Uğur böcekleri ile uyumlu kırmızı siyah giyinen Yeşim ile yolculuğumuza devam ederken, sürekli Selim'le göz göze geliyordum. Bana tanıdık gibi davranıyordu ama ben emin değildim. Muhtemelen beni hatırlamıyordu. Çünkü bakışları daha çok çapkınlık üzere yoğunlaşmıştı.
Bakışlar içimizde bulunan niyetimizin yansıması olsa da Selim bana oldukça zararsız geliyordu.
O, daha çok ilgi bekleyen bunun için de dikkat çekmek için farklı şeylere başvuran küçük bir çocuk gibi davranıyordu.
İnsanın kalbi hiç bir zaman yalan söylemez!
Bunu hissedebiliyordum.Bunun için onun bakışlarına müsaade ediyor hatta arada ben de gülücükle karşılık veriyordum.
Ilık esen rüzgarın arabanın açık penceresinden içeriye dolmasıyla müthiş bir hisle saçlarımız dans ediyordu. Toprak yolda ilerlemek her zamankinden daha da zordu. Yine de bundan şikayetçi değildim. Yolculuk gerçekten bana iyi gelmişti. Yazın sıcak esintisini taşıyan rüzgar, bunaltmıyordu. Öyle tatlı bir dokunuşu vardı ki tüylerim diken diken olmuştu.
Seyahatin tadına varmak üzereydim ki bir anda duran araba ile sarsıldık. Yeniden yerimize oturduğumuz anda şaşkınca etrafımıza bakınmaya başladık. Yolda otostop çeken bir hippi vardı. Hatta yoldan çıkmış arabamızın önüne gelmişti. Asker olduğu için sadece emirleri yerine getirmesi gereken Selim bunun dışına çıkarak ne alemse yoldakini almıştı. Arabaya binen hippiden sonra içeriyi garip bir koku aldı. Yeşim ile ayıp olmasın diye burunlarımızı kapatmamıştık ama zor duruyorduk.
Garip bir şekilde arabaya binen genci izlerken, her şey dondu. Aynadan beni dikizleyen Selim, yanımda mutluluktan uçan Yeşim ve diğer her şey. Arkasını dönen hippi takma saç sakal ve tüm ıvır zıvırını çıkarınca bizim Dejavu oldu.
"Merhaba Hazal!" diyerek parmaklarını salladı.
Doğrusunu söylemek gerekirse bunu hiç beklemiyordum ama çok mutlu olmuştum. Garip bir tavırla selam veren Dejavu, yanakları sıkılası gözüküyordu. İstemsizce yüzüne püskürdüm. Birkaç saniye yüzündeki tükürükleri silen Dejavu "Beni gördüğün için bu kadar sevineceğini bilsem daha önce karşına çıkardım." dedi.
Bir yandan dudaklarımı kurulayıp bir yandan gülerken gözlerim Yeşim'e takıldı. Onun mutluluğunda benim hüznüm kamçılanıyordu.
Bir anda bozulan gülüşüm ve iç çekmelerimden, moralim konusunda bir bilgi edinen Dejavu ciddileşerek "Ne oldu?" diye sordu. Her şeyi bildiğini tahmin ettiğim Dejavu, şimdi neden duygularımı anlayamıyordu?
"Galiba hakılısın Dejavu. " dedim.
Ellerini oturduğu koltuğun tepesine koyup çenesini de onun üzerine yaslayan Dejavu ciddiyetle beni dinlemeye başlamadan önce
"Hangi konuda?"diye sordu.
Onun, bu beni dikkate alışı ve benim için değeri biçilmez bir yoldaş oluşu, öyle kıymetliydi ki, yüzüne bakakaldım.
"Niye bana öyle bakıyorsun?" diye tekrar soru sordu.
Bakışlarım derin olmalıydı ki Dejavu'nun sorusuna bile verecek cevap bulamıyordum. Sadece boğazımdan kısık bir sesle iki kelime döküldü.
"Teşekkür ederim!" dedim.
Duruşunu dikleştiren Dejavu " Asıl ben senden özür dilerim " dedi.
"Neden?" diye sordum merakla.
"Sana açıklayamadığım birçok şey var. Açıklamak istediğim ama açıklayamayacağım! Bu yüzden tüm bu işler bittiğinde bana kırılmanı ve benden nefret etmeni istemiyorum." dedi.
İçim titremişti. Ciddiyetle benden özür dileyen Dejavu, bana bir şeyi hatırlatmıştı sanki. Güzel yüzlü ölüm meleğini...
"Bana yaptığın bunca iyilikten sonra mı senden nefret edeceğim?" diye sordum.
Hafifçe gülümsedikten sonra eli ile başımı okşayıp "Sen çok iyi bir kızsın, dışarı vuramasan da içinde bir iyilik meleği yaşıyor. Kalbin tertemiz." dedi.
Onun bu övgü dolu sözlerinden sonra moralim biraz yerine geldi ve Dejavu'ya söylemek istediğim her şeyden vazgeçtim. Tarık'tan vazgeçmeyecektim. İşler olacağı yere varır, hem ben bu dejavuyu Tarık için yaşamıyor muydum?
Dejavu'ya tebessüm edip, kafamda dönen düşünceleri yatıştırdıktan sonra her şeyin yeniden hareket etmeye başladığını gördüm.
Dejavu'nun buharlaşarak gidişini izledim. Bana ilaç gibi gelmiş yaralarımı sarmış ve gitmişti. Bana böyle iyilik yapan bir kişiye ben nasıl nefret besleyebilirdim ki? İçimden bir kez daha teşekkür ettikten sonra, elimi tutan Yeşim'in eli üzerine kendi elimi koydum ve hızla ilerleyen yola bakışlarımı yoğunlaştırdım.
***
Selim arabayı durdurmuştu. Nihayet Mostar'a gelmiştik. Yeşim arabadan hızla inerken, arkasından bakakaldım. Gayet mutlu görünüyordu. Ben de tam inecektim ki Selim "Hey Dece!" diye seslendi.
Donakalmıştım, beni hatırlıyordu.
"Selim hatırlıyorsun, ben de düşünmüştüm ki..." diye kekelemeye başladım.
"Nasıl düşündün bilmiyorum şekerim ama ben her şeyi hatırlıyorum ve şu an benim anılarım içine giriş yaptın. Bana yardım edeceksin değil mi?" diye sordu.
Gözlerim dolmuştu.
"Evet elbette."
"Peki ama kimi arıyordun?" diye sordum göz yaşlarımı silerken.
Yüzüme iyice yaklaşıp "Seni!" diye fısıldadı.
Gülen yüzüm birden solmuştu. Şaşırmıştım. Nasıl olurdu? Selim niye beni arıyordu? Üstelik o, Tarık'ın yanında bir askerdi! Ne garip! İşaret parmağım ile kendimi işaret ettim ve " iBeni mi? " diye yeniden sorarak teyit ettim.
Konuşmadan evet anlamında başını sallayan Selim yeniden yerine dönerek kapıyı açmış dışarı çıkmıştı bile. Onun da arkasından bakakaldım.
Her ikisinin de arkasından çıkıp peşlerine takıldım.
Selim, Tarık'ın emri ile Yeşim ve beni güvenli bir yere bırakacaktı. Bir müddet yürüdükten sonra okulumuzun önüne geldik. Yeşim tatlı bir çığlık atarak "İşte burası, adres burası, Hazal burası bizim okulumuz." diye bağırarak okula doğru koşmaya başladı.
Yine beni izlemeye devam eden Selim'e baktım "Hadi." dedi başı ile Yeşim'i işaret ederek.
Okulu işaret ediyordu. Gülümseyerek karşılık verdim ve bende Yeşim'in ardından okula doğru yöneldim. Yeşim ilk kez görüyordu ama ben daha önce de anılarda buraya gelmiştim. Bu yüzden onun verdiği tepkiyi veremediğim için bana şaşkınlıkla bakıyordu. Durum iyice garipleşmesin diye rol yapmaya başlamıştım.
İki kolunu yanına açarak olduğu yerde mutluluktan dönmeye başlayan Yeşim'i izlerken farklı hislerle doluyordum. Nasıl anlatsam? Ona bakınca gözlerimin önüne Tarık geliyordu. İstemsizce gülen gözlerim soluklaşıyor kalbim hafifçe sızlıyordu. Nedense bu beni çok yoruyor, ürkütüyor, korkutuyordu. Saniyeler içinde yağmaya başlayan yağmur yazın sıcağında büyük bir hediye gibi gelmişti. Bu sanki benim için bir hazırlıktı yaşayacaklarım, yaşadıklarım ve yaşıyor olduklarım için. Bu, sanırım benim gözyaşlarımın habercisiydi. Niye içimde kötü bir his vardı? Her zaman beni mutlu eden yağmur şimdi niye kalbime bir hançer gibi sağlanıyordu?
Yağan yağmurla ıslanan Yeşim'in saçları, dönerken etrafa hafif damlacıklar saçıyordu. Bu damlalardan ben de nasibimi almıştım. Yüzüme gözüme damlayan damlaları silerken bakışlarım derinleşiyordu. Bu bir işaret miydi? Tüm olan her şeyin ve olacak olan şeyler hakkında büyük bir işaret!
Sevinçle dönen Yeşim'e mutlulukla bakan Selim'e baktığımda onun da gözlerinde de , bendeki gibi zorunlu bir gülümseme ile karşılaştım. Benim aradığım kişi Tarık, onun aradığı kişi ise bendim.
