6. BÖLÜM

4063 Words
Mazinin insanlar üzerinde bıraktığı etki, belki de geleceğin kaygısından daha hafif kalır. Çünkü geçmiş, ister acı ister tatlı olsun bir şekilde geçip gitmiştir. Tutkuyla bağlanılmışlar, özlemle beklenmişler, nefretle terkedilmişler... Hepsi, hepsi geçip gitmiştir. Ve geriye bir şey kalır ki, tüyleri ürperten, yürekleri hareketlendiren, solukları kesen. Ne olacağı bilinmeyen, gelecek... İşte bu yüzden insan her zaman gelecekten daha çok korkar... *** Psikolojimin sağlığını korumak için sürekli iyi bir şeyler düşünmeye çalışıyordum. Gözlerimin önünde kendini asmaya çalışan Tarık varken ruh sağlığımı korumak gerçekten de çok zor oluyordu. Soğuk soğuk terliyordum. Hareketsizce durmama rağmen terlemem doruk noktaya ulaşmıştı. "Bir şeyler yap Dejavu! Lütfen, intihar edecek." Şoka girmiş gibi bağımsız hareket eden ağzalarımı durdurmak uzun sürmüştü. Fazlasıyla korkmuştum. Sinirimden ya da üzüntümden ölmesini dilemiş olabilirdim ama bir insanın ölümüne sebep olmak benim için fazlaca ağır bir yüktü. Gözlerimden akan yaşlar ceketimin yakasını ıslatırken, hâlâ Tarık'ı izlemekteydim. Dejavu bir süre boşluktaymış gibi kendini inzivaya çektikten sonra gitmişti. Niye gitmişti? Beni niye yalnız bırakmıştı? Belki de çaresiz olup elinden hiçbir şey gelmeyeceğini bildiği için bu sahneyi görmek istememişti. Şimdi yapayalnızdım. Ayakları ile sandalyeyi dürtüp duran Tarık bir türlü sandalyeyi düşüremiyordu. Bir kaç denemeden sonra nihayet eğrilen sandalye asılmak için yeterli gerginliği sağlayacağa benziyordu. Dejavu gibi başımı ellerimin arasına aldım ve bu durumun geçmesi için sessiz sessiz dua etmeye başladım. Dua ederken bir yandan da sürekli aynı şekilde sallanıyordum. Ve bir çığlık! Tiz, korku ve acı dolu... Huzursuz ama umut barındıran. Hızla gözlerimi açtım, ama bakmaya cesaret edemiyordum. Yine de çığlığın bir kıza ait olması biraz olsun beni rahatlatmıştı. Şu anda en ihtiyacım olan şey, üçüncü bir şahıstı. İçeri koşar adımlarla giren Yeşim sürekli çığlık atıyordu. "Aman allahım! Yo! Hayır! Hayır! Tarık, hayır!" İkili arasında uzun bir kapışma olduğu, gelen patırtı kütürtülerden anlaşılıyordu. Yüzümü kaldırıp bakamıyordum. Sadece bu anın bir an bitmesi için dua ediyordum. "Yeşim kurtar Tarık'ı lütfen!" Dakikalar sonra olay, Tarık'ın daha çok inlemeyi andıran çığlığı ile son bulmuştu. Hâlâ kavga gürültü vardı ama ilk zamana göre çok daha sakinlerdi. Ne kadar sinir olsamda bu ikili en azından şimdilik bir felaketin önüne geçmişlerdi. Tarık'ın hâlâ hayatta olduğunu anlamamdan destek alarak deliklerden birine gözümü yerleştirdim.Yeşim Tarık'ı zorla kollarından tutarak yere oturttu. Dizlerini karnına çekerek ellerini dizlerinin üzerine koyan Tarık, yine eski hayattan kopukluğuna dönmüştü. Derin bir nefes alarak söze başlayan Yeşim fazlaca çekinceliydi. "Yine Hazalı mı gördün rüyanda?" Rüya mı? Yine mi? Daha öncede intihara mı kalkışmıştı Tarık? İyice kulak kesilmiş konuşulanları pür dikkat dinliyordum. Tarık gözlerinden akan yaşı engellemeye uğraşmıyordu bile. "Onu gördüm" dedi Tarık boğazında düğümlenen bir şey ile. "Onu her zaman görüyorum, ama bu sefer ölmemi istiyordu. Anlıyor musun? Benim ölmemi istiyor!" Tarık titreyen çenesine aldırmadan konuşmasına devam ediyordu. "Gözlerindeki nefret hiç değişmemiş ölmemi istiyordu. Daha önce her zaman rüyalarıma girmesine rağmen bugün onu fazla gerçekçi gördüm. Çok üzgündü ağlıyordu." Yeşim şüpheli gözlerle etrafı incelerken göz göze geldik ama beni göremezdi ben onu görsemde. "Belki buraya gelmiş..." Yeşim'in söze girme çabası aniden kesilmişti. Tarık hunharca bağırarak Yeşim'i püskürttü. "Hazal öldü! Beni neden daha fazla yaralıyorsun! Öldü! O öldü!" Yeşim daha çok memnun olurmuşçasına gözüken surat ifadesi ile sürekli benim öldüğümü Tarık'a söylettiriyordu. Sanki ölmediğimi söylüyor ama bir yandanda Tarık'ın buna inanmaması işine geliyor gibiydi. Elimle başıma vurarak kendimi Yeşim'le alakalı bu kötü düşüncelerden arındırmaya çalıştım. "Hayır olamaz! Nereden geldi böyle kirli düşünceler? Tek bir suçlu varsa oda Tarık! Beni aldattı beni kandırdı. Hâlâ ondan nefret ediyorum, ölmesini istemesem de ona olan duygularım sonsuza dek silindi. İğreniyorum senden Tarık!" *** Biraz rahatlayıp yere oturmak için çöktüğümde nedense Tarık ile sırt sırta geldiğimizi hissettim. O nefes alıyor ben veriyordum. Ben alıyorum, o veriyordu. Nerdeyse kalp atışlarımızın ritmi bile eşitleşmişti. Ne yaparsam yapayım ona olan bağlılığım bir yerde ortaya çıkıyordu. Aniden içim nefret ile dolarken kalkıp başka köşeye oturdum. Oturmamla Dejavu'nun belirmesi bir oldu. Yanıma çöker çökmez, yine eskisi gibi tatlıca göz kıptı. Tarık'ın aynısı olan bu şey beni çok mutlu etse de gıcıklık yönü ağır basıyordu. "Merhaba hazalcığım nasılsın? Uzun zaman oldu böyle kafa kafaya verip konuşmayalı. Kankan olup çıktım ha! Ne dersin?" diye sordu. Şaşkınlıkla gözlerimi açmış Dejavu'yu aşağıdan yukarıya süzerken gıcıklıkla titreyen üst dudağımı durduramıyordum. "Doğru söyle yine garip bir şeyler mi olacak?Bana yumuşak davranmaya başladığında bir olaylar oluyor!" Biraz kırılmış biraz da şaşkınlıkla üzüldüğünü belirten Dejavu, içten konuştuğunu açıklamaya çalışırken çok tatlı gözüküyordu. "Kalbimi kırıyorsun! Ben gelip halini hatrını soruyorum sen bana ne diyorsun? Evet belki ilk tanışmamızda birbirimize gıcık muameleler yapmış olabiliriz ama zaman geçtikçe seni daha iyi tanıdım ve çokta kötü biri olmadığına karar verdim. Yoksa! Yoksa!" Dejavu hızla ayağa kalmıştı. Sonuna kadar açtığı gözleriyle bana bakarken, korkmuş ve utanmış görünüyordu. "Ne oldu?" diye sordum saçma davranışlarını izlerken. "Sana aşık oluyor olabilir miyim? Ne de olsa Tarık'ım ben. Senin hayal ürünün olsamda Tarık'ım!" dedi telaşla. Şaşkınlıkla Dejavu'nun hareketlerini sindirmeye çalışırken telaşla gitmesini izledim. Yanakları kızarmıştı garipçe utanmış ve endişelenmişti. "Aah! Ne zaman normal biri oldu ki!" diye mırıldandım. Umutsuzca başımı sağa sola sallayıp Tarık'a baktım. Yeşim gitmişti, Tarık'da uykuya dalmıştı. Ben de esnemeye başladım. Gündüz gündüz ne uykusuydu bu? Sonra birden Tarık'ın rüyalarına da dahil olduğum aklıma geldi yavaş yavaş gevşeyen bedenimi kontrol edememeye başladığımda uykuya geçmiştim. Saniyeler sonra vernik ile kaplı tahta zemini hissederek yürüdüğümü fark ettim. Yine neredeydim ben? Büyük bir kahkaha ile süregelen eğlence sesleri kulağımı tırmalıyordu. Duvarda asılı olan takvim doksanları gösterirken, geçmişe gittiğimi anladım. Yoğun kahkahalar arasında ince tiz bir çığlık sesi yükseliyordu. Hızlanan adımlarımla karşımda olan manzara midemi bulandırmıştı. Tüylerim diken diken olurken, dengemi kaybetmiştim. Bir anne ve iki sarışın çocuktan oluşan aile masada kahkaha ile yemek yerken yerde bir köşede yanında duran köpekle aynı yerde, masada yiyenlerin önlerine attığı kemik ve artıklarla beslenen siyah saçlı bir çocuk duruyordu. Üzerinde yırtık bir tişört ve kısa bir şort vardı. Kolları noktadan daha büyük izlerle çevrelenmiş, saçları biçimsizce kesilmiş, dizleri morarmıştı. Birden ayağa kalkan kadın bitirdiği sigarasını yerdeki çocuğun kolunda söndürürken, çocuğun acı ile inlemesi ben de şok etkisi yapmıştı. Demek kollarındaki iz buydu. Korku ile ne yapacağımı bilemezken, çocuk inlemesin diye bir tekme atan kadın tehditkar bakışlarını sürdürürken diğer odaya geçmişti bile. Bir yandan kolunu tutup bir yandan önündeki yemekleri daha doğrusu artıkları yiyen siyah saçlı çocuğun ağlarken bile hiç sesi çıkmıyordu. Masadan kalkan çocuklardan biri çocuğun önündeki yemekleri köpeğe verirken yeni bir tekme atmayı da ihmal etmemişti. Masumca köpeğin yediklerine bakan çocuk doymayan midesini ovuşturuyordu. Birden odada kadının sesi yankılandı "Hey Markus sakın olaki Milovan geldiğinde sesini çıkarma, yoksa canına okurum!" Dur bir dakika Markus mu? Bu isim hiçte yabancı gelmiyordu. Bosna hersek'de Tarık'ın üvey kardeşleri Tarık'a böyle sesleniyorlardı. Kısa süren düşünme faslımdan sonra yere kapaklandım. Bacaklarım beni tartmıyordu. Başım dönüyor kalbim çok acıyordu. Titreyen bedenime hakim olamazken, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. "Bu çocuk! Bu çocuk Tarık mıydı şimdi! Aman allahım Tarık'ın çocukluğu böyle miydi? Acılı bir geçmişi olduğunu söylemişti ama bu çok fazlaydı, resmen işkencelerle doluydu. Acı ile sarsılırken, uykudan uyandım. Tarık'da aynı rüyayı görüyor olmalıydı. O da sersemleyerek uyandı. Gözümü ayırmadan delikten onu izliyordum. Uyanmıştı ama sanki hâlâ rüyanın etkisindeydi, tıpkı benim gibi. Yanına gidip her şeyi unuttuğumu ve yanında olmak istediğimi söylemek istedim. İçim acıyordu onu böyle görmek beni yıkıyordu. Çok üzülüyordum. Hiçbir şey umrumda değildi önemli olan sadece onun bir kerecik gülmesiydi. Bunun için her şeyimi verebilirdim. Geçmişinin bu derece olduğunu bilmiyordum. Kim bilir daha bilmediğim neler vardı! Güçlükle ayağa kalkıp bahçede bulunan musluktan akan sudan yüzünü yıkadı. Bir iki avuçta su içti. Ve tekrar yerine oturdu. Kaç gündür yemek yediğini görmemiştim. Beni ürkütüyordu. Yerine oturduğunda düşüncelerle doldum. Bu insan nasıl bu hale geldi? Nasıl böyle yaşlandı? Nasıl böyle çöktü? Onunla nasıl tanıştım? İlk nerede görüştük? Kader bizi nasıl bir araya getirdi? Dünkü sinirimden eser kalmamış gibi yine Tarık'ın lehine düşüncelerle dolmuştu beynim. Ne yaparsam yapayım ondan bir türlü vazgeçemiyordum. *** Hava kararmış gün bitmişti. Her şey, herkes evine yuvasına gitmişti. Yalnız iki kişi olduğu yerde duruyordu. Tarık ve ben yerimizden bir an olsun kalkmamıştık. Düşünüyordum. Yaşadıklarımı, yaşayacaklarımı ve yaşıyor olduklarımı. Nasıl bir durumun içinde olduğumu hâlâ çözememişken, sürekli karışan olaylar beni yoruyordu. Donuk bir halde düşüncelere boğulmuşken, odanın içi garip bir şekilde aydınlandı. Aydınlandı, aydınlandı ve aydınlıkta silüetler belirmeye başladı. Ama bunu sadece ben görüyor olmalıydım çünkü Tarık'da bir kıpırtı olmamıştı. Her bir parıldamada bir silüet beliriyordu. Geriye çekilip sırtımı duvara yaslamış olacakları izliyordum. Bu arada telefonumu kendime silah olarak ayarlamış olası bir tehlike için hazırlanmıştım. Her an her şey olabilirdi. Nedense içimde yine garip bir şeyler olacağı yönünde hisler vardı. Heyecanlanmış dahası korkmuştum. Sayabildiğim dört ışıltının ardından içeride dört kişi belirdi. Telefonumu sıktıkça sıkıyor, her şey için hazırlanıyordum. Kalbim hızla atarken karşımda bana farklı duygularla bakan bu kişileri izliyordum. Omzuma gelen boyu, turuncu saçları ve yüzünde bulunan çilleri ile tatlı görünen bir kız çocuğu koşarak bana geldi. Tam elimi kaldırmış saldırıya geçecektim ki "Hazal abla!" diyerek bana sarıldı. Elim havada kalmıştı. Kız bana sarılırken, bir yandan da dua ediyordu. "Şükürler olsun kurtulduk, Hazal ablayı bulduk!" Kızın sarılmasına karşılık vermezken karşımda bana bakan diğer üç kişiyi inceliyordum. Bir kız daha vardı ama o uzun boylu ve uzun saçlıydı. Üstelik biraz çekik gözlüydü. İki erkek vardı. Biri kaslı ve siyahi , diğeri beyaz tenli kahverengi saçlarıyla oldukça yakışıklı görünüyordu. Bir dakika kadar sonra yakışıklı kahverengi saçlı çocuk bana yaklaştı ve gülümseyerek elini uzattı. "Merhaba Hazal! Ben Selim!" Elimi uzatmamıştım. Hiç birini tanımıyordum ama onlar beni oldukça tanıyor gibi gözüküyorlardı. Bir anlam verememiştim. Gülümsemesine devam eden Selim, çapkın bakışlar atıyordu. Elini çekerken dahi ürkütmüştü beni. "Ah tabi ya! Sen bizi tanımıyorsun. Ben Selim. Sana sarılan o küçük kızın adı Melisa. Diğer yakışıklı çocuk Stephan ve bu güzel kız da Yoona." dedi. Teker teker tüm herkesin isimlerini saymıştı ama hâlâ bir açıklama getirmemişti. Ne işleri vardı burada? Boğazını temizleyen Selim, tekrar söze girmişti. "Biz senden yardım istemeye geldik" Kekeleyerek "Ne tür bir yardım." dedim. Selim "Buradaki herkes senin gibi Dejavu yaşayan insanlar. Senin gibi anılarına gidip geldiler." dedi. Kaşlarımı çattım. "Benim Dejavu yaşadığımı nereden biliyorsunuz?" Kayıtsızca gülen selim "Dejavu yaşayan herkes seni bilir Hazal! Sen Dejavu tarihinin bir numaralısısın! Belki sen bile kendinin ne kadar özel olduğunu bilmiyorsundur. Dejavu olayı, Dejavu olayı olalı senin gibi bir üyeyle tanışmadı." dedi. Bu son cümlesi bana tanıdık gelmişti. Dejavu da bana böyle bir şey söylemişti sanki. Şaşkınlık ve hâlâ mevcut bulunan şüphelerimle Selim'e, bana itici itici bakan Stephana, ve merakla etrafı inceleyen Yoona'ya baktım. Doğru söylüyor olabilirdi. Ama ne istiyordu? Biraz daha yaklaşan selim "Bak," dedi. "hepimizin senin gibi unuttuğu bir geçmişi ve hatırlamak istediği kurtarmak istediği bir kişisi var. Sen nasıl Tarık'la aranızda olan şeyleri merak edip onunla yüz yüze gelmek istiyorsan hepimiz öyleyiz. Melisa annesini, Stephan oğlunu, Yoona eşini arıyor. Benim de aradığım biri var. "İyi ama benden ne istiyorsunuz?" diye sordum. Bu arada bana sarılmayı bırakan küçük kız "Bizim Prensesimiz olmanı istiyoruz." dedi. "Prenses mi?" Stephan sinirli tavrıyla gözlerini devirirken "Bıraksanıza bu işi beceremeyecek gibi görünüyor boşuna geldik!" dedi. "Hayır boşuna gelmedik." diyen Melisa Stephan'a sinirle bakmıştı. Kafam karışmıştı teker teker onları incelerken Dejavu geldi. Bir yandan karşındakilere bakarken "Dejavu olup biteni anlatır mısın lütfen!" dedim. "Hazal," dedi bana yaklaşarak. "burada bulunan herkes birer Dejavu üyesi tıpkı senin gibi. Ve bir yerlerde seninle anıları olan bu insanlar senin yardımınla ulaşmak istedikleri insanların anılarını yeniden yaşayıp senin önderliğinde başarılı bir dejavu süreci geçirmek istiyorlar. Biliyorsun dejavu yaşayan insanların hepsi geçmişini unutmaz ama sizler geçmişi unutarak dejavuya başladınız bu yüzden de anılara giderek geçmişi öğrenmelisiniz. Ancak böylece gelecekte neler olup bittiğini anlayabilirsiniz. İşte bu arkadaşlar senden, senden Dece olmanı istiyorlar." dedi. "Dece mi? O da ne?" " Dece, dejavu ecesinin kısaltılmışı yani dejavu Prensesi demek. Eğer sen bu ünvanı kabul edersen, onların prensesi olacaksın. Bunu bu zamana kadar kimse kabul etmedi. Yapman gereken şey, gittiğiniz anılarda mümkün olduğu müddetçe can kaybına uğramadan o anıyı yaşamanız, herbirinin geçmişine gidip talimatlar vermeli onları bir şekilde yönlendirmelisin. Tüm anılar bitip geçmişi hatırladığınız da gelecekteki ulaşmak istediğiniz insanlara kavuşacaksınız, tabi hayatta kalabilirseniz. "İyi de biz yaşadığımız bir anıya gidiyoruz. Yani anı demek geçmişte yaşanmış bir olay demek. Yaşıyorsak o anıda ölmemişiz demektir değil mi? Nasıl anılarımız tehlikede olabilir ki?" diye sordum. Dejavu doğru bir şey bulmuşum gibi, baş ve işaret parmağını şıklattı ve cümleleri sıralamaya devam etti. "Haklısın gittiğiniz tüm bu anıları siz geçmişte yaşadığınız ama şimdi gideceğiniz anılar kendi anılarınız değil! Buradaki tüm insanların anılarına da yolculuk yapacaksınız ve belkide bu insanların geçmişte yaşadığı bir olay sizin geleceğiniz olabilir. Bu yüzden dikkatli olmalısınız." Tatmin olmamıştım ama anlamış gibi yaparak baş salladım. Dejavu "Kabul etmek zorunda değilsin! Ama buradaki tüm herkes senden bir ümit bularak yardım istemeye geldiler herkes bu dejavu işinde başarılı olamıyor. Ne diyorsun Dece olacak mısın?" diye sordu. Küçük kız tekrar bana sıkıca sarıldı ve tiz sesiyle yalvarmaya başladı. "Lütfen Hazal abla, lütfen yardım et!" Yoona'ya baktım hâlâ ilgisiz duruyordu. Selim istiyordu ve sırıtarak bana çapkın çapkın göz kırpıyordu. Stephan'ın gözlerinde umut yoktu ama o da benden bir şeyler umuyor gibiydi. Sinirli gözlerinin ardında da küçük umut kırıntılarının olduğunu düşünüyordum. Nefesimi düzene koyup olup biteni sindirmeye çalışırken, herkesi süzgeçten geçirdim. Ben, dünyada buna benzer bir şey daha görmemiştim. *** Ve ümit, bir kez daha doğdu heybetli dağlardan... Bana bakan gözlerde ümit vardı, kimisi inançsızlığın ardında gizli, kimisi sevginin. Böyle bakan gözleri kim reddedebilirdi ki? Ne yapacağımı bilmiyor olsam da yardım için can atan yüreğimi nasıl durdurabilirim? Ben gerçeğim, gerçek bir kalbim var. Gerçek duygularım, gözyaşlarım gerçek. Ve gerçek olan her şeyi algılayabiliyorum. Onların gözündeki gerçek ümidi de gören gözlerim nasıl hayır diyebilir? Bu kadar vicdansız değilim! En azından değilmişim. Tedirginlik, ümit ve acı içinde bana bakan gözler karşısında istemsizce titremeye başladım. Durumlar içinden çıkılmaz bir hal almıştı ve ben her gün farklı bir boyuta giren bu işler içinde, okyanustaki bir damla gibi etkisiz elemanlığıma devam ediyordum. *** Dejavu bana tepkisiz bakmaya çalışırken bile gözlerinden kabul etmemi istercesine oluşan duyguyu arındıramıyordu. Anlamıyordum neden bu kadar önemliydim? Fazla geniş bir alanda olmamamıza rağmen Dejavu'nun kolundan tutup bir köşeye çektim. Fısıltı ile "Benim anım ne olacak? Tarık! Tarık'la olan geçmişim ne olacak? Ben daha kendi anımı bile bitiremedim onlara nasıl yardım edeceğim?" diye sordum. Endişe ile konuşuyordum ama Dejavu beni çok ciddi dinliyordu. Sanki bana daha çok saygılı ve itina ile davranmaya başlamıştı. Kendimi acayip hissetmiştim. Soracağım bir çok soru vardı. Bu insanlar nasıl gelebilmişlerdi? Bunlarda Dejavu muydu? Yoksa burası onların yaşadığı bir anı mıydı? Kafamda deli sorularla Dejavu'nun bana bir çift laf etmesini bekliyordum. Kısa bir nefes alışverişi yapan Dejavu bana yaklaşarak konuşmaya başladı. "Hazal sana söyleyebileceğim tek şey, bu insanların geçmişinin seninle bağlantısının olması, öyle bir bağlantı ki sen bile şaşıracaksın! Üstelik, onlar olmazsa sen bile bu anıdan kolay kurtulamazsın!" Dejavu öyle ciddiydi ki, istemsizce benim de kaşlarım çatılmıştı. Her zaman olduğu gibi pek bir şey anlamamıştım. Anladığım tek bir şey varsa bu insanların bana olan ihtiyacı kadar benim de onlara ihtiyacımın oluşuydu. "İyi düşün!" dedi Dejavu şefkatle. Ne için iyi düşünecektim ki? Zaten sonu belirsiz bir davaya baş koymuştum. Zaten karmakarışıktı dünyam, zaten hiçbir şey düşünemeyecek kadar yoğundu günlerim. "Tarık ne olacak ben gittiğimde?" diye fısıldadım. Deliklerden birine gözü kayan Dejavu bana bakmadan cevap verdi. "Zaten eğer Dece olmayı kabul edersen her şey baştan başlayacak, Tarık ile karşılaşmanız, ailen, geldiğiniz bu durum ve tüm bu insanların değişen hayatı, her şey yeniden yaşanacak, her şey baştan başlayacak" "O zaman kararını ver!" dedi Dejavu yeniden bana bakarken. İşin aslı, ne yapacağımı ya da nelerin olacağını hiç ama hiç bilmiyordum ama yapmalıydım. Bunu hissediyordum. Bu hissediliyordu. Sağ elimi yumruk yaparak sıktım ve titreyerek "Tamam!" dedim. Sonra daha yüksek sesle yeniden "Kabul ediyorum, Dece olmayı kabul ediyorum." dedim. Melisa koşarak bacaklarıma yapıştı. "Biliyordum Hazal abla! Biliyordum!" Çapkınca gülümseyen Selim'de, başını sallayarak tebrik etti beni. Yoona yine ilgisizdi ama o da gülümsüyordu. Stephan hâlâ çatık olan kaşları ile somurtuyordu. Yine de hiç sorun değildi. Onca içten gülümsemeye karşın bir somurtuş fazla değildi. Dejavu birkaç el hareketi yaparken, Melisa ve diğerleri yok oldu. "Ne oluyor?" dedim telaşla. "Sizi geçmişe gönderiyorum." dedi Dejavu. "Dur! Tarık ile son kez görüşmemize izin ver, ona söyleyeceklerim var!" dedim. Dejavu ne demek istediğimi anlamıştı. En azından anladığını umuyordum. Kendisi kaybolurken etraftaki herşeyi dondurmuştu, tabi Tarık'ı da. Demek ki beni anlamıştı. *** Herkes gittiğinde kalan bir kaç dakikamda Tarık'a gitmek istedim. O, ne olursa olsun bir türlü gönlümden atamadığım kişiye. Odadan uzun zamandır ilk kez çıkıyordum. Kapıyı büyük bir tereddütle açtım. Her şey donmasına rağmen yine de korkuyordum. Yavaş ve kısa olan adımlarımla Tarık'a doğru yöneldim. Barakayı geçince arka tarafta karton kutular üstünde oturduğunu ve eski halini bozmadığını gördüm. Uzaktan bile dehşet vericiydi. Tüm cesaretimi toplayarak ilerledim. Dört beş adım sonunda gelmiştim. Yavaşça diz çöktüm. Elindeki resme bakarken donan Tarık fazlaca hüzünlüydü. Gözleri taze yaşlarla doluydu. Yanında tabakta bulunan küflenmiş bir ekmek ve bir bardak su bulunuyordu. Yememişti. Yemiyordu. Belki de yiyemiyordu. Ne gözlerdi ama! Neye bakıyordu böyle? Kimin resmiydi? Kimi bekliyordu böyle? İyice yaklaşarak, yanına oturdum. Okyanus gibi kokuyordu. Bitkin ve zavallı haline rağmen, okyanus gibi kokuyordu. Sanki içinden canlı balıklar çıkacakmışçasına taze ve ferah. Bu cümle bir anda çok tanıdık gelmişti. Tarık'ın lacivert ajandasındaki bu cümle bana ait olmalıydı. Ya da benim gibi hisseden birine. Birden kafamda bir ampül yandı "Ajanda!" diye fısıldadım. Tabi ya, onu yanıma almalıydım. Orada bir çok bilgi olduğuna emindim. Tarık'ın bu haline ilk kez bu kadar yakından bakıyordum. Dizlerindeki ve ellerindeki morluklar iyileşmeye başlamış ama yüzünde hala taze olan ezikler vardı. Biraz daha eğilerek resme baktım. Baş parmağı ile resimdeki yüzün yarısını kapatsa da, kim olduğu belliydi. Eski olsa da resim gayet iyi anlatıyordu her şeyi. Neden sonra yanaklarımdan sıcak damlalar süzülmeye başladı. Telaşla ayağa kalktım. Delirmiş gibi oradan oraya saptım. Gözlerim donuk halde hiçbir şey görmezken bedenim sürekli tekliyordu. Gördüğüm resim karşısında sakin kalamıyorumdum. Dejavu aklıma gelince hızla bağırmaya başladım. Saniyelerce çağırdım ama cevap gelmedi. Dejavu diye bağırmama rağmen Dejavu gelmiyordu. "Dejavu al beni artık! Dejavu! Dejavu!" Nihayet gelen Dejavu'ya hızla yaklaştım. Elimi kaldırarak bir tokat atmamak için kendimi zor tuttum. Sinirliydim. Daha çok üzgündüm! Üzgünüm ama hüznümü sinirle atmak istiyordum. Elimi yüzünden indirerek Dejavuya güçlü yumruklar atmaya başladım. Ne kadar sert vurduğumu hiç bilmiyorum. Bir önceki saldırı girişimimde yok olan Dejavu şimdi sanki gerçek bir göğüse vurmama sebep oluyordu. Benim sakinleşmemi istercesine beni hiç durdurmuyordu. Kendimi daha hissedince bileklerimden tutan Dejavu "Artık dur lütfen!" diye fısıldadı. Kendimi daha fazla tutamıyordum, bu yüzden Dejavu'ya sıkıca sarıldım. "Neden söylemedin?" diye haykırdım. "Özür dilerim. Bunun için yeterli güce sahip değilim." dedi. Artık Dece olmamın özellikle benim için ne kadar gerekli olduğu konusunda emindim. Tek bir resim bunun önemini bana bildirmişti. Masal yada rüyada değildim. Her şey hiç olmadığı kadar gerçekti. Tarık'ın lacivert ajandasını sıkıca tutarak Dejavu'ya bakıp evet dercesine kafamı salladım. Gidiyordum ama bu gidişim sondu. Ya başarıp geri dönecektim ya da geçmişin tozlu raflarında sıkışıp ezilecektim. Artık düşünmek için çok geçti. Dece olmuştum ve Dejavu yaşayan tüm insanlarla birlikte kendi geleceğim için bir şeyler yapmalıydım. Dejavu geçmişe geçiş işlemlerimizi yapmadan önce Melisa, Selim, Yoona ve Stephan'da gelmişlerdi. Beşimiz el ele tutuştuk. Ortamıza geçen Dejavu kuralları aktardı ve teker teker hepimize şans diledi. Kimse ne olacağını bilmiyordu. İçimizden hiçbirimiz nasıl bir geçmişimiz olduğunu hatırlamıyordu. Sadece geleceğimiz için bir umut isteyen yüreklerimiz bize gereken cesareti veriyordu. Hepimiz gözlerimizi kapattık. Ben gözlerimi Tarık'a bir kez daha baktıktan sonra kapattım. Gözlerimi kapatır kapatmaz Tarık'ın elindeki düğün fotoğrafımız canlandı. İkimizinde mutlu, çok mutlu olduğumuz o fotoğraf. Tarık'la ben, geçmişte evlenmiş miydik? Biz nasıl bu hale gelmiştik? Elinden tuttuğum Melisa, parmaklarının ucuna basarak göz yaşlarımı sildi. Hızla gözlerimi açarken Dejavu'nun bana burukça gülümseyen gözleriyle karşılaşılaştım. Dudakları gülüyordu ama gözlerinde hüzün vardı. Niye böyle yapıyordu ki? Sanki tekrar gelmeyecekmişim gibi. Yoksa gelemeyecek miydim? Kalbim hızla atmaya başladığında , "Şimdi nereye gidiyoruz?" diye sordum. Dejavu "Her şeyin başladığı güne." dedi ve ekledi. "Dikkatli ol Hazal! Sen çok iyi kalpli bir kızsın, geçmişinin karanlığının geleceğini gölgelemesine izin verme! Sen çok güçlü bir kızsın! Kötü durumlar olduğunda asla yılma!" Omuz silkerek "Ne o, sanki bir daha görüşemeyecek miyiz?" diye sordum. Dejavu gülümsüyordu ancak bir şey demedi. Zaten ben de ısrar etmedim. Nedense duyacağım şeyler beni kıracakmış gibi hissediyordum. Tekrar gözlerimi kapatttım ve ışıkta boğuldum. Yoğun ışık altında gözlerimi açamadım. Vücudumda biraz ağrı hissediyordum. Ellerimiz ayrılınca hepimiz ayrı yerlere dağıldık. Nereye gittiğimiz belli değildi! Sanırım geçmişte neredeysek oraya gidiyorduk. Evet, gidiyoruz. *** 10 kasım 2010 Bosna Hersek "Hazal! İyi misin? Hazal! Hava boşluğuydu tatlım aç gözlerini." Sımsıkı tuttuğum çantamı gevşeyen ellerim yavaşça bırakırken gözlerimi yavaşça açtım. Yanımda oturan Yeşim beni dürttü. Uçak içindeydik nereye gidiyorduk acaba? "Bosna'ya inmek üzereyiz tatlım iyi misin?" diye soran Yeşim'e öylece bakakaldım. Evet dercesine başımı salladım. Ben sormadan keşke Yeşim her şeyi anlatsa diye düşünüyordum. "Mahir babam izin verdiği için çok şanslıyız değil mi? Üniversiteyi Bosna'da okumak bizim en büyük hayalimiz." diyen Yeşim heyecandan ölmek üzereydi. Yeniden evet dercesine başımı salladım. Ne söylerse evet demek geliyordu içimden. Zaten başka ne diyebilirdim ki? Yeşim ellerimi tutup sıktı ve yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirerek "Canım kardeşim. " dedi. Birbirimize kardeşim ya da dostum diye seslenirdik ama bu daha çok içten bir cümleydi. Yeşim'e boş bakışlarla bakıyordum. "Eğer Mahir babam beni evlatlık almasaydı ve senin kardeşin olmasaydım asla bu hayalimi gerçekleştiremezdim bunun için ne kadar teşekkür etsem azdır." Gözlerim şaşkınlıkla açılırken bakışlarımı gizledim. Yeşim'in üvey kardeşim olduğunu bilmek beni sarsmıştı. Geçmişim neden bu kadar gizemli benim böyle? Benim tepkisizliğime karşılık vermeyen Yeşim ellerimi rahat bıraktı ve hava alanına indiğimize dair yapılan anonsla irkildim. " Değerli yolcularımız, Mostar şehrine inmek üzereyiz yolculuk için bizi seçtiğiniz için çok teşekkür ederiz" *** Yeniden Mostar'a gelmiştik. Nihayet bir şeyler başlayacaktı. Sonunda uçaktan indik, kalacağımız yatılı okulun görevlileri olsa gerek eşyalarımızı aldılar ve bir arabaya yerleştirdiler. Sonra bizim için ayarlanan özel bir kişi ile Bosna'yı turlamak için başka bir arabaya bindik. Bunların hepsi iradem dışında oluyordu. Sanki herkes ne yaparsa onu yapıyordum nerdeyse hiçbir şeye itiraz edemiyordum. Görünüşe göre Türkiye'den gelen sadece Yeşim ve ben değildik. Bizimle birlikte yaklaşık on kişi daha binmişti arabaya. Yarım saat süren bir yolculukta, hostes olan kişi aynı zamanda bize etrafı tanıyor ve isteklerimizi yerine getiriyordu. Tur arasında bir yerde araba mola verdi ve yememiz için bir şeyler verildi. Biz onları yerken herkes etrafı geziye çıktı. Ben de etrafa göz attım. Geldiğimiz yer, bir çok minik tümsekler bulunduran boş bir araziydi. Tümsekler yemyeşil ama düz alanlar kuru otla doluydu. Ve etrafta mavi renkli güzel kelebekler dolaşıyordu. Hem de azımsanmayacak kadar çoktu. Yeşim ve ben otururken yanımıza rehber olan bayan geldi ve bir şeyler anlattı. Pek dinlediğim söylenemezdi ama bir kaç cümleyi çekip çıkardım konuşmasının arasından . "Burası ölüm tarlası, bu uçsuz bucaksız sadece otların olduğu yer aslında çok turistik bir yer değil! Yine de biz Boşnaklar buraların bizim için çok önem ifade ettiğini unutmamak için hem kendimiz geziyor hem de, turistlere gezdiriyoruz." dedi . İsmi garip gelen tarlanın vermek istediği mesajı merak ettim. "İsmi neden ölüm tarlası?" diye sordum. Yüzünde herhangi bir duygu belirmeyen kadın kamufle olmayı iyi öğrenmişe benziyordu. Zira anlattığı şeyler hiçte duygusuz kalınacak kadar basit değildi! Gözlerini kısarak tümseklerden birini işaret etti. "Bunlar aslında birer mezar." dedi. Gösterdiği tümseğe baktım. İçimi bir titreme almıştı. Kuşkulu gözlerle tümsekleri izlerken kadın anlatmaya devam ediyordu. "Bu uçuşan mavi kelebekler de ölüm melekleri." En son söylediği cümle fazla uçuk gelmişti ama konuşmasını bölmedim. Anlattıklarının acayipliğine bakarak daha da ciddi dinlemeye başlamıştım. Kadın tüm anlatacaklarını anlattıktan sonra iyice anlamıştık konuyu. Burası Bosna savaşında toplu katliam yapılan insanların gömüldüğü mezarlıkmış. Cesetler toprağa karıştıkça mineral yönünden zenginleşen topraktan bu otlar fışkırmış. Bu yüzden tümsekler üzerinde bu yeşil otlardan varmış. Meğer bunlar ayrıştırıcı özelliği bulunan misk otlarıymış. Bu otlarla beslenen mavi kelebekler de buraya üşüşmüşler. Kanım çekilmeye, içim titremeye başlamıştı. Demek geçmişimde bu tür şeylerden hoşlanıyormuşum diye düşünürken kendimi ayakta buldum. Nedense çığlık sesleri duymaya başlamıştım. Derinden ve acı ile gelen çığlık sesleri. Fazlaca ürkütücü olmasına karşın gerçek değildi çünkü bu insanlar yıllar önce ölmüşlerdi zaten! Ama ben hâlâ onları hissedebiliyordum. Buradaki hava hiç bir yerde yoktu. Burada teneffüs ettiğim hava, acı, nefret, isyan ve çok miktarda çaresizlik içeriyordu. Herkes "Burası çok güzel!" "Burayı çok beğendim." gibi şeyler söylerken ben tümseklerin yanından bile geçmeye korkuyordum. Sanki tümsekten bir el çıkıp beni içeri çekecekmiş gibi bir hisse kapılmıştım. Birden kendimi tarlanın orta tarafında buldum. Yeşim'den çok uzakta olmama rağmen bir anda bu kadar çok yürümeme şaşırmıştım. Geldiğim yerinde diğer taraflara göre pek bir farkı yoktu ama biraz fazla ağaç vardı. Ağaçlarda da bir sır olup olmadığı konusunda şüphelenmemiş değildim. Tedirgin ve korku ile yürürken farklı bir tümsek dikkatimi çekti. Sanki üç başı vardı. Zaten tüm bu baş kısımlarda da fazladan gelincikler büyümüştü. Acaba burada yatan daha çocuk yaşta bulunan genç kızlar mıydı? Ya da bebekler ? Dehşete kapılmış geri geri istemsiz adımlar atmaya başlamıştım ki sıkıca boğazımdan tutuldum. Arkadan tutan bu kişinin kastı beni canlı bırakmamak olacakki el çabukluğuyla keskin bir bıçağı boğazıma dayamıştı. Nefes almıyordum zira biraz fazla şişse boğazım bıçağın keskin sırtında saniyede kesilecekti. Gözlerim Yeşim'e kayarken, geri geri çekilmeye başladım. Son duamı etmeye başlarken, kulağıma fısıldayan sesle gözlerimi kapattım. "O tümseklerden birine girmek istemiyorsan kapa çeneni!"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD