7. BÖLÜM

3471 Words
Bir çürümüş yaprak bir kalem yeterdi zamanı kaydetmeye. Niye tüm bu acılar içime işlenmek zorundaydı ki? Dünyada kimi, neyi çok seversen ondan alırsın ya en ağır yaranı. Ne annem, ne babam. Neden sadece Tarık? En ağır darbeyi ondan mı yedim? Yoksa hayatımın en tatlı günlerini onunla mı geçirdim? Görünen o ki, aradan geçen zamana rağmen eskimemiş hiçbir şey. Sanki zaman, her zaman deva olamıyormuşçasına. Sahi zaman bizim için ne ki? Zamanın her zaman ve her yerde önemi var mı? Mesela yeni gelin gibi titrek ve ürkek ama kalbinde gömülü bulunan büyük bir nefrete sahip bir insanın, bu nefretini söndürmeye yeter mi zaman? Ya da içini kavuran özlem ve aşkla gelmesini beklediği kişi son nefesine kadar vefa ile anan insana deva olabilir mi zaman? **** Arkama dönüp bakamıyor sadece çekildiğimi hissediyordum. Tarlada bulunan tümseklerden birine doğru çekilirken, Yeşim'in benim ismimi tekrarladığını duydum. Beni arıyordu ama cevap veremiyordum. Boğazıma dayanan bıçak daha da yakınlaşmıştı ki tümseklerden birinin yanına özenle kazılmış bir çukura iyice çekildim. Çukura iyice baktığımda burasının basit bir yer olmadığını, içeriye dizilmiş teçhizatların varlığından daha iyi anladım. Geri geri çekildiğim için beni çeken kişinin yüzünü göremiyordum. Çok korkuyordum. Daha önce böyle bir şey gelmemişti başıma. Yaşadığım şey bir anı olsa bile böyle bir şeyi tahmin etmiyordum. İyice çekildikten sonra çukurun fazlaca geniş odacık biçiminde açıldığını gördüm. Burası toprağı kazarak açılmış bir odacıktı. Harabeydi ama yine de iyi kamufle edilmişti. Tarlada avare gezen biri burayı fark edemezdi. Odacığın köşesine çekildikten sonra, yüzüm toprak duvara gelecek şekilde oturtuldum. Arkaya çekilen ellerim sıkıca bağlandı ardından ağzım. Ayaklarımı da bağlayan kişi gözlerimi bağlamayı ihmal etmedi. Sonra beni yüzüm çukurun ağzına gelecek şekilde çevirdi. Ayaklarımı uzattı. Türkçe konuşmuyordu ama ben onu anlıyordum. Sanırım Boşnakça konuşuyordu. Yine de merak ediyordum. Kim beni niçin kaçırır? Kulağıma eğilerek "Sesini çıkarmamanı tavsiye ederim, bu senin için büyük şans." dedi. Evet dercesine başımı öne doğru salladım. İtaat etmekten başka ne yapabilirdim ki? Sonra içeri bir kaç kişi daha geldim. aralarında Boşnakça konuştuktan sonra birisi "Kızı ne yapacağımızı sordunuz mu?" diye sordu. Ona karşılık cevap uzun bir süre gelmedi. Sonra büyük bir kahkaha koptu. Sıkıca bağlanan ağzalarıma kan gitmediği için olsa gerek karıncalanmalar ve sonunda hissizlikler olmaya başlamıştı. Titriyordum soğuktan ve korkudan kaynaklı delice titriyordum. Bir müddet sonra herkes gitti. Benim hakkımda ne yapmaya karar verdiklerini bilmiyorum ya da kim olduklarını. Tek duyduğum çukurun ağzı kapatıldıktan sonra toprakla kapatılmasıydı. İyice tıkıştırmışlardı beni buraya. Karanlık olmuştu ama tam kapatmadıkları bölgelerden içeri ışık süzülüyordu. Gözlerim kapalı olsa da aydınlığın hissettirdiği o tarifsiz duyguyu algılayabiliyorum. Ellerim ve ayaklarımın aksine gözlerim daha gevşek bağlanmıştı. Yüzümü, omzuma sürterek bir kaç denemede gözlerimdeki bezi aşağı indirdim. Şimdi görebiliyordum işte. Burası, burası çok tanıdık geliyordu. Hissettirdiği