sonuna kadar açtığını farkettim. Evet yine oluyordu. Ayaklarım yerden kesilmeye başlayınca kanatlarımı hissettim. Ona zarar vermek istemiyordum zaten yeterince zavallı gözüküyordu. Sadece elindeki cımbızı uzaklaştırdım. Ama benim bunu yapmama gerek kalmayacakmış gibi gözüküyordu çünkü anında ayaklarıma eğilen kadın hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı.
Yerinden çıkan kanatlarım yeniden eski hallerini aldığında kadının başını okşarken buldum kendimi.
"Dece!"
Gözlerim onun o zavallı halinde donarken, en yakın yere oturttum.
"Siz Seren hanımsınız değil mi?" diye sordum.
Gözyaşları boşalan kadın bir iki defa hızla kafasıyla onayladı.
"Sizi arıyordum." dedim.
"Biliyorum." diye karşılık verince şaşırdım. Anlamadığımı anlayınca devam etti "Seni ben çağırdım."
"Nasıl?" diye sordum.
Bu sefer o anlamamışçasına bakarak "Sen Decesin, işte bu yüzden."
"Seni götürmem lazım." dedim.
"Biliyorum." dedi yeniden.
***
Seren hanımın yıpratıcı hikayesi kulaklarımda çınlarken, bu ortamdan onu çıkarıyordum. Boş koridorlarda koşarken gözlerim sürekli ona gidiyordu. Dünyada yaşanılacak o kadar acı anı vardı ki herkes benim hayatım zor dese de bunu anlamak için tüm insanlığı gözden geçirmek gerektiğini anlattı Seren hanımın hikayesi bana.
İşkencelere maruz kaldığı ailesinden bir umut bularak kaçıp evlenmiş. İlk eşi ile boşanınca ikinci eşi ile birlikte olmuş. İkinci eşi de Melisa olunca onu terk etmiş. Ve her şeyden sonra tüm bunları ona yapanın işkence gördüğü üvey babası olduğu ortaya çıkmış. Bununla da kalmamış Melisa'yı öldürterek Seren hanımı bir genel eve satmış. Yaklaşık on senedir burada yaşamını sürdürmeye çalışan zavallı kadın son çareyi Deceyi çağırmakta bulmuş.
Merak ediyordum doğrusu ben öyle çağırılınca gelen türde bir şey miydim?
Hâlâ koşuyorduk, Seren hanımın gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarından aşağıya inerken bütün gücünü kullandığını görüyordum. Gözyaşlarını silmek isterdim ama o kızını istiyordu.
Bu arada koridorlar o kadar boştu ki, sanki bizim rahatça uzaklaşmamız için boşaltılmış gibiydi. Ürpertici bir sessizlik vardı. Çıkışa geldiğimizde aklıma Yeşim geldi. Durmak istedim ama duramıyordum. Yanımda koşmakta olan Seren hanımın yürek burkan görüntüsü durmamı engelliyordu. İçimden Yeşim'e binlerce özür dileyerek binayı boşalttım. Ayaklarım beni bir yere götürüyordu. Ne yaptığımı bilmesemde içimde bunun doğru olduğu konusunda bir his vardı.
Koşmaktan terlemiştik ama durmuyorduk. Yapılması gereken yapılmalıydı. Son durağa geldiğimizde gözlerimizi mezarlıkta açtık. Nefes nefese kalmıştık dinlenmek için yere biraz oturduk. Gülümseyerek Seren hanıma baktım ve "Başardık ,çok iyi koştunuz." dedim.
Gözleri dolarak acınası bir gülüşle karşılık veren Seren hanıma bakakalmıştım. Herhalde Melisa'yı çok özlemiş olmalıydı. Çok zavallı bir görüntüsü vardı.
Biraz kendime gelince Dejavu diye bir iki defa seslendim.
Siyah takım elbise, siyah parlak ayakkabılarla jilet gibi giyinen Dejavu karşımda belirmişti. Kendimi şaşırmak ve apışıp kalmaktan alamadım. Selam vermek için elimi kaldırırken elim havada kaldı. Aptal gibi kalakalmıştım. Dejavu'ya bakmaya devam ediyordum.
Dejavu elinde tuttuğu kağıttan bir şeyler okumaya başladı. Seren hanımın bilgileri bulunuyordu. Ve Deceyi çağırdığı için onay vermesini istedi. Bir sürü ıvır zıvırı Seren hanıma sorduktan sonra. Kendimi daha fazla tutamadım "Hadi Dejavu ne uzatıyorsun? Getir Melisa'yı da annesi ile kavuşsunlar." dedim.
Seren hanıma gülücük saçan yüzümle göz kırptığımda o benim yüzüme bakakalmıştı. Gerçekten derdi neydi? Dejavu bir şey söylemedi ve bir kaç hareketle Melisa'yı getirdi.
Melisa da Dejavu gibi simsiyah giyinmişti. Doğrusu çok klas gözüküyorlardı. Melisa koşarak annesine sarıldı. Ne mutlu bir aile tablosuydu. Bu gün güzel şeyler yapmıştım mutluydum. Gülerek Dejavu'ya baktım ama o bana hüzünle bakıyordu. Sanırım kıskanmıştı. Dejavu'ya yaklaşarak elimi omzuna attım uzun olduğu için parmaklarımın ucuna basmak zorunda kalmıştım ama yine de Dejavu'nun sırtını sıvazlayabildim. Biraz olsun gülümsemesini dilemiştim.
Yüzünün yumuşadığını umarak eğilip Dejavu'nun yüzüne bakarken "Artık başlayabilirsin." dedi.
Öylece bakakalmıştım. Anlamamışça kaşlarımı kaldırıp gözlerimi açtım ve tekrarlamasını bekledim. Dejavu benden bir adım uzaklaşarak " Değerli Dece başlayabilirsin." diye tekrarladı.
Dejavu bana bunları söylerken Melisa annesine "Hayır anne istemiyorum, hayır ne olur hayır." diye yalvarıyordu. Gülen yüzüm hüzne dönüştüğünde "Hemen ne olduğunu anlat!" diye Dejavu'ya çıkıştım.
Yutkunarak bana döndüğünde "Özür dilerim." diyerek başladı.
Ne zaman böyle başlasa her zaman çok canım yanıyordu. Bu yüzden istemsiz gözlerim dolmaya başladı.
Dejavu "Şimdi Seren hanımın isteği ile dejavu üyesi Melisa'nın değişimini yapacaksın." dedi.
Hâlâ anlamadığım için Dejavu iyice açarak "Yani Seren hanım ile Melisa'nın yaşamları değiş tokuş yapacak. Melisa yaşamına devam ederken, Seren hanım bu dünyadan gidecek."
Zorlukla yutkunurken arkamı dönüp gitmeye başladım ama Dejavu bileğimden tutup sarsarak beni durdurdu. "Sen boşuna mı Dece olduğunu sanıyorsun? Yapman gerekeni yap." diyerek sesini yükseltti.
Ben de sesimi onun sesinden daha çok yükselterek bağırdım "Sen bu kadının nasıl bir hayatı olduğunu biliyor musun? Kızını bulmuşken, her şeyden kurtulmuşken neden ölsün?"
Dejavu yaşa boğulmuş gözleri ile "Dejavu bir kurtuluş değildir ki zaten. Dejavu son çare olarak kabul edilen bir çaresizliktir." dedi.
İflas etmişçesine yaşa bulanan gözlerimi kırptım "Yani, yani benim işim insanların yaşamını ellerinden mi almak?" diye sordum i.
Yaşları elmacık kemiklerine süzülen Dejavu "Bu onların kendi seçimi, senin bir hatan yok!" dedi.
Birden gücüm kesilmişti Dejavu'nun elini bırakarak dizlerimin üzerine çöktüm. Korku ile bakan Melisa ve ona hayatını adayan annesine, bir de zavallı kendime baktım. Bu dünyada eğer zavallı ve hayatı zindan olan biri varsa o da ben olmalıydım.
Kesinlikle ben olmalıydım!