İyice kederleniyor, umutsuzlaşıyor, içine girdiğim girdapta zerrelere ayrılıp yok oluyordum.
Kimi zaman her şeyi bir kenara bırakıp , ölmek istediğim bile oluyordu. En azından diğer dünyada yaşayacaklarım gerçek ve yeni olacaktı! Böyle bir biri ardına gizlenmiş koridorlarda yolumu kaybetmek zorunda kalmayacaktım.
***
Yine anıdan anıya atlamaya başlamıştım. Mostar'da nerede kaldığımızı, ya da bu okulu nasıl seçtiğimi, neden buraya geldiğimi bilmiyordum. Görünüşe göre sadece önemli anıları yaşıyordum. Omuzlarım düşmüş, hiç bir şeye isteğim kalmamıştı. Dejavu denilen olayın Allah belasını versin. Her şeyden nefret ediyorum!
Her şeyin birbirine girdiği şu vakitte, herkesten habersiz sınıfımda oturuyordum. Yanımda ise Yeşim vardı. İlk günümüz olduğu için tanışma evresi geçiriyorduk.
Sessizce otururken Yeşim, kolumu dürttü.
"Hazal ben arkadaşlarla bir yere kadar gideceğim, yalnız kalabilirsin değil mi?" diye sordu.
"Tabi ki canım keyfine bak. Zaten ben de şu okulun penceresinden gözüken köprüyü gözüme kestirdim oraya gideceğim." dedim.
"Anlaştık o zaman ders başında buluşuruz." diye cevap verdi.
Yeşim'le ayrılıp okuldan çıktım, etrafı çok bilmememe rağmen ilerliyordum. Bir müddet yürüdükten sonra çimenlik bir alanda yorulduğumu hissettim ve yere çöktüm. Yavaş yavaş kapanan göz kapaklarıma engel olmazken, vücudum da iyice gevşemişti. Artık kendimi uykunun kollarına teslim ederken içim birazcık da olsa rahatlamıştı.
***
Gözlerimi araladığımda pamuk gibi beyaz zemini olan karanlık bir yerdeydim. Yavaşça yerimden kalktım. Hızla etrafı kolaçan ettikten sonra ilerlemeye başladım. Biraz uzakta birisi ayakta bekliyordu. Sevinmiştim en azından nerede olduğumu sorabilirdim. İlerledikçe bu kişi iyice tanıdık bir hale geldi. Tarık! Yo, hayır Dejavu!
Ayırt etmekte zorlanmaya başladığımda Dejavu önünü döndü. Yüzünü gördüğümde, mutluluğum gözlerimden anlaşılıyor olmalıydı.
"Dejavu!" dedim heyecanla.
Karşılık vermedi. Yine komikliği üzerinde olsa gerekti. Sağ elini kaldırarak gelmem için işaret etti. İyice rahatlamış ve mutlu olmuştum. Tereddüt etmeden hızla ilerledim. Önüne geldiğimde gözlerimin içine bakan gözlerinde hiç bir umut göremedim. Yavaş yavaş benim umudumu da yiyip bitiren bu bakışlar fazlasıyla acımasızdı. Yüzümdeki son mutluluk kırıntısı da yok olana kadar suratımı astığımda artık sona gelmiştik.
Dejavu sağ elini kaldırdı ve kalbimin üzerine koydu. Gür ve bir o kadarda acımasız çıkan sesi ile "Sen! Dece Hazal Samyeli. Görevini başarı ile yerine getirmiş bulunuyorsun. Senin istediğini de yerine getirdiğimiz için, artık her şeyin sonuna geldin. "dedi.
Kaşlarımı çatmış, bu kişinin ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Sürekli karmaşık konuşan bu kişinin cümleleri şimdi iyice sarpa sarmıştı.
"Her şey için minnettarız!"
Bu son cümlesinden sonra Dejavu'nun elini koyduğu bölgemde büyük bir çekilme ve acı hissettim. Yavaş ve acı ile çekilen bu şey, saniye ile beni halsiz bırakıyordu. Tüm bunlar olurken etrafıma halka gibi, tüm Dejavu yaşayan arkadaşlarım toplanmaya başladı. Stephan, Yoona, Melisa ve Selim! Hepsi de minnettar olan yüzleri ile bana gülümsüyorlardı. Çekilen şey bittiğinde yere yığılmıştım. Gözlerim kapanırken etrafımda bulunan herkes birer silüet halinde yok oluyor, ve tüm yaşadıklarım gözlerimin önünden gelip geçiyordu. Ve ben....
Saniyeler içinde gözümü açtığımda rüyada olduğum için binlerce kez şükrettim. Büyük bir rüya, hayır hayır ağır bir kabus görmüştüm. Çimlerin üzerinden doğrulup temiz havayı sonuna kadar içime çektim. Hayat kadar değerli bir şey yoktu. Bu kabus benim için büyük bir işaret gibiydi. Ayağa kalkarken hasırdan yapılma şapkamı sıkıca başıma yapıştırdım. Esen rüzgar onu da alıp gider diye, eteğimle birlikte yapıştım şapkama.
Çim zemin üzerinde yürürken, her şeyin çok tanıdık olması öyle çok garibime gidiyordu ki, bu anı daha önce yaşadığıma yemin edebilirdim. Neden daha önce yaşadığım anıya tekrar döndüm? Ve az ileride Mostar'ın yegane incisi, köprüsü ile karşılaştım. Köprüye tırmanır tırmanmaz, dinlenmek için beklediğim yerde bir anne ve kızı geldi.
O zaman her şeyi anlamaya başladım.
Benim daha önce yaşadığım anı Dejavu için yaşadığım anıydı. Şimdi Dece olarak yapmam gereken şeyler vardı, ve aynı anıları tekrar yaşıyordum. Çünkü dejavu yaşayan üyeler ile karşılaşıyordum. Bunu anlamamda yardımı dokunan, annesinin elinden tutarak bana gülümseyen Melisa oldu. Onu nasıl tanıyamamıştım? Melisa ile zaten önceden karşılaşmışız. Bu demek oluyor ki, tüm Dejavu üyeleri ile karşılaşacağım. Ne zaman ve nerede bilmiyorum ama karşılaşacağım. Demekki hepimiz için ortak bir kader var ve ben, bu kaderin Dece'siydim.
Hatırlamaya çalıştım Selim'in aradığı kişi bendim. Peki ya Melisa? Melisa kim için Dejavu yaşıyordu? Annesinin elinden tutarak gidiyor ve ...
Tabi ya! Melisa annesi için Dejavu yaşıyordu. Melisa'nın arkasından giderken her şey dondu. Dejavu'nun geldiğini anlamıştım. Garip bir durum daha vardı. Melisa da bana doğru geliyor. Dejavu onu dondurmamış olmalıydı. Hızla koşan Melisa eteğime yapıştı ve ağlamaya başladı.
"Hazal abla! Kurtar beni ne olur!"
Başını okşayarak Dejavu'ya baktım. O da hüzünle bana bakıyordu. Melisa'nın annesi de Melisa gibi koyu turuncu saçları olan tatlı bir bayandı. Melisayı'da çok seviyor gibi gözüküyordu. Tarık ile aramızda olan ilişkiden daha sakin bir anne kız ilişkileri vardı . Bu durumda Melisa'nın hangi konuda yardıma ihtiyacı olduğunu anlayamamıştım.
Dejavu melisanın başına dokunarak bana döndü ve "Hazal, Dece'liğin başlıyor, hazır mısın?" diye sordu.
Evet anlamında başımı salladım.
Dejavu elini melisanın başından çekerek benim omzuma koydu ve "Sana güveniyorum."dedi. Bunu der demez yok oldu. Zaten Melisa'da yeniden annesinin elini tutmuş gidiyordu.
Koşarak peşlerinden gittim. Melisa arkasını dönerek bana hüzünle baktı. Hüzünlü bakışlarının ardındaki umudu görmesem, işime devam etmeyecektim. Ne olacağı hakkında fikrim olmaksızın peşlerinden gidiyordum. Köprüyü inip ilk sokaktan döndüğümüzde ise Melisa ve annesinin karşısına bir grup çıktı. Annesi Melisa'yı korumak için kolları arasına aldı. Ne oluyor tam bilmiyordum ama Melisa haricinde beni gören kimse olduğunu düşünmüyordum.
Melisa'nın annesi geri dönmek için adım attığında yolunu kestiler ve annesinin kolundan tutarak kendilerine çektiler. Gözlerimin önünde olan bu dehşet verici sahne karşısında benim Dece olarak yapmam gereken ne vardı bilmiyordum.
Tüm bunları düşünüp taşınırken Melisayı, o küçücük kızı, tam üç yerinden bıçakladılar. Çığlık çığlığa bir oraya bir buraya koşuşturan annesini de, ağzını yüzünü kapatarak götürdüler. Küçük Melisa olduğu yerde kan revan içinde sarsıla sarsıla son nefesini verdi. Gözlerimde donan bakışları güneşin batışında olan kızılımsı hüzne benziyordu. Melisa yerde çırpınırken bende kendimi yere atmış onun küçük bedenine bakakalmıştım.
Şimdi lanet olası Dece olarak ne yapmam gerekiyordu?
