4. BÖLÜM

3042 Words
Benim olan her şeye, yarım bıraktığım her güne, unuttuğum her dolunaya, eksik bıraktığım her yakamoza yeniden merhaba... Bedenimin her hücresi, her gözeneği, her azası ışıklar saçarken, ben duygu olarak resetleniyor sanki yeniden programlanıyordum. Kötü hisler; başarıyla temizlendi. Korku; başarıyla temizlendi. Karamsarlık; başarıyla temizlendi. Başıma gelenleri hatırlıyordum buna rağmen sanki içim temizlenmiş bembeyaz bir sayfa açmışım gibi hissediyordum. Eğer bu temiz sayfayı başarı ile tamamlarsam önceki karalanmış sayfa silinecekmişçesine, içim bir azim, bir heyecan, bir umutla dolup taşıyordu. Bu his çok! Çok yenileyiciydi. Bir yılanın derisinden kurtulduğu gibi kurtulduğum kötü anılarımı geride bırakmamın sevinci ile coşuyordum. Eskiden, eski ben, meğer ne kadar da! Ne kadar da hayat doluymuşum... 7 sene öncesi ... 23 mayıs 2010 Öyle bir rüzgar vardı ki diz üzerinde olan eteğimi zor tutuyordum. Rüzgarın şiddetinden bir yandan da başıma geçirdiğim kamış şapkamı diğer elimle tutmak zorundaydım. Nemli havanın yumuşak dokunuşları tenime isabet ederken, ne halde olduğumu anlamam için gözlerimi hafifçe araladım. Çimlerin üzerine hafifçe uzanmıştım. Hemen yanımda kalın bir kitap duruyordu. Kitap okumayı fazla sevmediğimi sanıyordum diye düşünürken kitabın ismi çok dikkatimi çekmişti. "Şarkın bülbülleri" dedim fısıltı ile. Çok tanıdık gelmişti. Tam olarak bir köprünün manzarasına denk düşecek bir mekanda oturuyordum. Gökyüzü çok açık, hava sıcaktı. Etraftaki renkler o kadar canlıydı ki, renk cümbüşü köprünün üzerinden geçtiği suya büyük bir tablo çiziyordu. Fazlaca tanıdık gelen bu köprüyü hatırlamaya çalıştım. Hâlâ etrafı izlemekteyken, biraz garip evlerin var olduğunu gördüm. Dağı taşı da bir acayipti sanki. Biraz bizim eski mimarilerimizi andırıyordu yapılar. İçten içe düşünmeyi bırakıp sesimi dışarı verirken kendimi şaşırmaktan alamamamıştım. "Yoksa burası Türkiye değil mi? Aman Allah'ım neredeyim ben?" Kısa süren şokumun ardından çalışıp çalışmadığını kontrol edercesine telefonuma baktım. Malesef 2018'de aldığım telefonun yerinde yeller esiyordu. Onun 7 yıl geri versiyonunu elimde dolaştırırken farklı bir yerde olduğumu anladım. "Ne işim var burada?" diye mırıldandığımda anıların yedi yıl öncesinden başlıyor olabileceği geldi aklıma. Sırları çözmeye çalışırken kulağımda eski bir cümle yankılandı. "Anılara gittiğinde dönüş teminatımız yok!" Dejavu'nun bu cümlesi beni ilk duyduğumda korkutmuştu ancak şimdi daha iyi hissediyordum. Çantamı açıp içine telefonum ve kitabı tıkıştırarak yürümeye başladım. Tedirginlik olsada bu güzel şehri gezmeden bir şey yapmak istemiyordum. Aslında ilk iş şu güzelim köprüyü gezmek olmalıydı ancak fazlaca dikti. Önce yakınlarda bir yerde oluşan topluluğa gitmeye karar verdim. Belki bir şeyler öğrenebilirim diye düşünmüştüm. İnsanlar bir şeyler alıyorlardı. Küçük bir pazar olmalıydı. Biraz dinledim ancak Türkçe konuşmuyorlardı. Yedi sene öncesine gelmemiş miydim? Buradan bir şey almayacağımı fark edince mecburen köprüye yöneldim. Hem biraz dik hem yorucuydu. Dizlerim gerçekten zorlanıyordu. Yine de çıkmaya devam ettim. Benim gibi insanlarda vardı ancak tek yorulan ben gibi gözüküyordum. Köprünün ortasında dinlenip soluk almayı kendime hak tanıdım. Şehir buradan çok daha güzel görünüyordu. Sağlı sollu tepe gibi yüksek yere evler sıralanmıştı. Ortadan nehir gibi büyük bir su geçiyordu. Tek kelime ile müthişti! Neden sonra ayağımın dibindeki kişiyi fark ettim, gayet mahrum bir şekilde, yırtık pırtık giysilerle yere çökmüştü. Başını önüne eğmiş gözüne bir güneş gözlüğü geçirmiş bu hali ile görme engelli olduğu anlaşılıyordu. Tam önüne bir kaç kuruş atacaktım ki, o kişinin elinde tuttuğu kartondaki yazıyı fark ettim. "Senin gibi aptallar gezerken benim göremediğim baharın tadını da çıkarsınlar bari..." İçerdiği anlam bakımından biraz garip bir cümleydi. Kendisini acındırmaktan çok hakaret gibiydi. Acayibime gitmişti. Bir kaç defa kafamı salladım. Sonra cebimden çıkardığım bir kaç demir parayı önüne koydum. Bunu yaparken, arkamda büyük bir kahkaha koptu, bir çocuk elinde dondurmasını yalaya yalaya bana katılarak gülüyordu. Neye gülüyordu anlamamıştım doğrusu. Yanında olan annesi bana yaklaştı ve söze girdi? "Do you speak English?" İngilizce mi? Ah pek iyi değilim, ne desem acaba? Eskiden yani gelecek olan eskiden biliyordum, ama şimdi geçmiş zamanda hatırlamıyordum. Demek eskiden İngilizcem kötüymüş. "No" Genç kadın biraz umutsuzluğa düşerek hareketlerle derdini anlatmaya başladı. Dilencinin olduğu yeri göstererek ellerini iki yana açıp omuzlarını kaldırdı. Ne demek istiyordu. Sonra çocuk dilenciye attığım paraları geri alıp yanıma geldi. İngilizce burası neresi demekti, ne demek acaba diye düşünürken, kadın Türkçe konuştu. "Sen Türk müsün yoksa?" Öyle sevindim ki sanki bedava harçlık almış gibi utanmasam olduğum yerde zıplayacaktım. Heyecanla karşılık verdim. "Evet evet." Genç kadın gülümseyerek karşılık verdi. "Anlamıştım, elbisenin arkasına işlenmiş Türk bayrağı hemen dikkatimi çekti." "Türk bayrağımı?" dedim kendi kendime. Kendi arkama bakmaya çalışırcasına Türk bayrağını bulmaya çalıştım. Bu dalgın halime gülen genç kadın elbisemin işlenmiş olan bölümünü tutarak hafifçe görebileceğim şekilde çevirdi. Ben bayrağa devam ederken genç kadın sorularına devam etti. "Öğrenci misin? " Ah ne desem ki şimdi bilmiyorum diyemem, ben yedi yıl sonrasından yani gelecekten geliyorum hiç diyemem. Yalan da söylemek istemiyorum, biraz kaba olacak ama konuyu değiştirerek başka bir şey sormaya karar verdim. "Burası çok güzel değil mi?" Genç kadın evet dercesine başını salladı. Ve "Mostar köprüsü her zaman ilgimi çeker." deyip gülümsedi. Mostar mı? Mostar! Mostar köprüsü nerdeydi ya! Başımda bir ampül yanarcasına, haykırdım. "Saraybosna! Burası Bosna Hersek! Bo bo Bosna!" Kadın garipçe ne var bunda dercesine gülümsedi. Sonra deli olup olmadığımı kestiremediği için olsa gerek çocuğu da alıp gitti. Arkalarından bakakaldım. Yalnız çocuk benimle irtibatı kesmedi ve dilencinin olduğu yeri işaret ederek, bana dönüp elini başının yanında bir iki defa döndürdü. "Bu ne be?" Çocuğun ne yaptığını anlamaya çalışırken bende aynı hareketi yaptım. "Deli! deli mi?" Bana resmen çocuk deli işareti yapıp, dil çıkarmıştı. Tekrar dilenciye bakıp yanına çöktüm. Başımı iki dizimin arasına gömüp bir iki dakika düşündüm. Ve bulduğum tek harika çözüm Dejavu'yu çağırmaktı. Başka kime dert yanabilirdim ki ? Bu sefer sadece olduğum yerden seslendim. "Dejavu bir geliver ne olur?" Ses yoktu! Bir kez daha denedim. "Dejavu! Bir geliver Bosna'dayım." Yine ses yoktu! Bu çocuk kendisine hakaret ettirmeden gelmiyordu. "Aptal şey bir gel, ölüyoruz şurada!" Hemen sonrasında gıcık bir ses duydum. "Sensin aptal!" Cevap almıştım! Heyecandan hızla ayağa kalkıp etrafıma bakındım. Tanıdık bir yüz görmeye ihtiyacım vardı. Sağ sol yapıp etrafımda döndüm ama kimse yoktu. Bir görsem onu omzuna sarılacaktım. Ama yoktu, öyle salak ki köprünün alt tarafına bile baktım. Bana zorluk olsun diye yapmayacağı şey yoktu. Gerçekten etrafta yoktu. Beni mi kandırıyordu bu? "Ya geri zekalı !" diye haykırdım. "Sensin gerizekalı!" diye cevap verdi. Gelen ses o kadar yakındı ki, sanki yanımdaydı. Çok yakındı çok. Eğilip dilencinin şapkasını kaldırarak gözlüğünü çıkardığımda sırıtarak, göz kırptı. "Heyo! Ne haber Hazal?" Kendimi o kadar yalnız hissediyordum ki, yaptığı bu salakça şeyi bile görmezden gelip sıkıca sarıldım. "Dur, dur yapma! Köprüden düşeceğim!" diye bağırıp feryad etse de "Düş sen hayalsin bir şey olmaz!" deyip yine sarılmaya devam ettim. Onu sallaya sallaya sarıldıktan sonra, biraz olsun rahatlayıp tekrar oturdum. Oturur oturmaz kadın ve çocuğun tepkileri geldi aklıma. Tabi ya Dejavu'yu benden başka kimse göremezdi ki! Beni deli sandılar. Anlamlıydım öyle aptalca bir notu ancak Dejavu aptalı yazabilirdi . Çantamı alarak kafasına geçirdim. Kısa bir süre şok geçirdi sonra kendisini topladı. Acaba Dejavu seçimi yapılıyor mu diye merak ederken bu aptal çocuk resmen sürekli benim kuyumu kazıyor diye düşündüm. Kafasına çanta ile çarpınca "Ya ne vuruyorsun? Biraz önce şefkat gösterdin şimdi dövüyorsun!" diye feryad etti. "Aptal? sanki ne yaptığını bilmiyorsun!" Neyse geldi geçti, hem zaten yedi sene sonra o kadın ve çocuğun beni hatırlayacağını sanmıyordum. Bunu düşünür düşünmez beynimde Dejavu'nun sesi yankılandı. "Onlarla gelecekte uzun süre birlikte olacaksın!" Gözlerimi sonuna kadar açıp yumruğumu sıktım. Dejavu'nun yok olmasıyla elim havada kalmıştı. "Aptal yine yaptı yapacağını Bosna Hersek'te bile beni deli etti!" diye bağırdım sinirle. Yine de gitmeseydi iyi olurdu. İçten içe bir sinirlenip bir üzülürken bunlardan çok daha önemli işimin olduğunu düşünüp ayağa kalktım. Yavaşça köprüyü inerken birden çekiştirilmeye başlandım. Hem merak hem endişe ile çekiştirilmeye devam ediyordum. Büyük bir güç ile yüzüne baktım. Göz göze gelmemizle boynuna sarıldığım ikinci kişi olmuştu. "Yeşim! Yeşim, canım arkadaşım" diye çığlık attım. Öyle çok özlemiştim ki! İtiraf ediyorum onu beklemiyordum ama onu görmek beni annem ile babamın kim olduğunu öğrenmekten yada onlarla karşılaşmaktan daha çok mutlu etmişti. Öyle sıkı sarılıyorum ki bir iki defa öksüren Yeşim'in işkence çektiğini anlayınca ancak durabildim. " Dur Hazal beni boğacaksın! Hadi geç kaldık çabuk olalım!" diye feryad eden Yeşim'e bakakaldım. Elimden tutarak koşmaya başladı. Yine bana sürekli gülümsüyordu. Gözleri ışıl ışıldı, öyle çok özlemiştim ki kendi kendime düşünürken gözlerim doldu. Koşa koşa büyük binaya geldik. Burası bir okuldu. Gelip geçen öğrenciler bana selam verdiler. Ben de onlara Boşnakça selam verdim. Demek ki Boşnakça konuşmayı biliyor muşum diye düşündüm. Fakültenin içine girdik. Tarih bölümüne uğrayarak bir kaç kitap aldık. Ve sınıfa doğru ilerledik. Nerdeyse tüm öğrenciler toplanana kadar beklerken ben Yeşim'i inceleme altına aldım. Tıpkı eskisi gibi yani gelecekteki hali gibi ama sanki daha içten daha canlı ve daha tatlıydı. Yeşim'i süzmem devam ederken içeri öğretmen girdi. Kendisini ve yedi ceddini tanıtan İngiliz profesör biraz itici gelmişti. Yine de alakadar olmamaya çalıştım. Okulun kaçıncı günü bilmiyordum ancak ders dinleme gibi bi isteğim yoktu. Tam bu karmaşıklık içinde yüzerken kapı iki defa vuruldu. İçeri yağmur gibi hızla biri girdi. Omzuna astığı büyük kare çantasına iliştirdiği yeşil ceketinin kolları yerlerde sürünüyordu. Koşmaktan olsa gerek saçları birbirine girmiş ve nefes nefese kalmıştı. Her şeye rağmen yüzündeki gülümsemeyi eksik etmeyen bu insan belki de benim beklediğim, merak ettiğim, özlediğim, unuttuğum, unutturulduğum o kişiydi. Adeta dilim tutulmuştu. Aklım başımda olmasına rağmen içim geçmişti. Demek ki ilk karşılaşmamız böyle olmuş diye düşünürken öğretmenden yediği bir kaç cümle azarla özrünü dileyip oturmak için benim tarafıma yönelen kişi yaklaştıkça yaklaşıyordu. Kalbim ayaklarına ritim tutarcasına atıyor olmalıydı ki, başımda dikilip adımları durunca kalbimde durdu. Kendimden geçmiştim. Hiç böyle bir duyguyu tatmamıştım. Önceden tatsaydım kesin unutmazdım ancak işte gerçekler ortadaydı. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, bütün masumluk saf temiz duyguları barındıran kalbinin yansıması dışarıya vuruyordu. Onu böyleyken unuttuysam ölmüş olmam gerekirdi . O gülüşü, o yüz ifadesini, o sempatik tavırlarını. Seni nasıl unuttum ben? Bunu nasıl yapabildim sana? Biraz sonra masaya koyduğu lacivert renkli ajandasının ardından kendisi de oturdu. Hala gülümsüyordu. Kolundan çıkardığı çantasını asarken hala bana baktığından kaynaklanıyor olsa gerek çantası ve içindeki eşyaları yere düşmüştü. Büyük bir telaşla toplanırken, gözlerini benden ayırmadığını fark ettim. Elleri titriyordu, gözleri de sürekli kırpılıyordu, buna rağmen dudaklarındaki gülümseme hiç gitmiyordu. Sonunda fısıltı ile beklediğim cümleleri serpiştirdi. "Merhaba! Uzaktan bile gözüken ışığınızı takip ederek size ulaşabildim, yakından çok daha tatlı gözüküyorsunuz." Gözlerimin takılıp kaldığı bu uçurumun kenarından düşünce yere ulaşmıyordunuz. Bu uçurumdan düşenler yükseliyor, yükseliyordu ve en zirvede bir yerde asılı kalıyordu. O anda yalvarmak istiyordum ona "Beni hiç bırakmayacaksan, beni hiç unutmayacaksan, beni hiç ağlatmayacaksan böyle tatlı tatlı gülümse. Hazır sensizliğe alışmamışken yeniden gömme o çukura beni!" Tarık Sipahi'nin elleri titrerken, gözlerim lacivert ajandaya takılıp kalmıştı... *** Gözlerinin gözlerimde bıraktığı etki, tarifi mümkün olmayacak kadar tatlıydı. Ayırmak imkansızcasına kenetlemişti. Aslında ne çimen yeşili gözleri, ne şekilli dudakları ne de abartılı bir yakışıklılığı vardı. Ne kimliği belirsiz meçhul katiller kadar çekici ne de küfürbaz yumuşak kalpliler kadar bağlayıcıydı. O çok farklıydı, üzerimde anlaşılması zor bir etki bırakmıştı. Elleri titrerken uzun ince parmaklarının terlemekten nemlendiğini görebiliyordum. Parmaklarına değdirdiğim bakışlarımı fark etmiş olacak ki bana göstermemeye çalışarak avuç içlerini pantolonun kenarına sildi. Derin derin nefes alıyordu bunu kalkıp inen göğüs kafesinden rahatlıkla anlıyordum. Kalbinin deli gibi attığına emindim zira pompalanan yoğun kan yanaklarından başlayarak yüzünün kızarmasına sebep oluyordu. Daha fazlasının çok abartı olacağını düşünerek yüzümün ifadesini ciddileştirip önüme döndüm. Ne de olsa ilk karşılaşmadan yelkenleri suya indirmemişimdir diye düşünüyordum. Önüme dönmüştüm ama farklı bir şey düşündüğüm yada yaptığım söylenemezdi. Yaşadığım bu yoğun duyguyu ona söylesem asla inanamazdı, onun kalbime yaptığı büyük etkiyi el ile göstersem şaşkınlıktan küçük dilini yutardı. *** Ders çıkışı Mostar köprüsüne yeniden çıkmıştım. Beni çok mutlu ediyordu bu köprü. "Ah! Çok sevdim burayı ! " diye bağırdım kollarımı açarak gerinirken. Ya tüm kötü duygularım resetlendiği için, yada önceden burası bana çok iyi geldiği için kendimi çok mutlu hissediyordum. Mostar köprüsüne bakarak Saraybosna'nın ne kadar güzel olduğu konusunda tekrar tatmin oldum. Kısık sesle bağırarak "Saraybosna'yı çok seviyorum!" dedim. Tam böyle bir yandan dönüp bir yandan kısık sesle bağırırken, "Öhö!" dedi biri. Aniden durarak, "Deajavu! " dedim heyecanla. "Küçük hanım çok kıt beyinlisin!" dedi aşağılayıcı bir tavırla. Aşağılamasını umursamadan gülümseyerek baktım. O kadar güzel bir his içindeydim ki hakaret etmeden sadece öğrenmek için sordum. Çünkü Dejavu'yu yavaş yavaş seviyordum. Gıcık gıcık konuşsa da aslında her zaman benim iyiliğim için bir şeyler söylüyordu. Hayal ürünü olmasa çok iyi bir arkadaş olabilirdik. Dejavu işaret parmağı ile yeri göstererek "Burası, Mostar şehri. Saraybosna Bosna Hersek'in başkenti. "diye haykırdı. Ah işte olay çözülmüştü. Alt dudağımı içeri alırken şaşkınlık ve cahilliğimden ötürü utanmıştım. Demek Mostar köprüsü başkentte değildi. "Neyse önemli değil" dedi dejavu bana yaklaşırken. İyice yaklaşmış kulağıma eğilmişti. "Tarık'la karşılaştın mı?" "Evet karşılaştım." dedim. İyice yaklaşıp işaret parmağı ile alnıma çarparak "Ne oldu peki " dedi. Yüzümü bir santim mesafe uzakta olan yüzünden uzaklaştırmaya çalışırken yüzümün kızardığını hissediyordum. "Ne olacak canım?" dedim utançla. "Bilemiyorum ilk tanışmamızı hatırlarsak pek temiz kalpli bir kız değilsin!" dedi tiksinç bir şekilde bakarak. En son cümlesi beni sinirlendirmişti. "Neden bahsediyorsun aptal şey!" diye bağırdım sinirle üzerine yürürken. Bir anda ciddileşmiş ve benim ona yapacağım şakayı bile fazla görecek bir hal almıştı. Böyle olduğu zaman mutlaka söyleyeceği önemli bir şey oluyordu. Bunun için kendimi frenleyerek ona kulak verdim. "Bak Hazal inan ya da inanma! Sen tüm bu şeyleri geçmişte yaşadın ve, ve sen değiştin. Daha neler olduğunu görmüş değilsin ancak seni uyarmaya geldim. Şu an geçmişi yaşıyorsun ve tüm bunlar bittiğinde eğer sağ olarak kurtulabilirsen gelecekte çok acı çekebilirsin. Yani demek istediğim Tarık ve sen , geçmişte yaşadıklarınızdan ötürü bu hale geldiniz. Eğer sen geçmişte takılı kalırsan yaşayacak bir geleceğin olmaz!" Dejavu'nun ne demek istediğini gayet iyi anlamıştım. Göğüs bölgemde sıkışma olmuş nefes almam güçleşmişti. İçimde oluşan ağrıdan ötürü boğazımda kuru bir acı hissediyordum. Kendimi durdurmaya çalışsam da gözlerime dolan yaşa engel olamıyordum. Kendimi pembe bir rüyadan uyanmış gibi hissediyordum. Benim gözlerime dolan yaş Dejavunun gözlerinde de belirmişti. Ben olmama rağmen benim için üzülüyordu. Bu demek oluyordu ki, gördüğünüz güzel rüyalardan sonra uyanıp üzüldüğünüz zamanlar da, keşke gerçek olsaydı deriz ya. Şimdi benim de durumum işte tam olarak öyleydi. Tek fark yaşadığım şey rüya değil gerçeğin ta kendisi, ancak ben, bu gerçeğe şimdiden o kadar çok alışmıştım ki bunu düşünmek bile istemiyordum. Dejavu benim için endişeleniyor, kendimi kaptırmamamı istiyordu. Tüm herşey bittiğinde domino taşları gibi yerle bir olmamam için. *** Dejavu gideli bir saat olmuştu. Ben ise daha nerede ne yaptığımı bilmezken içinde bulunduğum durumun vehametinden kurtulmak için bir el bekliyordum. Başımı ellerim arasına almış düşünürken başımdan aşağı kırmızı gül yaprakları dökülmeye başladı. Yoğun yoğun dökülen yapraklar bitmek bilmiyordu. Önce şaşkınlıkla bakan gözlerim yerini mutluluğa bırakmıştı. Dudaklarıma kondurduğum gülücükle başımı yavaş yavaş yukarı kaldırırken kendimi bir karış uzaklıkta gülümseyerek bana bakan Tarık ile karşı karşıya buldum. Aşağıdan yukarıya bakan gözlerim bir kez daha gözlerine kenetlenmişti. Dudaklarından hiç eksiltmediği gülücüğü benim için cömertçe kullanıyordu. Beni ölesiye sevdiğini gözlerine bakanın ulaştığı derin okyanustaki gömülü aşk incilerinde bulabilirdi herkes. Sanki gülerken bile gözleri seni seviyorum diye bağırıyordu. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarıma oradan da gül yapraklarına düşüyordu. Tarık şaşırmış ve bir anda gülen gözlerinin yerine hüznü vermişti. Titreyen gözlerle hızla yaşlarımı silerken, alnıma ufak bir buse kondurmayı ihmal etmemişti. Ondan gelen her bir busede benliğimden metre metre eksilmeler oluyordu. Ben kavramı ortadan kalkıyor benin yerini biz alıyordu. Bunu üzülerek söylemeliyim ki Dejavu'nun beni uyarmasına karşın yavaş yavaş içine sürüklendiğim hortuma gönül rahatlığıyla ilerliyordum. "Artık ağlamana bir sebeb kalmadı Hazal! Evi terk ettim ve seni benden kimse ayıramaz." Evi terk mi etmişti? Bizim birlikte olmamızı istemeyenler mi vardı? Ve biz ne zaman dan beri bir çifttik? O zaman bu ilk karşılaşmamız değildi. Hala hiç bir konuyu bilmediğimi tekrar anlamış ne kadar da zamana ayak uydurmaya çalışsamda asla bu geçmişin tam bir parçası olamayacağıma dair bir his girmişti içime. Buna rağmen sımsıkı sararak kucakladım Tarık'ı, öyle sıkı sarılmıştım ki tıpkı kelepçe gibi. Yalnız kelepçeler soğuk ve acımasız olur. Bense sıcak ve şefkatliydim. Parmaklarını parmaklarıma geçiren Tarık "Hadi gidelim." derken, yine eski tatlı ve gülümseyen haline dönmüştü. Elini sımsıkı tutarken ayağa kalkmak için harekete geçtiğimde önümüzde iki kişi belirdi. Biri Tarık'la aynı boyda diğeri ise benim boylarımda sarışın keskin suratlı insanlardı. Uzun boylu olan bir adım atarak, Tarık'a yaklaştı. Ve alaycı bi ses tonuyla konuşmasına başladı. "Hey Markus ev seni bekler anlarsın ya!" Tarık'a farklı bir isimle seslenmişlerdi, öyle alaycıydılar ki hiç eve bekledikleri söylenemezdi. Tarık önce duymazdan gelirken yavaş yavaş elimi sıkıyordu bunu istemsizce yapıp sinirlendiğini anlayabiliyordum. Kısa olan beni baştan aşağı süzerken pis bakışlarıyla uzun olanı çekiştirdi. "Neyse bu tatlı kızın hatırına şimdilik gidelim!" Uzun olan yüzünü ekşiterek "Tatlı kız mı? Dejan o kız müslüman!" dedi. Müslüman kelimesini duyunca kısa olan bakışlarını iyice kirletirken, alnında bulunan bir damarın şiştiğini ve yüzünde yoğun bir kızarıklığın yükseldiğini görebiliyordum. Bu görüşmeyi yarım bırakmışçasına birbirlerini çekiştirerek gittiler. Tarık derinden nefes alıyordu. Canı sıkılmıştı, ama elimi bir an olsun bırakmamıştı. Bu insanların onun için fazlaca hazin bir geçmişte acı birer piyon olduğunu anlamak güç değildi. "Tarık!" dedim kısık sesle. "Üzgünüm." dedi masumca. İçimi acıtmıştı. Öyle sakin öyle mahcup çıkmıştı ki sesi. Gerçeği öğrenmek istiyordum ancak pat diye sormam garip olur diye bir şekilde konuyu başka türlü açmam gerekiyordu. Yine derin düşüncelere daldığım anda Tarık beni çekip çıkardı. "Sana daha önce söylemediğim için üzgünüm. Bu ikisi sözde benim abilerim. Açıklaması çok güç. Dejan ve Dragomir benim üvey abilerim. Boşnak da değiller. " Şaşırmıştım. Üzüldüğümü belli etmeden sakince dinlemeye devam ettim. "Benim ailem Bosna savaşında öldü. Annem babam ablam hepsi. Beni bir Sırp aile evlat edindi. Daha doğrusu savaşta babam hayatını kurtardığı bir sırpa yalvarmış o zamanlar daha bebek olan benim için koruma altına almasını istemiş. Normalde beklenmedik bir durum ama o sırp almış beni. İşte böyle başladı onlarla alakam. Sonra evine götürmüş ama ne yazıkki ailesi, yani benim üvey annem, abilerim hiçte iyi davranmadılar bana. Bir Boşnak üstelik müslüman olduğum için çocukluğum işkencelerle geçti." Tarık'a bakarken ellerini hiç bırakmadan tutuyordum. Onun yanında olduğumu bilmesini istiyordum. Kareler yavaş yavaş yerine otururken ben yapbozun hangi tarafında olduğum konusunda yeni yeni bir şeyler anlıyordum. Ama hâlâ tüm puzzle görmüş sayılmazdım. Acayibime giden bir şey daha olmuştu. Annesini babasını kısaca tüm ailesini yitirip korkunç bir çocukluk geçirmesine rağmen Tarık hayat doluydu. Her halinde içten sıcak gülümsemesini eksiltmiyor hayat ile bağlantısını koparmıyordu. "Ve sen," dedi kesik ve kuru sesi ile. "sen beni bu hayata bağlayan tek parçasın Türk kızı..." Yine kenetlenmiştik, gözlerinin gözlerime yaptığı etki ile büyülenmişken büyük bir bağrış ile titredik. İçeriden gelen bir kız beni çağırıyordu. "Hazal koş Hazal! Yeşim Yeşim kavga ediyor!" Yerimden öyle bir fırladım ki Tarık'ın nerde kaldığını bile hatırlamıyorum. Yeşim! Biricik dostum. Hızla okula girdiğimizde, bir kaç sırp kız ile laf dalaşına giren Yeşim'e darp etmeye başlamışlardı. Onları bu halde görünce nevrim döndü. Aralarına koşarak daldım ne yapacağımı bilmeden, bana ne olacağını düşünmeden. Oysa ki Dejavu'nun sözleri kulağımda çınlıyordu. "Geri geleceğin hakkında bir teminatımız yok! Umarım sapasağlam dönebilirsin .."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD