Bosna Hersek
Mostar şehri, 2010
Öyle hızlı koşuyordum ki, Tarık'ın nerede kaldığını bile hatırlamıyorum. Hiçbir insan için böyle telaşlanmazdım. Hiçbir insanı böyle önemsemiyordum. Fakat bu kişi Yeşimdi. O, o benim biricik dostumdu. O benim her şeyim.
Oraya gitmeden aklımı kaybedeceğim diye çok korkuyordum. Bir ara arkama baktığımda Tarık'ın da olanca gücüyle peşimden koştuğunu gördü. Nefes nefese kalmış adımlarımın üstüne basarak peşimden ilerliyordu. Nihayet gelmiştik , Yeşim'in yüzünde tırnak izleri vardı. İzlerden ince ince kan akıyordu. Kana bulanan elini bana doğru kaldırırken gözlerinden yaşlar süzülmüştü bile. Benliğim o an için dünyadan silindi zannettim, herşeyi herkesi bir hamlede silecek tüm gücü topladığımı ve bütün benliğimle sanki tüm dünyayı yakabileceğime dair his dolmuştu içime. Galiba bu Yeşim'e olan derin bağlılığımdan kaynaklanıyordu.
Etrafında halkalanan kızlar Yeşim'i ortalarına alarak ağır bir şekilde dövmüşlerdi. Bir kaç erkek de masalarında oturmuş kahkaha atıyorlar, sanki gladyatörler kapışıyormuş gibi taraf tutuyorlardı. Ancak ortada büyük bir adaletsizlik vardı. Beş kişiye bir olan bu kavganın galibi herkesçe malumdu.
Önlerinde bulunan masayı tüm gücümle üstündekilerle birlikte kaldırdım. Devrilen masa yoğun kavgaya adapte olmuş kızların üzerine devrilince önce büyük bir şok yaşadılar. Kafeteryada bulunan herkes bizi izliyordu arkama biriken Boşnak kız ve erkekleri beni tezahürat ederken karşımızda bulunan Sırplarda kavga eden kızlara destek veriyordu. Sonuç olarak çıkardığım bu beş kızın sırp olduğuydu.
"Kavgayı başlatan taraf olmak istemiyorum" dedim dişlerimi sıkarak.
İçlerinden hafif kilolu ve uzun boylu olanı olay yerini terk ederken diğer kız hazır bekliyordu. Kısa boy ve ürkütücü mavi gözlere sahip olan kız üzerime saldırdığında, hiçbir şey düşünmeden ellerini tuttum ve tüm gücümle sıktım. Ellerine geçirdiğim tırnaklarımın etine temas etmesiyle acı bir feryad koparan kız hızla kendisini geri çekti.
Kız ile uğraşırken bir anda önümde beliren kişi beni deriden sarsmıştı. Aşağılayıcı tavırlarla bana bakan İngiliz profesör, boğazını temizledi ve yine gözlüğünün altından bakarak keskin bakışları ile beni süzgeçten geçirdi.
Süzmesi bitince sakin ama bir o kadar da derin imalarla dolu cümlelerini sıraladı.
"Türk kızları haşin olur derlerdi de inanmazdım. Arkadaşına ne yaptın öyle?"
Bu saçma diyaloktan başından beri nefretim kabarmıştı ama yine de kendimi sakinleştirmeye çalıştım ancak ses tonumdan pek sakinleştiğim de söylenemezdi.
"Bi- biraz önce arkadaşım dövülürken nerdeydiniz sorabilir miyim?" diye sordum.
Ellerini bileğimden çekerken gözlerindeki bakış alaycılaşıyordu.
"Görmedim" demekle yetindi.
Amacının olayı çözmek ya da herhangi bir şey yapmak olmadığını sadece tarafını belirtmek olduğunu anladım. Sıraların tarafınızdaki tutmuştu ve Sırp kızlar ortalıktan kaybolmuşlardı.
Az sonra Yeşim bir sandalyeye oturmuş yüzünü silmeye çalışırken Tarık Boşnak erkeklerle konuşuyor durumu dekana anlatmaları konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Aralarından bazıları bunun yeterli olmayacağını sesimizi duyurmak için daha kuvvetli bir şey yapmamız gerektiğini söylese de diğerleri kabul etmişti.
Bu arada bende hızla Yeşim'in önüne diz çökerek yaralarını kontrol etmeye başladım. Fazla derin olmasada derisinde yer yer parçalanma olmuştu. Acıdan gözleri yaşaran Yeşim için gözyaşlarım durmadan akıyordu.
"Yeşim" dedim boğuk sesimle. İstemsizce ağlamaklı çıkmıştı sesim.
"Yeşim ne oldu neden yaptılar bunu sana?"
Ağzı mühürlenmiş gibi ses çıkarmazken gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Titremesi devam ediyordu üzerine gitmek istemedim biraz dinlenmesi için sırtını sıvazlarken sandalyesine rahatça oturmasını sağladım. Ama olan şey her neyse Yeşim'in kolay kolay rahatlayabileceğini sanmıyordum.
Şimdi biraz biraz anlıyordum durumu, burada taraflar vardı, siyah ve beyaz renkte olan. Griye yer olmayan!
Griye yer yoktu çünkü, gri tarafsız ölümün bizzat kendisiydi.
Geçmişimde her ne yaşadıysam basitlikle dolu bir hayalden çok, tuzaklarla dolu kabusa benziyordu. Daha pek bir şey görmememe rağmen, Bosna'nın hazin hikayesinin ardında bıraktığı derin yaraları sarmanın imkansız olduğunu görmek benim gibi sonradan eklenen biri için bile fazlaca ağırdı.
Bosna'da adalet yoktu, Bosna'da mutluluk yoktu. Bosna'da hakkını aramak yoktu. Bosna savaşın üzerinden on beş sene geçmesine rağmen unuttuğu hiç bir şey yoktu. Benim ne zaman onların bir parçası olduğumu hiç bilmiyordum ama buradaydık ve ben onlardan biri üstelik onların örnek aldığı ve ardına sığındığı tek kişiydim.
Etrafınızda hâlâ büyük baskı gösteren sırpları, gizli gizli onları destekleyen İngiliz'leri görmek hiç zor değildi. Çünkü düzen değişmiyordu, değişmeyecekti de. Tarihten ders alınmadığı için sürekli tekrar ediyordu.
Ve Bosna hâlâ savaşın tam içindeydi...
***
Hüzünle Yeşim'in önünde beklerken birden etraftaki ışıklar titremeye başladı. Gözlerimi alan ışık bir yoğunlaşıyor bir loşlaşıyordu. En sonunda tüm her şeyin donduğunu farkettim. Konuşan insanlar, ağlayan kızlardaki yere düşmek üzere olan göz yaşı, akan su, yanan ateş her şey, herkes donmuştu. Bir ben hareket ediyordum. Şaşkınlıkla etrafı izlerken başımda bir ses işittim. Yabancı değildi. Hiç yabancı değildi.
Bir kaç metre ötede Dejavu hızlı ve bir o kadarda sinirle bana doğru yaklaşıyordu. Üzerine giydiği koyu lacivert takım elbisesi buz mavisi kıravatı ile iyice ciddileşmiş olan bu çocuğun yine ciddi şeyler söyleyeceği şimdiden belliydi. Ama o yüzüne takındığı ifadede neyin nesiydi öyle?
Burnumun dibine kadar geldiğinde aniden dururken ensemden tutup bir kedi yavrusuymuşum gibi havaya kaldırdı. Bunu yaparkende vah vahlamayı eksik etmiyordu. Korku ile "Ne oldu?" diye sordum.
"Ne olabilir senden başka? Başlı başına sorun kaynağısın!" diye haykırdı.
Kendimi elinden kurtarırken yeniden sordum "Ne oldu Dejavu kardeş?"
Önüme üç metre kadar uzunlukta bir kağıt rulosunu serdi. Sonuna kadar açık gözlerimle şoka girmiştim.
"Merak etme!" dedi alaycı bir yüzle.
"Şimdi hepsini okumayacağım, sen aptallaştıkça okunacak kurallar bunlar. Dejavu olarak benimde yapmam gereken görevlerim var nihayetinde, ama itiraf edeyim senin gibisini ummuyordum."
O kadar çok şey söylemişti ki yemin ederim yüzde onunu ancak anlamıştım ama bunu söylesem eminim bir ton laf yerdim.
"Seni duyuyorum aptal kız!" diye azarlandım.
Yine faka basmıştım anlaşılan Dejavu yaşayacak insanların kendisinden zeki Dejavular seçmesi çok yanlıştı! Yoksa böyle baş belası oluyorlardı.
Eski ciddiyetine dönen Dejavu yeniden lafa girişmişti.
"Tamam neyse şimdi konumuza dönelim buraya gerçekten önemli şeyler söylemeye geldim."
O lafa başlamıştı ama benim dikkatim hala etraftaydı, yani ne bileyim damlayan bir suyu ilk kez donmuş görüyordum. Sonra yanmakta olan bir ateşin de donması çok garipti.
Anlaşılan bu Dejavu pekte basit bir şey değildi, tüm her şeyi dondurduğuna göre.
"İyi dinle Hazal tekrar etmeyeceğim!
1- Dejavu sahipleri hiç bir şekilde geçmişi değiştiremezler!
2- Dejavu sahipleri istedikleri an anıdan ayrılabilir.
3- Dejavu sahipleri, anı esnasında ölür yada yaralanırsa anı iptal olur. Ve geleceğe dönülür.
Anlamadığın bir yer var mı?" derken parmaklarını şaklatıp metrelerce kağıdı toplamıştı bile.
"Yok!" dedim masumca. "Ne olsun?"
Beni böyle masum zararsız görünce aldığı nefesi yavaşça verip, elini başımın üstüne koyarak hafifçe sıvazladı.
"Unutma! İstediğin zaman anıdan ayrılabilirsin, yalnız bu gün bir kere geçmişi değiştirdin . O kızı tırnaklamak ne demek Hazal! Senin yüzünden profesör de geçmişe dahil oldu!"
"Ne" dedim yüzümü ekşiltirken.
" Sen delirdin mi Dejavu? Hiç anlamadım geçmişi değiştirdiğimi, ya bilmeden değiştirirsem?"
"Bilmeden değiştirirsen, üç değiştirmede anı iptal olur!"
Ahh ne saçma kurallardı bunlar! Nasıl anlayacaktım?
"Merak etme o da düşünüldü, değiştirmene yakın anının o anı iptal olup başka bir andan devam edeceksin. Öyle zor bir üyesin ki dejavu dejavu olalı senin gibi bir üyeyle tanışmadı. Senin yüzünden dejavu olayı yeniden yazılıp yeniden tasarlanıyor."
Dediklerini sindirmeye çalışırken şu özel üye olma fikri ile gülümsüyordum. Dejavu bana sürekli aptal falan dese de önemli işler kaydetmiş olduğum hissi doğmuştu içimde. Eminim dejavu üyeleri arasında örnek üye olmuştum.
"Örnek değil ördek üyesin!"
Dejavu aşağıdan yukarıya beni süzerken acınası gözlerle bakıyordu. Sonra birden yok oldu ve aniden donan sular akmaya, duran ateş yanmaya devam etti. Her şey çözülmüştü.
***
Tüm bu olaylar arasında Tarık ile çok az vakit geçirdiğimi onu çok tanıyamadığımı farkettim. Onu daha çok tanımak ve mümkünse nasıl gelecekteki gibi değiştiğini öğrenmek istiyordum. Çocukluğunu, gençliğini, ilk tanışmamızı, bana aşık olmasını ve daha bir çok şeyi.
Geldiğim bu anı farklı ilerleme gösteriyordu. Yani bir günü normal olarak yaşayamıyordum. Kesik kesik önemli olan, uyku olmayan ve daha çok sonun nedenlerini öğrenmeme yarayacak şeyleri öğrenebileceğim şeyleri yaşıyordum. Ve bu hızlı geçiş hakkında pek bir şey söyleme hakkım yoktu. Daha dün Yeşim'i kavgadan ayırırken şimdi iyileşmişti ve şu an bir gelincik tarlasında uzanmış yatıyordum. Anının farklı bir bölümünü gelecekle alakalı farklı bir bilgiyi anlayacağımı düşündüğüm anının kesiti başlamıştı.
Başım yumuşak bir şeyin üzerindeydi. Hem de yumuşacık ve gözlerim kapalıydı. Bu anı bi yerden hatırlıyordum galiba. Üzerimde bir elin omuzlarımdan başlayarak koluma sonra elime inen dokunuşlarını hissediyorum. Ilık rüzgar tenime dokunurken gelinciklere karışan papatya ve yaban çiçeklerinin otsu kokusu burnuma bayram ettiriyorlardı.
Evet! Evet bu anıyı çok iyi hatırlıyordum. Gözlerimi kolayca açtığımda gözlerindeki ışığı etrafa yayarak gülümseyen Tarık'ı gördüm. Ne güzel gözleri vardı öyle. Kahverenginin içinde boğulabilir, beyazının içinde uyuyabilir, kirpiklerinde koşabilir, kırpışlarında yaşayabilirdiniz. Gülücüğünü nasılda gözlerine yerleştirmişti öyle. Eğilip saçlarımı okşarken, nazikçe yerine koyarken bile gözlerinin içindeki derin gülümsemesi kaybolmuyordu. Bu an, bu anı hiç bitmesin istiyordum.
"Çok eskiden bir rüya görmüştüm." dedi Tarık birden.
Başımı dizinde düzleyip yüzüne odaklanırken
"Ne görmüştün" diye sordum.
Ağzından derince bir nefes alırken hatırlamak için gözlerini kısmıştı.
"Rüyamda kendimi görmüştüm seninle tanışmadan önce. O zaman daha liseye gidiyordum tabi. Genç olmama rağmen sanki yaşlıymışım ya da yaşlanmışım gibiydi."
Tarık'ın anlattıkları çok tanıdık geldiği için dizinden kalkıp oturuşumu düzelttim ve gözlerine iyice adapte oldum. Uzaklara bakan o gözler sanki geleceği görüyordu.
"İşte, ben yine Tarık'tım ama sanki değilmişim gibiydi. Sanki kapkara bir kabusun içindeymişim gibiydi. Hayattan bağımı koparmış, kendimden geçmiş bir haldeydim. Aslında bakarsan geçmişte yaşadığım hiçbir olay beni hayata bağlayacak kadar güzel değil. Ama gördüğüm rüyadaki ben tıpkı yaşayan bir ölü gibiydim. "
Tüm dikkatimle Tarık'a bakıyor, onu dinliyor, onu izliyordum. Kelimesi kelimesine zihnime mıhladığım cümlelerini çoktan ezberlemiştim bile.
"Bu rüyayı eskiden çok görürdüm, hem de sürekli aynısını."
"Devamı?" dedim sabırsızca.
Tatlıca gülümseyerek yanağımı okşadı.
" Devamı, devamında sen varsın! Her saniyesinde, her dakikasında, her anında!"
Şaşkınlıkla gözlerine odaklandığım Tarık gülücüğünü yenilerken gözlerine dolan yaşı engellemeye çalışıyordu.
"Ben annemi ve babamı kaybettiğimde daha bir bebektim. Onları çok önce kaybettiğim için onlarla alakalı hiç bir duyguyu tatmadım. Ablamı da kaybetmemle bu dünyada kanımdan olan hiçbir kimse kalmadı! Çocukluğum Sırp bir ailenin yanında hizmetçilik yapmakla geçti. Bundan hiç bir zaman yüksünmedim. O askere minnet borçluyum en azından beni öldürmediği için.
İşte bu karanlık geçmişimin arasında her zaman sevgisi bana ait, gözleri bana ait, sözleri bana ait birini bekledim ben. O kişiyi herşeyden çok sevecek, o kişiye ömrümü adayacak, o kişiye kendimden bile çok değer verecektim.
Ve rüyalarıma sen girmeye başladın. Olmaz dedim kendime. Yok böyle bir kız. Bosna'da böyle umut dolu gözlerle bakan kız bulmak imkansız.
Sonra birden sen çıktın karşıma, sen çıktın ve gerçek yaptın rüyamı, ilk seninle bu tarlada karşılaştık. Ben evden kaçmıştım sende Türkiye'den ilk defa Bosna'ya gelmiştin.
Bu tarlada ne işin vardı bilmiyorum ama kader seninle benim yollarımızı burada kesiştirmişti.
Sana ilk görüşte aşık oldum demek yetmez!
seni ilk görüşte hatırladım, ilk görüşte işledim milim milim hislerimin her köşesine.
Tarık artık gözlerinden akan yaşı engellemiyordu. Hâlâ gülen gözleri gözlerimdeyken, gözlerim gözlerinin hüzünlü gözbebeklerindeydi.
Titreyen bedenime hakim olamazken Tarık'ın sözlerinde kaybolmuş aşktan başka daha derin duyguların, çözülmeyecek düğümlerin, koparılmayacak bağların ve dinmeyecek gözyaşlarının olduğunu fark ettim. Ve dedim ki kendi kendime.
"Ben Hazal Samyeli, şu andan itibaren Dejavu yaşayanların en talihsizi, en mağduru, en mahcubu, en garibi ve en zavallısı olduğumu itiraf ediyorum."
***
"Ellerimi tut." dedi Tarık tedirgince. Hüzün ya da sürur olmayan bu gözlerde ölümüne tedirginlik vardı.
Hızla parmaklarımı parmaklarına geçirirken sordum. "Yanında olmama rağmen neden ellerini tutmamı istiyorsun?"
Gözleri ellerime kilitlenmişken, hafifçe tebessüm etti. Dudaklarına kondurduğu o gülücükte bir çok şey gizliydi. Derince bir nefes alıp ağzından dökülen kelimeleri özenle seçerken dahi gülücüğünü silmemişti yüzünden.
"Ben!" dedi çekince ile.
"Ben, istenmediğimi biliyorum.
Bu dünyada fazla olduğumu, istenmediğimi işte. Beni dünyaya getirenler, bana dünyada bakanlar, kanımdan olan, olmayan herkes her şey terk etti beni. Ölüm bile terk etmiş olmalı ki ben hâlâ hayattayım, tüm ailem yok olurken."
Sözleri bir bıçak gibiydi. Keskin ve acı dolu. Sessizleşsen Tarık, yavaşça başını yere eğdi. Alnı, yukarı kalkan kaşları sebebi ile kırışırken gözlerinde hâlâ o umutsuz ifade vardı.
"Eğer sen de beni terkedersen."
Nedense çenem titremişti. Gözlerim birikimini yaptığı yaşları salmamak adına inat ederken, kulaklarımda Dejavu'nun sözleri yankılandı.
"Yaşadığın şey bir anı! Unutma Hazal! Sen bu şeyleri geçmişte yaşadın gelecekte böyle bir şey yok!"
Ayırmadan gözlerimi, gözlerindeydi yüreğim. Çünkü ben ne desem boş, ne desem yalandı. Gelecekte ben yoktum, biz yoktuk, yoktuk.
Neden sonra öyle bir dikleştirdim ki belimi, öyle hızlı bir hamle yapmıştım ki, gözleri bende donan Tarık şaşırmıştı. Ellerini sımsıkı kavrarken "Ben seni asla bırakmam!" diye fısıldadım.
Aslında soracak olursanız içimdeki duygular haricinde bunu neden ya da nasıl yapacağım konusunda hiçbir bilgim yoktu. Tek bildiğim Tarık'a fazlaca bağlı olduğumdu, başlangıçı ya da sonunu bilmediğim bu sevgi çok, çok büyüktü.
"Seni asla bırakmam! Asla!"
Bir kez daha tekrarlamıştım sözümü ağlamamak için yutkunurken. Sonra birden hava karardı görüntü bir gelip bir giderken kendimi okulda buldum. Anladığım kadarıyla yaşadığım anıdan ayrılmıştım.
Uzun bir kuyrukta bir şey için bekliyordum. Yanımda da Yeşim vardı. Anlaşılan anıdan anıya atlamıştım. Sıra bize geldiğinde, Yeşim bir şeyler imzalarken ben de onun yanında duruyordum. Birden yan bölümdeki görevli beni çağırdı.
"Hazal! Aptal kız buraya gel!"
"Aptal mı?"
Kendimi işaret ederken aptal mı? Diye tekrar ettim sessizce.
Adam bir kez daha "Senden başka afili aptal olur mu?" deyince sinirlenmiştim.
"Ben yan taraftayım." dedim Yeşim'e ve yüzünü gizleyen görevliye yaklaştım. Hızla takma bıyık ve burnunu çıkaran adam, bizim Dejavu olmuştu.
Böyle absürt gelmelerine rağmen onu gördüğüme sevinmiştim.
"Dejavu!" dedim heyecanla.
O da gülümseyerek gözüyle selam verdi.
"Merhaba Hazal'cığım! Anıdan ayrıldın anlamışsındır herhalde."
Evet anlamında başımı sallarken neden ayrıldığımı merak ediyordum. Sonra birden aklıma kurallar geldi. Anıyı değiştirecek bir şeyler yapılırsa başka bir anıya atlanıyordu. Ben de değişim yapmış olmalıyım ki diğer bir anıya geçiş yapmıştım.
Beni aydınlattıktan sonra Dejavu yeniden kaybolmuştu. Bu arada Yeşim çağırdı ve imza atmamı istedi. Neye atılacaktı bilmiyordum. Yaklaşıp kağıda baktım Mahir Samyeli yazıyordu.
"Babanı ödünç alabilirim değil mi?"
diye sorarken Yeşim'e son derece aptal gözüktüğüme yemin edebilirim. Bocalamıştım hem de çok fena! Babam mı? Babamın adı Mahir miydi? Nerdeydi? Bir an aklıma, dejavu öncesi geçmişi hatırlamadığım nasıl olduysa beynimdeki tüm bilgilerin silindiği geldi. Babamın adı Mahir olsa bile onu hatırlamıyordum. Çocukluğumu, gençliğimin ilk zamanlarını, geçmişimi, hiçbir şeyi hatırlamıyordum. Tüm bu şeyleri bilmediğimi hatırlamak bir kez daha dengemi sarsmıştı.
Donduğum yerden ayılırken evet anlamında başımı salladım. İyi de Yeşim neden benim babamın ismini kullanıyordu?
Son cümleyi düşünmemle beynimde büyük bir zonklama oluşmuştu. Yeşim! Yeşim'in babası yok muydu? Şaşkınlık ve merakla Yeşim'e bakarken, birden irkildi ve "Merak etme! En kısa zamanda ödeyeceğim bu parayı, Mahir babamı zor duruma düşürmek istemem." diye fısıldadı.
Para umrumda bile değildi. Tek bilmek istediğim gerçekte kim olduğumdu!
***
Bankadaki işlerimiz bitince okula dönmüştük.
Yeşim işinin olduğunu söyleyerek yanımdan ayrılmıştı.
Okulda olağanüstü bir telaş vardı. Herkes bir yere koşuşturuyor, telaşla bir yerlere kaçışıyorlardı. Ne olduğunu anlamasam da içim garip bir tedirginlikle dolmuştu. Yalnızdım. Yanımda kimse yoktu.
İstemsiz bir korku sarmıştı bedenimi. Anı da olsa korkuyordum. İstemsizce ilerleyerek tek başıma yürüdüğüm koridorun sonuna kadar gittim. Kafeteryaya geldiğimde bir topluluk gördüm. Bir kavga vardı anlaşılan. İyice baktığımda üç ya da dört kişinin birisini dövdüğünü fark ettim. İkisinin Tarık'ın üvey kardeşleri olduğunu hemen anlamıştım. Birisi Dejan olmalıydı. Zaten diğerinin ismini bilmiyordum. Öyle acımasız öyle delice vuruyorlardı ki içim yanmıştı. Yüzü kandan görülmeyen kişiye odaklandığımda gözlerinin kahverengisinde boğuldum. Nefesim kesilmişti adeta. Kısık sesimle ağzımdan "Tarık!" kelimesi çıktı.
"Tarık! Tarık!"
Deli gibi ağzalarıma hakim olamayarak koşmaya hazırlanırken, bir anda önümde beliren kişi ile duraksadım. Dejavu kaşlarını çatmış, kollarını yanlara ayırmış beni durdurmaya çalışıyordu.
"Hazal dur!"
Neden bahsediyordu bu? Niye duracaktım ?
"İzin ver gideyim, görmüyor musun? Tarık! Tarık'ı dövüyorlar!" diye bağırdım.
"Dur! Lütfen şimdi gitmemelisin, bu anıda yerin yok. Sadece geçmiş ile ilgili bilgi toplaman için geldin. Eğer müdahale edersen konuyu anlayamadan ayrılmak zorunda kalacaksın!" diye yalvardı.
Gözlerimden akan yaşlar Dejavu'nun omzuna damlıyordu. Çatan kaşlarının altında bana olan acıma ve üzüntü duygusunun kırıntıları vardı. Ama benim içim her zamankinden daha çok ve herkesinkinden daha çok yanıyordu. İçimin kıvılcımı ortayı küle çevirmeden bir şeyler yapmalıydım.
Dejavu kolları ile bana engel olurken, tüm olan biteni sinir krizi ve doruk noktada olan acıyla izliyordum.
Kandan yüzü belirginsizleşen Tarık'ın gözleri dışında beyaz bir yeri kalmamıştı. Tarık'ın saçından tutan Dejan yüzüne tükürerek biraz da olsa kandan arındırdı. Delirecek gibi oluyordum.
"Daha ne kadar izleyeceğim?"
Dejavu'ya sabırsız ve acılı gözlerle inlemiştim.
Dejavu "Şşt!" deyip işaret parmağı ile dudaklarını kapatırken Dejan'ı işaret etti.
Dejan sinsi gülümsemesi ile "Umarım akıllanmışsındır!" diye fısıldadı. Tarık'la konuşuyordu.
Yüzüne yerleştirdiği gülümsemesi ile birkaç kelime söyleyen Tarık'ın acı çektiğini anlamak hiçte zor değildi.
Tarık boğuk sesi ile "Boşa kürek çekiyorsunuz!" dedi.
Tek kelimesi bile Dejan'ı delirtmişti.
Öfke ile "Kes sesini, biz de anlamıyoruz neden seni seçti? Senin gibi eziği! Ama neyse istediği, vereceksin! Evet derse evleneceksin! Hayır derse bırakacaksın. Seni öldürmek isterse öleceksin! Köle gibi yaşamak senin için zor olmasa gerek! Senelerce pisliğimizde yaşadın!" diye bağırdı.
Artık sabredemiyordum. Dejavu'nun kollarından kurtulup Tarık'a koşmak için yeltendiğimde şimşek gibi hızla koşan Yeşim'le sarsıldım. Yanımdan gelip geçmişti ama beni görmemişti. Hızla Dejavu'ya döndüm.
"Beni görmüyorlar "
Evet dercesine başını sallayan Dejavu tekraren "Çünkü sen bu anıda yoksun!" dedi.
Şimdi daha iyi anlıyordum, yaşamadığım anıya etki edemiyordum. İyi de neden bu anıya gelmiştim? Dejavu bir kez daha , "Bekle göreceğin şeyler var." dedi. Bunu söylerken fazlaca tedirgindi.
Gözlerimi Dejavu'dan alırken, karşımda oluşan görüntü ile sarsıldım. Şaşırmış mıydım? Üzülmüş müydüm? Sinirlenmiş miydim?
Açıklayamıyorum. Dejavu'nun üzerimde gezen tedirgin bakışlarını hissederken, yavaşça arkamı döndüm bile. Gidiyordum.
Yeşim'in kolları arasına aldığı Tarık, dengemi sarsmıştı. Yeşim'in cümleleri kulaklarımda çınlıyordu.
"Özür dilerim! Özür dilerim! Geç kaldım özür dilerim! Seni, seni çok seviyorum."
İkiliyi izleyen Dejan "Oh sevenlerde kavuştuğuna göre gidebiliriz! Tarık artık güvenli kollardasın!" diye kahkaha attı.
Tarık ağlıyordu, Yeşim' de ağlıyordu. Ben de ağlıyordum. Sinirden ya da üzüntüden. Gerçi kim ne demişti? Tarık'a olan hislerim geçmişe dönünce proğram gibi yüklenmişti bunun için bir çaba harcamamıştım. Ama, ama çok güvenmiştim. Onu bırakmayacağıma söz vermiştim. Yalnız böyle bir durumda ne yapabilirdim ki?
Dejavu kolumdan tutuyor durmamı istiyordu ancak daha ne için duracaktım ki? Nasıl bir salak olduğumu görmek için mi?
" Bırak beni Dejavu!"
Tüm gücümle Dejavu'yu iteklediğimde yürümeye başladım.
"Hazal nereye gidiyorsun? Hazal!"
Feryad eden Dejavu'ya daha fazla dayanamayarak geri döndüm.
" Ben!" dedim yüksek sesle.
" Dejavu ben anıdan ayrılmak istiyorum!"
Gözümdeki yaş akmak üzereyken her şey dondu. Dejavu önümde belirdi. Üzgündü daha çok bitkindi.
"Karışmak istemiyorum ama anıyı tam bitirmedin!" dedi.
"Dejavu hemen gitmek istiyorum!" diye bağırdım.
Gözlerim yaşla dolmuştu ki, Dejavu omzuma dokundu.
"Hazal çok üzgünüm!"
"Ben de."
Göz yaşlarım hunharca akarken Dejavu bir takım hareketler yapıp etrafta olan görüntüleri silmeye başladı. Herkesin görüntüsü silinmiş, geriye sadece Tarık kalmıştı. Sonra Tarık'da silindi yavaşça. Ve nihayet her şey yok olmuştu.
Hızla esen rüzgara karşı koyamazken kendimi barakada bulmuştum. Geleceğe dönmüştük. Hâlâ karanlıktı ancak vakit gelmişti. Şafak vakti güneş doğmak üzereydi. Deliklerden birinden baktım, Tarık hâlâ oradaydı.
Fısıltı ile çıkan sesim nefret kokuyordu.
"Nefret ediyorum senden! Nefret!"
Bir, iki, üç, dört! Kaça defa nefret kelimelerimi sıraladım bilmiyorum. Deliriyordum. Etrafta olan resimlere baktım. Duvara yapışık başı kesik kızın olduğu resimler vardı. Bunlar da Yeşim olmalıydı.
"Çok özledin değil mi onu! Gerçi geldi Yeşim! Hasret gidermişsindir biraz da olsa."
Ama ona hiç suç bulmuyorum. Hem de hiç suç bulmuyorum, o hiç çbir şey yapmadı. Bana asıl rol yapan Tarık! Benim ona olan duygularımı kullandı besbelli. Ellerim titriyordu. Bir fotoğrafta Tarık elini kızın omzuna atmıştı gülümsüyordu. Deli gibi yırttım fotoğrafı, sonra diğeri sonra diğeri. Odada büyük bir gürültü çıkarmıştım belli ki Dejavu gelmişti.
"Hazal sakin ol lütfen! Sakin ol!"
"Ne sakinliğinden bahsediyorsun Dejavu? "
"Ya zaten adamın ölüden bir farkı yok!" diye inleyen Dejavu'ya daha çok sinirlenmiştim.
"Ölsün o zaman! Ölsün!" diye bağırdım!
Dejavu şaşkınlıkla gözlerini açmış ilk defa gözlerinden yaşlar süzülmüştü. Titreyen sesiyle "Bu kadar zalim olma!" dedi.
İyice delirmiştim. Zalim ben miydim yani? Sinirle dişlerimi sıkarken "Neden? Ben salak olunca iyi, o ölünce ben mi kötüyüm? Sen de kötüsün! Seni de istemiyorum artık defol, defol!" diye bağırdım.
Çıldırmış gibi davranıyor, oraya buraya saldırıyordum. Artık bağırma derecesine gelmiştim. Uykusundan uyanan Tarık bir oraya bir buraya baktı. O da deli gibi davranıyordu. Ve birden büyük bir haykırış geldi.
"Ölmek istiyorum!"
Tarık'ın haykırışını duyunca hemen deliklerden birine koştum. Tarık etrafta gezinip bir şeyler arıyordu. Eline geçirdiği bir iple tavana bakmaya başlamıştı bu sefer de.
"Ne yapıyor?" diye sordum Dejavu'ya hızlı hızlı nefes alırken.
Bilmiyorum anlamında alt dudağını çıkaran Dejavu' da delikten bakmaya devam ediyordu.
Tarık ipi bağlayıp boğazına geçirdi. Üstüne bastığı sandalye yardımı ile yukarı tırmandı.
"İntihar ediyor!" diye fısıldadım telaşla..
"Bir şey yap Dejavu! Bir şey yap!"
Dejavu oralı olmamıştı hatta arkasını dönüp oturmuştu.
"Dejavu bir şey yapsana!" diye bağırdım.
Dejavu'da aynı şekilde bana bağırdı.
"Yapamam! Bu onun hayatı, kendini öldürecekse öldürür. Biz bir şey yapamayız!"
Titreyen ellerim şaşkınlıkla saçlarıma gidince ağlamaya başladım. Yeni doğan güneşin ışıkları yükselip aydınlatırken karanlığı, deliklerden içeri ışıklar süzülüyor ve ne kadar büyük ve çok açıklık olduğunu gösteriyordu barakanın duvarlarında. Işıkla birlikte kocaman bir delik buldum ve Tarık'a oradan bakmaya başladım. Gözleri kapalı olan Tarık, ayağındaki sandalye ile oynuyordu.
"Yapma!" diye fısıldadım.
Ve nihayet gözlerini açtığında, yorgun gözleri gözlerimin derinliklerinde dinlenmeye çekilmişti. Beni gördüğüne yemin edebilirdim. Evet kesinlikle beni görmüş olmalıydı. Dudaklarından dökülen kelimeleri seçmeseydim bunu kolayca anlayamazdım gerçi.
" Ağlama Hazal! Ağlama güzel gözlüm."