***
Saldıranlar gittikten sonra koşarak Melisa'nın yanına gittim. Çok fazla kan kaybediyordu. Suni teneffüs ve bildiğim tüm ilk yardımları yapmama rağmen artık damarlarına kan pompalanmıyordu. Belli ki çoktan kalbi durmuş, küçük cansız bedeni yere serilmişti. Gözleri ise yarı açıktı. Sanki bu dünyadan gözü açık gitmiş ve yarım bıraktığı bir iş kalmış gibiydi. Elimi küçük kafasının altına yerleştirdiğimde elim ve bileğim kana bulandı. Minik bir et parçasını kucağımda taşımak çok rahatsız ediciydi. Gülüşünde bahar gibi çiçekler açtıran, saçlarının her dalgasında rüzgarın bir fısıltısı bulunan melek gibi küçük bir kız!
Onu böyle umursamazca yolda bırakmak istemiyordum ama kısmen parçalara ayrılan bedeni işimi zorluyordu.
Bütün bunlar canımı çok yakıyordu. Ben ne kadar zavallı bir insanmışım gerçekte. Gözlerimden damlayan yoğun yaşlar Melisa'nın yüzünü yıkıyordu. Kalbim artık hızlı çarpmıyor, gözlerim dalmıyor vücudum hiçbir şeye tepki vermiyordu. Şoka girmiş olmalıydım. İlk kez birisi gözlerimin önünde ölmüş, hatta ilk kez küçük bir kız gözlerimin önünde acımasızca katledilmişti. Avuçlarımı sıkamadığımı ve elimin kanının çekildiğini hissettim. Yaz sıcağı kendini hissettirmesine rağmen, fazlaca üşüyordum. Hatta titremeye bile başlamıştım.
İstemsizce Melisa'yı bir kenara taşıdıktan sonra yaslandığım duvara sırtımı dönüp dizlerimi karnıma çektim. Allah'ın bir kulu da gelmemişti.
Umut denilen şey neydi? Küçük bir bedenin hareketsiz kalmasında ki umut neydi? Şimdi Dece olmam ne ifade edecekti? Lanet olası Dejavu olayı! İnsanın umudunu köreltmekten başka ne işe yarıyordu? Ne ailemi bulabildim ne Tarık'ı! Sadece acı ve meçhullükten başka ne verdi bana?
Göz ucuyla Melisa'nın minik bedenine bakarken, içimin titremesine engel olamadım. Korkunç değildi ama sonumun nasıl olacağını bilmemek beni fazlasıyla sarsıyordu. Ne olduğu belirsiz bir olayın içinde olmak, hatta o olayın baş kahramanı olmak yeterince yıpratıcıydı zaten!
Gözlerimi yere indirmiştim ki yoğun bir rüzgarla sarsıldım. Gerçek değil gibiydi. Göz gözü görmeyinceye kadar yoğunlaştıktan sonra özellikle Melisa'nın bedeni üzerinde yoğunlaştı. Onun tam üstünde uzun bir süre dönen hortum gibi kuvvetli rüzgar sonunda Melisa'nın bedenini yukarı çekti. Şaşkınlıkla izlerken, ne hareket edebildim ne de bir şey söyleyebildim.
Saniyeler sonunda ortalıkta ne Melisa ne de hortum kalmıştı. Hızla ayağa kalkıp bir oraya bir buraya adım attım ama yoktu. Gözümün önünde yok olmuştu.
Korkuyla titrerken, arkamdan biri omzumdan tuttu. Daha çok korkmuştum ki tanıdık olan sesle bir nebze olsun rahatladım.
"Hazal iyi misin?"
Merakla bakan gözlerine yoğunlaştığımda hiç beklemeden boynuna atladım. Selim'e sıkı sıkı sarılmıştım ama onun elleri yanlarında sallanıyordu. Neden böyle bir şey yapmıştım ? Ya da nasıl yapabilmiştim ?
O an sanki zaman ikimiz üzerine donmuş, gökyüzü iyice yaklaşmış, kalbim durmuştu. Aklım başıma geldiğinde olanca gücümle kendimi geri çektim. Gözlerim de dolunca Selim'e baktım. Onun da yüzü hüzünden bir demet gibiydi.
Gözlerinde bir damla olsun tebessümü gördükten sonra sağ elini gözümün hizasına kaldırdı. İznimi bekler gibi bir hali vardı. Titreyen çeneme hakim olamazken, gözlerim iyice yaşlarını akıtmaya başladı.
Selim'in elini hissedince iyice akan yaşlar canımı çok sıkıyordu. Yüzümü yana çevirdiğimde bu izin vermediğim anlamına geliyordu. Acınası bir tebessümle elini yere indiren Selim, cebinden bir mendil çıkararak bana uzattı. Mendili alırken yüz ifadesini değiştirip, yine çapkın bakışlar yerleştirdi gözlerine.
"Hiç değişmemişsin!" dedi kısık bir şekilde.
Gözlerimi silerken, anlamsız bakışlarla onun ne demek istediğini kestirmeye çalıştım. Ne yazık ki hiçbir şeyi hatırlamıyordum.
"Hâlâ sulu gözün tekisin!" diye mırıldandı.
Her söylediği cümleden sonra iyice kendine gelen Selim, sonunda düzelmiş ve tatlıca gülümsemişti.
Biz böyle beklerken aramıza biri daha katıldı.
Bu katılan kişi son duasını etse çok iyi olurdu zira içimdeki bütün pislikler şimdi onun üzerine sıçrayacaktı. Yanına giderek Dejavu'nun göğsüne yumruklarımı sıraladım. Gücüm tükenene kadar vurduktan sonra, Dejavu ellerimden tutarak beni durdurmaya çalıştı.
"Sakin ol Hazal! Lütfen!"
Dejavu'nun sözlerine aldırmadan bağırıyordum.
"O daha çok küçük! Anlıyor musun, çok küçük! Neden ha! Neden?"
Dejavu hüzünle başını yere eğerken oturmamız için bir yer işaret etti.
***
Dejavu gideli yaklaşık iki saat olmuştu. Ben ve Selim hâlâ aynı yerde oturmuş gözlerimizi diktiğimiz yere bakmaya devam ediyorduk. Çünkü Dejavu'nun söyledikleri yüzümüze tokat gibi çarpmıştı. Söylediğine göre dejavu yaşayan bütün üyeler Dece hariç geçmişini unutmasının bir sebebi vardı. Onların anılarını hatırlamamasının, geçmişini unutmasının ve her şeyini kaybetmesinin tek sebebi zaten ölmüş olmalarıydı. Dejavu'ya katılan onların ruhlarıydı. Yani tüm bu ruhlar yarım bıraktıkları işi tamamlamak için geri dönmüşlerdi. Aradıklarını bulmak, tamamlayamadıklarını tamamlamak, geride bıraktıklarını ziyaret etmek ve mümkünse yeniden hayata dönmek için. Yani Melisa zaten bir ölüydü. Selim! O da bir ölüydü. Selim'in girdiği ruh haline bakılırsa, bunu önceden bilmiyordu, ya da hatırlamak istemiyordu. Unutmak ve unutmuş gibi yapmak istiyordu.
Yere biriken duru suda Selim'in yüzünün yansıması vardı. Çok net olmamasına rağmen, ne hissettiği yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu. Onu rahatsız etmek istemiyordum ama şu dejavu süresince en çok zorlandığım şey yalnızlık olmuştu. Hissettiğimi insanlara anlatamamak ve eski dostlarıma ve geçmişime ulaşamamak, bunlar çok zor ve bunaltıcı şeylerdi. Yani bir nevi Selim'in ne hissettiğini anlıyordum.
Elimi Selim'in omzuna koyduğumda çok farklı hissettim. Bir ruh olmasına rağmen ne kadar da gerçekti. Şefkat ve nezaketle dokunduğum için kendi kalbim bile çok rahatlamıştı . Yerden kaldırdığı bakışlarını benim gözlerime dikerken "Sana sarılabilir miyim?" diye sordu.
Şaşırmıştım doğrusu böyle bir şeyi beklemiyordum ama olumsuz yanıt vermedim. Ve bizzat ben Selim'i kollarım arasına aldım. Bu sefer onun kollarıda sarmalıyordu. Bu tarifsiz bir duyguydu. Kendimi kısmadan sıkıca sarıldığım Selim, bana çok farklı duygular hissettiriyordu.
***
Dakikalardır Melisa'nın başında dua ediyordum. Gerçek geçmişte tabiki Melisa'yı bir rüzgar alıp gitmemişti. Kimsesizler mezarlığında gömülü olduğu için annesinin onu bulması imkansız olmalıydı. Sahi ya annesi nerelerdeydi? Zavallı kadını yaka paça götürmüşlerdi! Ne istemişlerdi? O adamlarla ne alakası, ne işi vardı? Bunlar beynimin bir köşesinde, sürekli düşüncelerimi kemiren bir fare gibi geziniyorlardı.
Selim orduya geri dönmüş, Dejavu ortalıkta gözükmüyordu. Bense saatler olmasına rağmen okula gitmemiştim. Yeşim meraklanmış olmalıydı ama kendimi toparlamam için vakit gerekliydi. Melisa'nın mezarının üstündeki otlara dokunurken , kulaklarımda Dejavuya sorduğum soru çınladı. Bir kez daha tüylerimi diken diken eden sorum ve aldığım cevap düşüncelere daldırmıştı beni.
"Dejavu, sana bir şey sorabilir miyim? "
"Tabiki."
"Söylesene bütün dejavu yaşayan kişilerin aslında bir ölü olduklarını, dejavuya katılanların onların ruhları olduğunu söylüyorsun doğru mu?"
"Evet Hazal iyi anlamışsın."
"O halde, ben de mi?"
"Hayır! Dece hariç diğer herkes! Zaten senin Dece olarak seçilmenin bir özelliği de bu!"
"Peki nasıl? Nasıl oluyor bu? Tüm bu insanlar nasıl hayatlarından olmuşlarda ben normal bir canlı olarak bu dejavunun bir parçasıyım?"
" Çok basit bir soru değil mi Hazal?"
"..."
"Sıranı başkasına verirsen, sen hakkını kaybetmiş olursun. Bu da onun gibi bir şey işte!"
"Nasıl yani Dejavu? Birisi benim yerime... Aman Allahım!"
"Evet Hazal! Senin için canını feda eden birisi var! İşte bende bundan bahsediyorum. Gerçek aşk denilen şey bu olsa gerek ! Sıra sana geldiğinde sen de canını feda eder misin birisi için?"
"Peki ama kim? Ve neden?"
"Bunu zamanla göreceksin, gerçek aşk denilen şey, sadece bir erkek ile bir kadın arasında olan ilişki değildir! Gerçek aşk, gerçek sevgi, gerçek olan şey herkese, her şeye karşı olabilir. Bunun için farklı düşünme!"
Mezarın üstündeki otlardan birinin dikeninin elime batmasıyla, bu düşüncelerden ayrıldım. Güneş yavaş yavaş iniyordu. Geç olmadan gitsem iyi olacaktı. Bir kez daha ayağa kalktım. Esen rüzgar saçlarımı aralarken, minik tepede bulunan mezardan aşağıya doğru indim. Her şey o kadar gerçekçi ve o kadar acımasızdı ki, hiç olmadığı kadar canımı yakıyordu. Ölüm ve yaşam arasında gelip giderken iyice bunalmıştım. Düz yola inmeme az bir yer kalmışken gözlerim kapatıldı. Önümü görmüyordum. Düşmek üzere iken ellerimden tutuldum. Minik iki el ellerimi sımsıkı kavramıştı.
Dengemi sağlar sağlamaz hızla gözlerimi açtım. Dejavu tatlılıkla gülümsüyordu. Arkasında ise kızıl saçları ile bir çift göz gülümseyerek bana bakıyordu. Melisa'yı görünce ani bir çığlık atarak Dejavu'nun arkasına koştum. Ben arkasına koşunca, o Dejavu'nun önüne geldi. Hızla Dejavu'nun önüne geldim. Bu sefer o arkasına saklandı. Böylece bir iki dakika saklambaç oynadık. Arada ezilen Dejavu oldu. O da dengesini kaybedince yere düştü. Ben onun üstüne, Melisa'da benim üstüme düştü. Kahkahalarımız birbirine karışırken, mutluluktan çarpan kalbim içimi kıpır kıpır yapıyordu.
Dejavu'ta bakarak Melisa'yı işaret ettim. Gülümseyerek "Tamamlanması gereken bir dejavusu var." dedi.
Güneş kavurucu sıcağını esirgerken umut bir kez daha yüreklerimizde doğmuştu. Tepeden aşağıya yuvarlanırken saçlarımız, üstümüz, başımız her yerimiz çiçek ve otlarla kaplanmıştı. Düz yola indiğimizde Melisa'nın elinden tuttum. Dejavu da diğer elinden tuttu. Öyle mutlu gözüküyordu ki.
Dejavuya dönerek "Dejavudan önce gerçek bir aile olma ihtimalimiz var mı acaba?" diye sordum.
Dejavu anlamamamışçasına "Gerçek aile?" diye sordu.
"Sen ben Melisa, karı koca işte."
Yerde hiç taş olmamasına rağmen Dejavu yere yapışmıştı. Uzun bir süre öksürdükten sonra, kızaran yanaklarını kapatarak, kaşlarını çatmıştı.
"Ne saçmalıyorsun sen? Önceki yaşam diye bir şey yok! Herkes bir kere yaşar. Hem ne ailesinden bahsediyorsun? Olamaz! Gerçek olamaz!"
"Tamam Dejavu, niye bu kadar endişelendin ki?"
"Ne endişelenmesi, utanmadım bir kere ben!" diye kekeledi.
Melisa ve ben kahkahalara boğulmuştuk. Gerçek bir aile demek ne demekti ki? Gerçek aşk, bir kadın bir erkek arasında oluşan ilişki ile sınırlı değilse, gerçek ailede de evliliğe gerek yoktu. Zaten biz gerçek bir aileydik. Birbirini seven, birbirini koruyan ve birbirini mutlu edebilen. Dejavu püskürmesine devam ederken yanağına bir öpücük kondurarak seke seke Melisa'yla ilerlemeye devam ettik. Arkadaki patırtıya bakılırsa Dejavu bayılmış olmalıydı.
Mutluydum, saniyeler öncesine göre yüz seksen derece dönmüştüm. Mutlu ve huzurlu. Yaşama sevinci olan, canlı ve huzurlu.
***
Başka bir anıya atlamış olmalıydık. Hepimiz ders için hazırlanmış, profesörü bekliyorduk. Tanıdık bir anıya benziyordu. Yine daha önceden geldiğim anılardan bir olması gerekiyordu. Böyle olduğunda bir dejavu üyesi ile karşılaşıyordum. Melisa da öyle olmuştu. Daha önce dikkatimi çekmeyen kişiler aynı anıyı tekrar yaşadığımda tanıdığım kişiler oluyorlardı. Yeşim'in yanında oturuyordum. Çoktan çevre kurmuş olan Yeşim arkadaşları ile konuşuyordu. Arada beni yoklayarak gülümsüyordu. Bir eli her zaman benim elimin üzerimde duruyor, ben yanındayım dercesine arada bir sıkıyordu.
Dakikalar sonrasında kapı açıldı ve içeri profesör girdi. Önceki anımda gördüğüm, sırpları koruyan bu İngiliz profesör ne kadar da tanıdıktı böyle!
"Stephan!" diye mırıldandım.
Hızla ayağa kalmış, elimi tutan Yeşim'in sarsılmasına sebep olmuştum. Şaşkınlıkla gözlerim Stephan'a yönelmişken içimde birden nefret kıvılcımları büyüdü. Bu adamı sevememiştim. Selim ve Melisa beni hatırladıklarına göre, o da şu an benim Dece olduğumu biliyor olmalıydı. İstemsizce yumruğunu sıkmıştım. Gözlerimin önüne önceki anılarda sırp kızları koruduğu, Dece olarak seçildiğimde bana yaptığı tavırlar geliyordu. Bu insana yardım etmek istemiyordum.
Kitaplarını kürsüsüne koyduktan sonra göz göze geldik, benim gözlerimde ona karşı nefret vardı. Onun gözlerinde ise feryat vardı.
Gözlerim yerde, iki saniyeliğine hayatı akışına bırakmışken, hızla kapı çalındı. Şimdi önceki anıyı yaşadığım çok daha iyi anlaşılıyordu. Ayrılan kapıdan içeri, çapraz astığı çantası ve elindeki kitaplarla birlikte heyecan dolu Tarık girdi. Evet bir anıydı ama neden bu kadar tazeydi? Yeniden nasıl kalbimi böyle çarptırabiliyordu? Yutkunmakta bile zorlanırken, gözlerim Tarık'ta dona kalmıştı.
Bir insan, nasıl böyle bir insandan bu kadar etkilenebilirdi? Üstelik onunla olan geçmişim, toz ve küf kokan raflardan farksızken, nasıl bu kadar iyi hissettirebilirdi?
Kendim ile ilgilenirken bir şeyi es geçmiş olmalıydım. Yanımda kıpır kıpır hareket eden Yeşim de en az benim kadar heyecanlıydı. Tuttuğu elimi sıkarken neredeyse canımı yakıyordu. Sarsılmadan ayakta kalmaya çalışıyordum. Kalbim bu sefer sıkıntı ile atıyordu. İçimde herşeyin, hiç olmadığı kadar berbat olacağı yönünde bir his vardı. Elim terlemişti ki, Yeşim'in elinden kendi elimi çektim. Benim gibi biraz sarsılan Yeşim de hayal dünyasından çıkmıştı. Kulağıma eğilerek "Tarık komutan değil mi o?"diye sordu. Evet anlamında başımı sallarken zar zor yutkunmuştum.
Nihayet Tarık profesörle konuşmasını bitirip yanımıza geldiğinde, masanın üzerine yerleştirdiği lacivert ajandasında takılı kaldı gözlerim. Tanıdık bir şey daha! Yanıma oturduğunda Yeşim de, ona doğru yaklaşmıştı. Can kulaklığıyla ondan gelecek bir çift sözü bekliyordu. Elleri titreyen Tarık güç bela benim ile göz teması kurup dudaklarından şu iki cümle döküldü.
"Merhaba! Uzaktan bile gözüken ışığınızı takip ederek size ulaştım. Yakından çok daha tatlı gözüküyorsunuz."
Bu cümleleri işitmek, bir önceki anıyı yaşarken beni daha çok mutlu etmişti. Şimdi neden canımı sıkıyordu. Tarık'a yapmacık bir gülümseyerek, şoka giren Yeşim'e döndüm. İyi gibi gözükmeye çalışıyordu ama yüzündeki gülücük en az benim ki kadar yapmacıktı. Şimdi ne olacaktı? Tarık ve Yeşim arasına sıkışmış, Stephan'ın yardım bekleyen gözleri altında eziliyordum.
Ve işler bir kez daha birbirine girmişti...