duygu ve görüntüsü bakımından bana çok tanıdık geliyordu. Gözlerim karanlığa iyice alışınca özensiz biçimde kazılmış bir çukur olduğunu fark ettim. Odacık? Yok yok baraka gibiydi. Birini alıkoymak dışında pek kullanışlı bir yere benzemiyordu. Oldukça nemli olan toprak insanı derinden etkileyerek ürkütüyordu. Burası daha önce kim bilir kimin mezarıydı? Toprak duvarları incelerken yüzüme bir fener tutuldu. Çukurun ağzı açılmamıştı kim nasıl gelebilirdi? Tahmin etmesi hiç zor değildi aslında. Sinirli bir şekilde "Kes şunu Dejavu!" dedim. Zaten yeterince ortam kasvetliydi. Sinirlenmiştim ama hemen sonrasında küçük bir çocuk gibi dudaklarımı büzerek "Dejavu!" diye sızlandım. Dejavu eli ile başımı okşarken, yanıma çökmüştü. Gözlerimi hafifçe araladıktan sonra feneri de ortamı daha iyi aydınlatması için yüksek bir bölmeye koydu. "Canım acıyor, normal mi?" diye sordum? Bileklerime baktıktan sonra kapıya yönelen Dejavu "Çok normal." dedi. "İyi de ben bu acıyı geçmişte hissetmemiş miydim? Tekrar hissetmem biraz..." "Hey! Yine her şeyi drama bağlama lütfen. Bunlar senin anıların, geçmişte nasıl işler yaparsan geleceğinde de onları görürsün. Bir çeşit ekersen bağ, ekmezsen dağ olur ilişkisi." "O dediğin, ne ekersen, onu biçersin olmasın?" diye sordum. Burnunu kıvırarak umursamadığını bir güzel belli etmişti. Dejavu'nun her zamanki klasik saçmalıklarına yine anlamamış tavrımla yüzüne bakarken itiraz etmedim. Onunla iddiaya girecek havamda değildim. Bir kaç saniye sonra Dejavu kulağıma eğilerek "Sana da burası çok tanıdık gelmiyor mu? " diye fısıldadı. "Evet! Evet ! Ben de tam sana bundan bahsedecektim burayı hiç hatırlamadığım halde neden tanıdık geliyor?" diye sordum. Dejavu iyice ciddileşerek "Anlat bakalım sana neleri tanıdık geliyor." dedi. Önce etrafı süzüp sonra bir bir sıraladım. "Dar, aslında derin ama boğuk. Özentisiz yapıldığı belli, bir kaç delik bırakılmış ve içeri ışıklar sızıyor. Sonra kapısı kilitli dışarı çıkamıyorum!" "Ha!" Gözlerimi sonuna kadar açmış Dejavu'ya korkuyla bakarken, o bana işleri çözmemdeki başarımdan ötürü tebrik edercesine olan memnuniyetini gösteriyordu. "Evet Hazal! Burası senin dejavu yaşadığın anın. Gelecekte Tarıkın barakası olarak gördüğün yer aslında burası." "O zaman! O zaman yakın bir zamanda Tarık'la karşılaşacağım değil mi? Gelecekte öyle olmuştu, bu bir dejavuysa yakın zamanda Tarık'la karşılaşmam lazım!" dedim heyecanla. Gözlerini benden kaçıran Dejavu'yu sandığından daha fazla tanıyordum. "Ne oldu Dejavu? Niye suratın düştü? Tarık'la karşılaşmayacak mıyım?" die sordum. Derin bir nefes alan Dejavu "Karşılaşacaksın." diye destekledikten sonra hızla ayağa kalktı. Söyleyeceği her neyse önemli olmalıydı. "Bak Hazal! İşte senin Dece olman da tam burada devreye girecek. Tarık'ın seni tanımadan önceki halini bilmiyoruz ve sen ona ne yaptın da sana karşı öyle oldu bunu da bilmiyoruz. Yani demem o ki, Tarık ile alakalı her şeye hazır olmalısın. Karşına her türlü çıkabilir. Bileklerimdeki sızıyı hisseder hissetmez ellerimi hareket ettirmeye başladım. Tam o anda Dejavu yanıma eğilerek çömeldi elleri ile bir tür sihir gibi bir şey yaptı. Parmaklarını dokunduğu yer bileklerimdeki acıyı kesiyordu. Ne yapıyordu? Nasıl yapıyordu ? Bilmiyorum ama işini dikkatle yaparken her zaman kaşlarını çatardı. Yine çatmıştı. Gözlerim Dejavu'ya takılmışken aslında Tarık'ı hayal ediyordum. Dejavu bir hayaldi, Tarık ise gerçek. Dejavu bir geçmişti, Tarık ise gelecek. Dejavu'ya bir çok şey borçlu olmama rağmen ulaşmak istediğim tek kişi Tarıktı. " Çok mu seviyorsun?" "..." Dejavu'nun sorusu ile irkilmiştim ama sorusuna bir anlam verememiştim. Şaşkınlıkla sorusuna, soruyla cevap verdim. "Kimi?" Dejavu başını kaldırmadan bana sorular soruyor, bir yandan da bileklerimi ovuyordu. "Tarık'ı" İçim bir cız etmişti. Sorusunu sorarken ki ses tonu nedense moralimi bozmuştu. Öyle imkansız öyle cılız bir umutla sormuştu ki... "Tabi ki çok seviyorum, neden bahsediyorsun?" Ellerini bileklerimden çeken Dejavu hemen yanıma duvara yaslanmıştı. Kafasını da duvara yaslayınca gözleri tavan görevi yapan toprak duvara denk gelmişti. "Ben inanmıyorum da..." Yine garipleşmişti. Bazen bu Dejavu hakkında şüphelerim oluyordu. Kim bilir ne saçmalayacaktı. Yine de eski şımarıklığı yoktu üstünde, sanki derin sırlı bir yarası varmışta bana açacakmış gibi konuşuyordu. "Dejavu, bana güzelce açıkla lütfen, biliyorsun seni çoğu zaman anlayamıyorum." dedim. Yine yüzüme bakmamıştı, bu sefer gözlerini kısarak sanki geçmişte bir şeyler görüyormuşçasına konuşmaya başlamıştı. "İnsanoğlu çok nankör! Ve sizlerin sevgileri, aşkları hatta nefretleri bile sahte!" dedi. Neye dayanarak bunları söylüyordu hiç anlamıyordum. Sadece yüzüne bakıyordum, üstüne gitmeden kendisinin bir şeyler anlatmasını istiyordum zira çok soru sorunca çekip gidiyordu. "Mesela bir insan çok sevdiği bir insan için canını verebilir mi? Şu dünyada sizler için canınızdan daha kıymetli ne var?" Duvara bakmaktan vazgeçip bana dönen Dejavu yüzüme dikkatle bakıyordu. " Sen! Tarık için canını verir misin?" Garip bir soru olmasına rağmen cevabı bilmiyordum. Evet, Tarık'ı çok seviyordum ama canım kadar mı? Yüzüme alaycı bir gülümseme atan Dejavu yeniden duvara dikti gözlerini. "Ancak bu şey, acı kadar gerçek, su kadar temiz, toprak kadar saf bir aşkta mümkün olabilir. Bunun içinde bir tarafın melek olması lazım herhalde." dedi. Dejavu niye yine drama bağlamıştı? Bu çocuk kendini Tarık görünümlü olduğunu öğrendikten ve Tarıkın ne hale geldiğini gördükten sonra sanki hayat ışığını kaybetmişti. Tarık için canımı verme konusuna gelecek olursak eğer öyle bir durum söz konusu olursa bunu o zaman düşünecektim. Şimdi kendi canımın derdindeydim. *** Sanırım akşam olmuştu çünkü içeri ışık sızmıyordu. Dejavu gittiğinden beri bileklerimde sızı hissetmiyordum. Bu benim için çok iyi olsa da günün devamında bana ne yapacakları konusunda bilgisiz olmak yeterince strese sokuyordu. Neden sonra kapı bölümünden cılız bir ışık sızdı. Biri elinde fenerle gelmiş olmalıydı. Dejavu olmadığına göre adamlar mıydı? Ya beni gözlerimi çözmüş bir halde görürlerse ne yapardım? Hızla boğazıma inen bezi yukarı doğru çektim bir kaç yüz hareketiyle gözlerim özentisizce kapanmıştı. Kapı görevi gören şey hafif gürültü ile açıldı. İçeri tahmini bir kaç kişi girdi. Yalancı inlemelerim ile etrafı doldururken birisi gözümü açtı. Karanlıkta açık seçik görebildiğim kadarıyla hepsi erkekti. Yüzlerini ve çukurdaki derinlikten ötürü boyutlarını göremiyordum. Kollarım ve bacaklarımdan sıkıca tutuldum. Çukurdan hunharca çıkarıldım. Dışarıya çıkmak çok güzeldi. Gecenin karanlığında yıldızlar göz kırpıyordu. Yıldızların göz kamaştıran ışıltılarını alaşağı eden ayın muhteşem hünkarlığı, emri altındaki yıldızlarda büyük bir itaat eseri gösteriyordu. Gecenin bu muhteşemliği, fırtına öncesi sessizliği andırıyordu adeta. Yada benim ruhum bu muhteşemlikte boğulmuş daha sıradan bir şeyler istiyordu. Bu gece hiç olmadığı kadar sessiz, haber dolu ve ağzı ketum, nefesi zift kokan bir yaşlıyı andırıyordu. Etrafta kimseyi göremedim. Herkes gitmiş tarlada benden başka kimse kalmamıştı. Etrafımda cellat gibi dolaşan bir kaç erkekle ne işim vardı burada? Hangi anının içindeydim? Dejavu derken, bu olayın aynısı gelecekte de olmuş muydu? Neden sonra aralarından biri bir bardak su getirdi. Ellerim bağlı olduğu için suyu içemedim ve o kişi bana suyu büyük bir itina ile içirdi. Saatlerdir susuzluktan yanan boğazım bir nebze olsun rahatlamıştı. Minnet dolu bakışlarım su verenime yönelirken hafif bir acıma duygusu gördüm. O karanlıkta nemli bulunan elmasa çarpan ayın ışığını yansıtan bir çift göze. Bu uzun sürmedi hızla gözlerini deviren kişi bana hem acıyor hemde biraz sonra olacaklar için hakettiğimi düşünüyordu. Neden sonra etrafımdakiler tek sıra halinde ellerini önüne bağladılar. Saygı ifadesi gösterdikleri kişiyi merakla bekliyordum doğrusu. Yalnız bulunduğum konumdan ötürü arkama dönemiyordum. Zaten iyice gücüm tükenmişti. Eğer sonuçlandırmak istediğim bazı konular olmasa şuracıkta ölmeyi bile dileyebilirdim. Bir süre sonra aralarından biri "Eğer bu kızdan önemli bilgiler toplayabilirsek bu bizim için çok iyi olur, aksi takdirde ne hesap veririz?" dedi. Ben mi? Benden ne öğrenmek istiyorlardı bunlar? Allahım sen yardım et! Aradan bir kaç saniye geçti geçmedi, bir tanesi tıpkı bir asker gibi kendisini ve yanındakiler olduğunu düşündüğüm kişileri tanıtmaya başladı çünkü ismi söylenen hazır ol vaziyetine geçiyordu. Arkamdan biri yaklaşıyordu, yaklaşıyordu. Adımları kalbimi şaha kaldıran, kalp atışı gözlerimi çıldırtan, korkudan küçük dilimi yutmama sebep olacak bu kişi çok kudretli ve bir o kadar da sinirlenmişe benziyordu. Ne yaparım? Nasıl kaçarım planını kurarken ikinci defa boğazıma tutulan bıçakla irkildim. Titremeye bile cesaret edemiyordum. Arkamdan yoğun şekilde gelen sesle irkildim. "Hangi bölük, hangi etiket ve hangi grubun üyesi olduğunu söylemen için iki saniyen var, tehdit etmiyorum uyarıyorum." Kelimeleri beynime kazınan bu kişinin, seçtiği kelimeler kadar ses tonuda etki ediyordu. Öyle tanıdık geliyordu ki. "Bir!" "İki!" İstemsizce kaldırdığım kafamın üstünde onun yüzü ile buluşan yüzüm yüz sene beklese de böyle bir yüzle bu halde yüz göz olmak istemezdi eminim! Karanlıkta yüzüne sürdüğü kömür izleri ve hafif nemli gözleri ışıldarken yine boğulmuştum boşlukta. Galiba Dejavu'nun ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Tarık benim Azrail'imin ta kendisi olabilirdi. Tarık benim, ben Tarıkın gözlerinin içine bakarken üstümüzde bir yıldız kaymıştı. Etrafındakileri yaka yaka. *** Aramızda bir karış varken Tarık ve ben saniyelerdir birbirimize bakıyorduk. Bir müddet sonra bana yumuşakça gülümseyen Tarık'ın şefkat dolu sözleri de içimi aydınlatmıştı. "Özür dilerim!" Bunları söylerken öyle şefkatiydi ki kendimi tutmasam omzuna sarılıp ağlayacaktım. Ne tepki vereceğini bilmediğim için duraksadım. Hızla ellerimi çözen Tarık, tatlıca gülümserken bir yandanda özür kelimelerini tekrarlayıp duruyordu. Ne oldu anlamamıştım. Şaşkınlıkla etrafı incelerken açıklayıcı cümleler Tarık'ın ağzından döküldü. "Yanlış kişiyi alıkoymuşsunuz! Bu kız, Sırp değil!" Bana dönerek üzerimdeki toprak kalıntılarını temizleyen Tarık nazikçe "Siz kimsiniz hanımefendi?" diye sordu. Hiçbir şeyi hatırlamadığını düşündüğüm için sakince "Ben Türk'üm. Türkiye'den buraya üniversite için geldim." dedim. Şaşırarak gülümseyen Tarık "Demek Türkiye'den geldiniz, bizim kardeş ülke." dedi. "Ben Tarık Sipahi, Boşnak askerlerinin eğitmeniyim! Sırp bir ajan alarmı aldıkta adamlarım sizi yanlışlıkla alıkoymuşlar kusura bakmayın!" dedi. Ben Tarık'tan daha şaşkındım. Eğitmen mi demişti? Tarık asker miydi? Bu çocuk kaç yaşındaydı? "Demek askersiniz !" dedim terddütlüce. "Hayır asker değilim, gönüllüyüm! Savaştan sonra askeri birliğimiz maalesef eski gücünü kaybetti. Sivilleri korumak da biz genç gönüllülere kaldı . Resmi olmasak bile oldukça güçülüyüz. Osmanlı'dan kalma bir ismimiz var. Bu sayede bütün Bosna bizi tanır. Biz gönüllü sipahileriz." Demek ki Tarık'la ilk bu tarlada karşılaşmıştık. Tarık adamlarından yeni bir haber almıştı ki hızla ayağa kalktı. Aldığı ihbara yoğunlaşan birlik beni bırakmışlardı. Karanlıkta yapayalnız kalmıştım. Aniden gelen dürtü ile Tarıkın peşinden koşmaya başladım. "Tarık bey!" Arkalarından bağırmama rağmen durmuyorlardı. Yine de peşlerinden koşuyordum. Büyük bir hızla koşarken birden büyük bir patlama oldu. Etrafta çığlık ve inleme sesleri yükselirken hızla biri üstüme kapaklandı ve beni ileri itekledi. Saniyeler içinde durduğum yerde de büyük bir patlama oldu. Tarık elimden tutup ayağa kaldırırken "Kusura bakma peşimizden gelme diye o kadar da hızlı koştuk ama sen yine de yetiştin. Buralar çok tehlikeli seni bir an önce güvenli bir yere bırakmalıyım." dedi. Arkasını dönmek üzere olan Tarıkın eline sıkıca yapışırken, titreyen gözleri ellerime takılmıştı. Şaşkınlıkla gözlerime değen gözleri ilk kez böyle bir şey hissettiğini anlatıyordu. Hızla ellerini çekti ve benden bir adım geriye gitti. "Ne oldu?" Biraz nazlı biraz da önceden oluşan sevgi bağının verdiği cesaretle "Korkuyorum " dedim. "Hem beni siz kaçırdınız şimdi nasıl arkadaşlarımı bulacağım? Bana yardım etmelisiniz." diye inledim. "Olmaz!" derken Tarık kaşlarını çatmıştı. Ciddiydi. Tıpkı Dejavu'nun ciddi olduğu zamanlar gibi. Gözlerine bakılırsa bana karşı hiçbir duygu beslemiyor aksine beni bir yük olarak görüyor gibiydi. Yeniden arkasını dönüp gidiyordu ki peşinden gittim. Ben gittikçe onu takip ettikçe yolunu değiştiriyordu. Yine de takip ediyordum. Şımarık bir çocuk gibi onu takip ederken ondan hiç korkmuyordum bana karşı herhangi bir duygusu olmasa bile varlığı varlığıma güven veriyordu. Aniden arkasını dönüp "Beni takip etme!" diye bağırırken önümü göremedim. Ve bileğim bir çukura girdi. Acı ile yere kapaklanırken inledim. Silahını bir yere atıp yanıma koşan Tarıkın korktuğu titreyen ellerinden anlaşılıyordu. Yine de ben bunu önemseyecek durumda değildim. Canım çok yanıyordu. "Sana beni takip etmemeni söylemiştim niye geldin ki? Seni bıraktığımız yerde dursaydın sabah olunca buradan giderdin." diye tısladı. "Nasıl gideyim sana Türk'üm diyorum, Bosna Hersek'i nerden bileyim? Ah bileğim!" diye mırıldandım. Karanlıkta ne olduğunu göremiyorduk ama canım çok yanıyordu. Bir kaç incelemeden sonra "Hadi o zaman biraz ileride barınağımız var orada tedavine bakarız beni takip et." dedi istemsizce. Öğrendiğime göre götürdükleri birliğe öyle herkes giremiyormuş. Türk olduğum için beni götürüyorlardı O kadar uykum vardı ki, beni yatırdıkları yatağın konforunu bile düşünecek durumda değildim. Zaten kapalı gözlerim uykuya yelken açtığında dışarıda patlama sesleri duyuluyordu çok uzaktan gelen bu ses insana nasıl da ninni gibi geliyordu? *** Güneşin tatlı ışıkları yüzümü okşarken mutlulukla uyandım. Etrafıma çevreledikleri perde işlevi gören çarşafı güzelce kaldırıp kenara koyduktan sonra yavaşça yataktan indim. Yattığım yerden inerken üzerimdeki ceketimsi şey aşağı düştü. Gece soğuk olmalıydı benimle birlikte uyuyan onca asker birbirlerine büzüşmüş halde hala uyuyorlardı. Yinede sanki içlerine bir güven gelmişti. Huzurla uyuyan askerler üzerindeki ceketlerini neden bana vermişlerdi? Tek yatakta da ben yatıyordum. Biraz mahcup biraz utançla yataktan indim. Aralarından geçerken geçmişteki Çanakkale, Sarıkamış ve diğer cephelerimizdeki askerlerimiz gözlerimin önündeymişçesine bir hisle doldum. Onlarda böyle miydi? Böyle garip, böyle cesur, böyle umut dolu. Barınaktan dışarı çıkınca bekçilerin gözlerini kırpmadan nöbette olduklarını gördüm. Hepsi bir amaç için buradaydı. Hepsi annesinden babasından ayrı gönüllüce gelmişlerdi. Bir taşın üzerine çökmüşken önüme bir bardak uzatıldı. Uzatan kişiye baktığımda içten bir teşekkür edip yanıma oturan Tarık'ı gördüm. "Neden? Benim teşekkür etmem lazım!" diye sordum. "Hayır senin yaptığın şey bizim için çok daha önemli." dedi bir yudum alırken bardağından . Anlamamıştım. Yudum yudum sıcak çayı içerken Tarık bileğime dokundu. Biraz sızlamıştı ama gece onu sardıkları için şimdi fazla bir ağrısı kalmamıştı. Bileğimi inceleyen el de yaralıydı ama nedense kendi acısını değil benim acımı önemsiyordu. Hızla bileğini tutarken, şaşırmışçasına bana baktı ama ben itiraz etmesine izin vermeden bana sarılan bezin bir bölümünü onun bileğine sardım. Çok iyi olmamıştı ama idare ederdi. Minnet, şaşkınlık ve farklı bir duyguyla teşekkürünü bildiren Tarık son yudumunu aldıktan sonra bardağını yere koydu. Gözlerini kısarak geleceği görürcesine suratını ekşitti ve "Umut bu toprakları çok önce çöle çevirdi. Artık o yağmurun adını bilen yok!" diye mırıldandı. Onu takip edercesine bardağımı ben de koydum yere. Bosna'dan bahsediyordu belli ki. "Hep bir yardım bekledik, sıcak savaş bitti belki ama soğuk savaş hala devam ediyor. İnsanlar bir hayat kurmak istemiyor ya da birine güvenmek birine hayatını adamak. Savaş zamanında kaybettikleri onca canla bu tür şeylere tekrar bağlanmak istemiyorlar. Kızlar evlenmek istemiyor zira artık bir çok evde sadece kadınlar var. Erkeklerin çoğu savaşta öldü. Erkekler çalışmak istemiyor. Çünkü ekmek getirecekleri bir evleri yok. Kısacası umut denilen o şey, artık yok." Moralim bozulmuştu. Tereddütle "Ya sen?" diye sordum. "Ben mi?" Soruma soruyla karşılık vermişti. Merakla gözlerine bakarken bir umut bekledim ama yoktu. Kendisini vatanına adamış yürekten başka bir şey gözükmüyordu. Fazladan soru sorsam canımın acıyacağını düşündüm bu yüzden tek kelime daha etmedim. *** Ordugah mı desem, barınak mı desem artık buradan ayrılma vaktim gelmişti. Bunun için komutana özel istekte bulunmak gerekiyordu öyle demişti bir asker. Bunu derken de isteksizdi. Gitmemi istemiyorlardı. Komutanın bölümüne giderken çığlık ve bağırışlar duydum. Yavaş adımlarla ilerlerken tanıdık bir sima gözlerimi okşadı. Yine de bu görüntüden çok hoşlandığımı söyleyemeyecektim. Başta Tarık olmak üzere beş asker ortalarına aldıkları kişiyi sorguya çekiyorlardı. "Sırp mısın?" "Kimin ajanısın?" Bana sordukları soruların aynısını soruyorlardı. Hiç tereddüt etmeden "Yeşim!" diye bağırarak içeri daldım. Yeşim de askerlerden kurtularak yanıma geldi. Tarık "Onu tanıyor musun?" diye sorduğunda ellerim Yeşim'in elleri ile bir bütün oluşturmuştu. " Evet." dedim korku ile . Tarık sorguya devam ediyordu. "Kim, Türk mü?" "Evet." dedim usulca. Yeşim ağlıyordu. Korkmuş olmalıydı. Titremesinin geçmesi için ellerini sıkıca tuttum. "Nasıl geldin buraya Yeşim?" Konuşamıyordu bile öyle çok titriyordu ki şoka girdi sandım. "Be, ben seni kaybettim sandım. Nerelerdeydin?" Kardeşim ağlıyordu. Çok korkmuştu. Onun göz yaşlarını silerken kendi gözyaşlarımı umursamıyordum. İçim çok acımıştı. Ben herşeyi bilmeme rağmen onun herşeyden habersiz olması, kalbimi yakıyordu. "Beni kaçırdılar ama merak etme iyiyim. Bunlar iyi insanlar, bana iyi baktılar beni korudular." dedim. Şoku atlatınca bana sımsıkı sarılan Yeşim'e ben de sıkıca sarıldım. Benim biricik dostum. *** Bu birlikte yeteri kadar kalmıştık artık ayrılmalı ve işimize dönmeliydik. Bana kalsa ben Tarık'ın yanında kalıp onun hayatı hakkında daha fazla bilgi edinirdim ama yaşayacağım anılar bununla sınırlıydı. Geceden itibaren aç olan karınlarımız daha fazla dayanamıyor olacak ki yoğun sesler çıkıyordu. Biz iki kızı bir çadırda bırakıp eğitimlerine devam eden askerlere ne diyebilirdik ki? Yaklaşık bir üç saat sonra saat on iki gibi öğle yemeği için toplanan askerler fazlaca yorulmuş gözüküyorlardı. Giysileri, ayakkabıları ve teçhizatları eski yada işe yaramayacak kadar kırık çökük olan bu insanlar mutluydu. Gözlerinin içi umutla parlıyor, bizim Türk olduğumuzu öğrendikten sonra iyice coşmuşlardı. Çoğu çocuk yaşta sayılabilecek askerlerin tümü gençti. Kimi annesini, kimi babasını kaybetmiş onlar için vatan için hayat mücadelesi veriyorlardı. Onlara bakarken önüme bir tabak uzatıldı. İçinde yeşil mercimek ve bir dilim ekmek olan bu yemek hiç olmadığı kadar değerliydi gözümde. Tarık yanımıza otururken bir şey isteyip istemediğimizi sordu. İçtenlikle teşekkür eden Yeşim çok memnun olduğunu belirtti. Ve lavaboyu sordu. Ona lavaboyu tarif ettikten sonra geri gelen Tarık aynı yerine oturmuştu. Ben ise hala askerlere bakıyordum. "Umut yok mu?" diye soran Tarık'a baktığımda gözlerini kısmıştı. Yine kısmış yine kısmıştı. Nasıl bir insan bu kadar karmaşık bir hayat yaşardı? Gelecekteki Tarık, şimdi ki Tarık ve geçmişteki Tarık. Yine kısmıştı gözlerini ki eziyordu tüm dünyayı iyisini kötüsünü. Yeniden önüme döndüğümde . "Umut tamda, umutsuzluğa düştüğümüzde yeşeren bir tohumdur" dedim. Kısık bir gülümsemenin ardından "Burada umut Türkiye'den önce söner. Bu insanların aslında hiç umudu yok! Türkiye'den beklenen yardımları almamıza rağmen insan sizi arıyor, bir kardeş istiyor yanına." dedi. "Kaç yaşındasın?" diye sordum. Şaşırmış ve konu ile alakası olmazcasına tereddütle "Yirmi bir." dedi. Gülerek "Kardeş olmamız için fazla uygun bir yaş değil mi?" diye sordum. Ciddi bir şekilde "Kardeş olmak, sana verdiğim en uzak sıfat olurdu." dedi. Ciddi suratı hafifçe gülümserken ne olduğunu anlamadığım halde titremiştim. Dili ile ifade edemediği yüzlerce kelimeyi gözlerine yerleştirdiği o naif duygusu ile anlatıyordu. Bu bakışlarda neyin nesiydi böyle? Birbirimize bakarken bir asker gelerek bizi götürecek olan arabanın hazır olduğunu bildirdi. Hızla yemeğimi bitirdim. Yeşim'de gelmişti. Vakit kaybetmeden arabaya bindik. Tarık bizimle gelmiyordu. Arabanın dikiz aynasından bakarken, geride bir parçamı bırakıyormuşçasına çırpındı kalbim. Daha ne kadar ayrılacaktık böyle? Ne zaman birleşecektik? Ne zaman eskisi gibi bir olacaktık? Ne zaman? Ne zaman karşısına çıkacaktım? Ben bunları düşünürken birden elimi sıkan Yeşim ile kendime geldim. Hemen bende elimi onun elinin üstüne koydum. Heyecanla gülen Yeşim'e bakarken bir şey söyleyeceğini anlamıştım. "Söyle bir tanem ne oldu?" Derin bir nefes alan Yeşim, arkaya bakıp duruyordu. "Ben! Ben!" "Evet sen!" dedim. "Ben galiba aşık oldum Hazal!" dedi. "Ne! Gerçekten mi? Peki kime? Ne zaman?" Bu Yeşimden duyduğum en güzel şeydi. Onun hakkında herşeyin iyi olmasını istiyordum. Heyecanla yeniden "Kim bu şanslı kişi?" diye sordum. Sevinçle gülümseyen Yeşim "Komutan Tarık'a!" dedi. Yeşim'in söyledikleri beynimde sürekli yankılanırken, donup kalmıştım. Ne gülüyor, ne ağlıyor, ne de bir şey söylüyordum. Bir şey söylemem için bekleyen Yeşim'e öylece bakıyordum. Geçmişteki ilk şokumu yaşıyordum. Kendimde değilken bile son sürat gidiyorduk. Nereye mi? Bilmem ki? Kim bilir belki geçmişe, belki geleceğe, belki bilinmeze! Bunun ne önemi vardı ki? Yaşadıklarım içinde bir kuklayı andıran işe yaramaz bir fert olarak görüyordum kendimi. Ne acısını dindiren, ne aşkını yaşayan, ne sorularına cevap bulan, ne de sorulara yanıt veren. Yeşim mutlulukla hayallere dalarken, ona acı bir şekilde gülümseyen kendimi arabanın dikiz aynasında gördüm. Ne zavallıydım. Yalnız beni izleyen tek ben değildim. Şoför koltuğundaki asker de beni izliyordu. Şaşırmamda büyük rol oynayan şey ise onun hiç yabansanmayacak kadar tanıdık olmasıydı. Bir asker olmasına karşın bana gülümseyerek bakan Selim, kendi dejavusu için göreve başlamıştı anlaşılan.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD