20. BÖLÜM

4568 Words
Soğuk olsa da güneş doğana kadar dışarıda kalmıştım. Temiz hava vücuduma iyi geliyordu. Dejavu çoktan gitmiş tek başıma oturuyordum. Yeni doğan güneşin aldatıcı ışıkları bedenimi ısırtırken, genç kız koşarak geldi. "Hazal abla hadi gidelim." dedi. Şaşkınca "Nereye?" diye sordum. Kolumdan çekiştiren genç kız "Annemin evi buraya çok az uzakta oraya gidelim. Hem Stephan'ın da sana bir sürprizi varmış." dedi. Şaşkınca "Tamam annene gidelim ama Stephan'ın sürprizi derken? Yani biliyorsun o burada yok! Ve ..." sözlerimi tamamlamamı izin vermeyen genç kız, beni çekiştirip duruyordu. Koşmaya başlamıştı. O koşunca bende koşmak zorunda kalıyordum. Gerçi iyi oluyordu böyle koşmayalı uzun bir süre olmuştu ama bedenim hâlâ zayıftı bu yüzden çabuk yoruluyordum. Koşmaya devam ederken genç kız elimi sıkıca tutarak "Abla, esir kampında sana çıkıştığım için çok özür dilerim! Çok korkmuştum ve herkes senden övgü ile bahsediyor bizi kurtaracağını falan söylüyorlardı. Ben de sana çok güveniyordum ancak Sırp askerler beni aldıklarında çok korktum, annemi bir daha göremeyeceğimi sandım bu yüzden, bu yüzden Hazal abla!" diye açıklama yapıp duruyordu. Yaklaşık bir yarım saat kadar koştuktan sonra tepecik gibi bir yerde bir kulübenin olduğu yere geldik. Genç kız evi görünce sevinç çığlığı atarak parmaklarının ucuna basıp yanağıma bir öpücük kondurdu. Sanırım evine gelmiştik. Gerçekten de öyleydi evin kapısı açılarak dışarıya ak saçlı bir teyze çıktı. "Asya'm!" diye bağırarak koşmaya başlayan teyzeye genç kız da "Anne!" diye koşuyordu. Demek kızın adı Asya'ydı. O benim adımı biliyordu ama ben ona hiç soramamıştım. Olsun onu böyle mutlu görmekte bana yetmişti. Sıkıca sarılan anne kız, iyice birbirleri ile hasret giderdiler. Tepeciğin eteğinde onların o mutlu hallerini izlerken Asya annesinin kulağına bir şeyler söyledi. Ne diyordu ki? Kendi kendime soru sormaya başladığımda Stephan'ın sürprizi geldi aklıma. Sahi neydi sürpriz? Genç kızdan sonra annesi koşarak eve girdi ve bir iki dakika çıkmadı. Öylece bekliyordum. Karla kaplanan yerde ayaklarım üşümeye başlamıştı. Yüksek olduğu için daha çok kar alıyor olmalıydı. Ayaklarımla uğraşırken Asya'nın annesi dışarı çıktı ve kapının orada beklemeye başladı. Kimi bekliyordu? Sadece o değil Asya'da, ben de bekliyordum. Her şey bir anda gelişti. Asya gülümseyerek tepkimi merak edercesine bana baktı. İşte o zaman önce ayaklarını gördüm. Sıradan bir çift ayaktı. Sonra güçlü kollarını. Sonra titrek ama güneş gibi parlayan o bir çift gözü. Bir insanın vücudu nasıl bir başkası için nefes okurdu ki? Sıradan bir çift ayak ve bir çift gözdü aslında. Ölmüş ya da geleceğe dönmüş olabilir miydim? Gerçekten de o muydu? Yani, sahiden de o muydu? Ağzım istemsizce açılırken, gözlerim bir saniye bile kırpışmıyordu her saniyesini izlemek istercesine. Ayaklarım ileri gidiyor, nefesim kesiliyordu. Ağzımdan büyük nefes alıp onu incelemeye devam ettim. Bana koşmaya başladığında iyice anlamıştım. Kesinlikle oydu! Tarıktı! Tarık! Bir çift göz , bir çok şey anlatır insana ! Eğer o sihirli pencereleri kapatırsa insan, gerçekler bile masal olur. Ya da belki de masallar gerçek! Ve bir çift göz bazen ilaç gibidir. Onun ışığı, evrendeki tüm güneşlerden daha çok aydınlatıcı ve daha çok ısıtıcıdır. Neticede bir çift gözdür uğruna pahalar biçilemeyen... *** Küçükken bir çok masal dinlemiştim. Sonu güzel biten, kötü biten ve sonu hiç gelmeyen... Gerçi nerede ve ne zaman ya da kimin anlattığını hatırlamıyorum ama hepsi, teker teker zihnime yerlermiş durumdalar. Küçük deniz kızı, uyuyan güzel, güzel ve çirkin, pamuk prenses ve daha bir çoğu. Bunların beynimde yaptıkları etki düşündüğümden daha fazla. Aslında çoğu zaman, masalların da gerçek olduğu düşündürüyor beni. Karakterler her kim olursa olsun insan , aynı insan. Baş rolde bulunanların kimliği önemsiz. İnsan, yine insan. Zaaflarıyla, tamahkarlığıyla, nankörlüğüyle insan, aynı insan. İçinde barındırdığı insan öğesinden başka da çok benzer masallar gerçeklere. Örneğin masallarda her zaman iyi birileri vardır. Her zaman sevgi vardır. Her zaman hasret vardır. Bunların yanında nefret, haset hatta belki ölüm bile vardır. Bu kadar çok benzerlik taşıyan bu iki şey nasıl birbirinin zıttı olur ki? Yani söylemek istediğim insanlar neden masallara yalan gözüyle bakar? Aslında derinlemesine düşününce hayattan bir farkı yoktur. Belki bir prenses olamayız, insanlar arasında prenses olarak tanınmayız ancak, prenses olmak için prense ihtiyaç var mıdır ki? Her kız babasının prensesi değil midir? Ya da prens olma ... Sevdiği için dağları delmek zor gelebilir insana ancak her adam sevdiği genç kızın prensi değil midir? Onun için her şeyden vazgeçmez mi? Zaten bir cadı karakterini bulmak da insanlar için zor olmaz eminim. Benim masalımın da sonu nasıl biter bilmiyorum ama başrolü benim. Pamuk prenses miyim? Deniz kızı mıyım? Prensime kavuşabilecek miyim? Yoksa baloncuklara dönüşüp sonsuzluğa mı yöneleceğim bilmiyorum. Bu masal nasıl biter bilmiyorum ama niyetim balona dönüşecek olsam dahi, bir insanı tüm kalbimle sevmek. Kaşını ya da gözünü değil! Tüm benliği ile her şeyini. Hüznünü, gözyaşını, öfkesini ve ona dair her şeyi. Asya'nın evinin olduğu tepenin eteklerinde öylece durmuş, tepede bana bakmakta olan Tarık'ı incelerken, bir damla yaş süzüldü elmacık kemiklerimden. Ölmüş olabilir miyim? Gerçekten o muydu? Tarık! Gerçekten Tarık mıydı? Mis kokulu rüzgarım, titrek kalbimin tek umudu. Vücuduma giren temiz bir nefes ve saf suyum. Tarık mı o gerçekten? Gözlerimi iyice kısmış, kaşlarımı çatmış karşımda duran Tarık'ı incelemeye koyulmuştum. Neyim vardı? Koşarak boynuna sarılmam gerekirken neden put gibi duruyordum? Üşüyen ayaklarımı birbirine sürterken, Tarık yürümeye başladı. Gülümsüyordu, gözlerini kısmıştı. Belki de ağlıyordu. Gözleri o kadar çok duygu barındırıyordu ki, ayırt edemiyordum. Bu, özlediğim bir duyguydu. Bu duyguyu Tarık'tan başkası verememişti bu dünyada bana. Ağlamaya başlamıştım. Sessizce akıyordu gözyaşlarım. Bunun bir son olmasını diliyordum. Ondan ayrılığın yaşattığı derin acıyı yeniden yaşamak istemiyordum. Onsuz olan bir hayattansa sessiz bir ölümü diliyordum. Bana bunu veren, beni böyle yapan, her şeyi unuttuktan sonra bile beni bu seviyeye getiren Tarık'ın sıcak kalbini sonsuza dek kaybetmek istemiyordum. Bir insan ancak bu kadar ifade edebilirdi nefesin anlamı. Ancak bu kadar tanımlayabilirdi sevginin manasını. Tarık'ın güçlü kolları ile sarmalandığımda gözyaşlarım teker teker düştü yere. Beni terk etmelerini umuyordum ama gelecek bunun tam tersini söylüyordu. Acı ve keder bir türlü bırakmıyordu yakamı. Kolları ile sarmalayan Tarık'ın saçları burnuma değince yine gelmişti okyanus kokusu. Beni benden alan ve beni ben yapan o koku yine gelmişti. Derince içime çektiğim kokusunu hiç vermek istemedim. Hâlâ gerçek olduğuna inanamadığım için öylece kalakalmıştım. Tarık ise çoktan sıkıca sarmıştı beni. Yavaşça ellerimi kaldırdım. Belinin hizasına yükselttiğim ellerim ile dokundum. Rüyada olma ihtimalim olabilir miydi? Eğer öyleyse fazla sevinmeden kısa kesmek isteyecektim. Buz tutan ellerim sıcak bir yere dokundu. Rüyada ısı hissedilmezdi değil mi? Önce sıcaklığı ile çözünen ellerim yeniden aynı yere gitmek istedi. Bir kez daha dokundum. Bir kez daha ve bir kez daha. Artık ellerim beni dinlemiyorlar kavrıyorlardı onu. Tarık gibi sıkıca sarmaya başladım. Çünkü tüm vücudum istiyordu bu sıcaklığı. İyice yaklaştım. Tüm vücudum sardı Tarık'ı. Ondaki okyanus kokusu bana geçene kadar sarıldım. Derin bir nefes alıp kulağına yöneldim ve "Gerçeksin değil mi?" diye fısıldadım. Daha sıkı saran kolları ile kulağıma fısıldayan Tarık "En az senin kadar!" dedi. Kısıkça gülümsedim "Gerçeksin! Gerçek!" diye fısıldayarak gözlerimi kapattım. Şimdi güzel bir rüya görebilirdim. İçinde Tarık'ın olduğu, benim mutluluktan uçtuğum bir rüya. O yanımda olunca hiç bir karabasan umrumda olmuyordu. Tüm kabuslara göğüs gerecek gücü veriyordu çünkü bana. Gözlerimi yavaşça açtığımda, yeniden kar yağmaya başlamıştı. Öyle muhteşem bir andı ki bitmemesi için her şeyimi verebilirdim. Kollarını gevşeten Tarık hızla elimi tutup çekiştirmeye başladı. Telaşlıydı ancak garip davranıyordu. Tüm gücüyle çekiştirirken bir yandan da konuşuyordu. "Hazal burada güvenli değiliz! Her an işgal altına alınabilir. Kaçmalıyız!" Gözlerim korku ile dolup Tarık'ın çekiştirdiği yöne ilerlerken Asya koşarak yanıma geldi ve diğer elimi tutarak "Abla annem yemek yiyip dinlensinler, ondan sonra gitsinler diyor. Eğer dinlenmezseniz dayanamayacağınızı söylüyor." dedi. Asya benden bir cevap beklerken, Tarık'a baktım. Beni baştan aşağı süzdü ve "Aslında hiç vaktimiz yok ama bu incecik gelinlikle hasta olabilirsin, içeri geçip sıkıca giyinip bir şeyler yiyelim sonra gideriz." dedi. Sağını solunu kontrol eden Tarık elimden tutup adeta koşarcasına Asya'ların evine doğru yöneldi. Beni içeri girdirdikten sonra etrafını yeniden kontrol edip peşimden içeri girdi. Asya'nın annesi yere serdiği bir çarşafın üzerine hazırladığı birkaç kuru ekmek ve kahvaltı malzemelerini koydu. İki odalı evlerinin diğer odasına giren kadın elinde kalın bir elbise ve bir manto ile geldi. Tarık pencerelerden bakıp yeniden kontrol ettikten sonra oturup bir şeyler atıştırmaya başladı. Bana dönerek "Hazal acele edelim mutlaka peşimizden geleceklerdir." dedi. "Tamam!" deyip yanına oturdum. Bir kaç zeytin biraz peynir ve yarım ekmek yedim. Tarık hızlıca yedikten sonra kalkmıştı. Silahını kontrol ettikten sonra pencereye doğru yaklaştı. Sürekli kontrol ediyordu etrafı. Ben de karnımı doyurduktan sonra kalktım ve karşımda elinde elbise ile bekleyen kadına baktım. Genç kadın "Kızım Asya biraz anlattı. Kızımı kurtarmışsın. Bana getirdin. Allah senden razı olsun. Ben de sana yardım etmek istiyorum. Dışarısı çok soğuk bu benim elbisem bunu giyiver olmaz mı?" dedi. Elinde tuttuğu yamalı ve eskimiş elbiseye bakarak hızla elime aldım. Yaşlı kadın beğenmem ya da kabul etmem diye mahçup bir halde bakıyordu. Elbiseyi elime alınca yüzü güneş gibi aydınlandı. Kırışan yüzü gülümsemesi ile daha çok kırıştı ancak gülen yüzünü daha çok sevmiştim. Alelacele diğer odaya girip gelinliğimi çıkardım. Öyle yıpranmıştı ki, günlerdir üzerimdeydi. Kan ve kir ile birlikte de iyice rengi değişmişti. Gelinliğimi çıkardım ancak biraz duraksadım. Hissetmiyordum ama vücudum ezik ve moruklarla doluydu. Yavaşça moraran bir yere dokundum. Acıyordu. Nasıl hissedememiştim? Duracak vakit yoktu bu yüzden elbiseyi hızla üzerime geçirdim. Tam üzerime oturmuştu. Üstelik eski olmasına rağmen, sıcak da tutuyordu. Bir an çok mutlu oldum. Üşüdüğümü belki hissetmemiştim ama sıcaklık beni mutlu etmişti. İşimi halledip Tarık'ın yanına gittim. Hâlâ pencerenin önünde duruyordu. Asya yanıma yaklaşıp elime bir çanta tutuşturdu i. Gülümseyerek "İhtiyacın olabilecek bir kaç şey ve biraz da yiyecek koydum." dedi. Yanağına küçük bir öpücük kondurarak "Teşekkür ederim şeker kız." dedim. Pencerenin önünden ayrılan Tarık "Hazırsan çıkalım Hazal!" dedi. Hazırdım. Zaten ne eşyam vardı ki? Asya'nın başını okşayarak annesine yöneldim. Ona da teşekkür ettikten sonra Tarık'ın yanına geldim. Asya ve annesi gözden kayboluncaya kadar bize el salladılar. Arada bir Asya annesine sarılıyor, annesi de onu öpüyordu. Onları gördükçe ben de Tarık'ın elini tutuyor ona sıkı sıkı sarılıyordum. Tarık elimi sıkı sıkı tutuyordu ancak bir türlü yüzüme bakmıyordu. Hiç bana özel bir şey söylemiyordu. Savaştan, kaçmaktan ya da saklanmaktan bahsedip duruyordu. İyi miydi? Ya da, ya da bana karşı olan duygularında değişim mi olmuştu? Beynimi kemiren düşünecelerle Tarık'ı tutan elimi zaman zaman gevşetiyor hatta tutmuyordum. Buna karşılık o kadar korktuğum bir hareket alıyordum ki kalbim hızla çarpmaya, göz yaşlarım gözlerime dolmaya başlıyordu adeta. Ben elimi geri çektikçe Tarık'ta çekiyor beni tutmak için bir çaba sarfetmiyordu. Ayrı kaldığımız zamanlarda ne olduysa olmuştu ve Tarık eski Tarık değildi sanki. İnsan cesetlerinin olduğu, binaların yerle bir olup tıpkı bir puzzle gibi yere serildiği aralıklardan gizlice geçip gidiyorduk. Yüzümüzü fazla belli etmemeyi çalışıyorduk ancak bizim kadar güçlü kuvvetli kimse olmadığı için nerede ise tüm insanların dikkati bizim üzerimize yoğunlaşıyordu. Bunu fark etmiş olacak ki Tarık durup eğildi ve "Sırtıma çık!" dedi. Soru sormaya ya da bir şeyler söylemeye vaktimin olmadığını az çok anladığım için ikilettirmeden bindim sırtına. Uzun bir zaman sonra anladım ki bu bir taktikti. Tarık'ın daha az dikkat çekmek için düşündüğü bir şey. İnsanlar Tarık'ın sırtında bir yaralısını ya da belki de ölü bir yakınını taşıdığını düşünüyor o kadar önemsemiyordu. Düşündüğü şeyde başarılı olan Tarık sayesinde şehrin yoğun bölümünden geçebildik. Binaların azaldığı bölgeden çıkıp daha düz bir alana çıktığımızda ise Tarık durarak eğildi. Ben de sırtından indim. Yeniden elini tutmak için yakınlaşmıştım ancak Tarık bu sefer bana bakmadan arkasını dönüp gitmeye başlamıştı. Ne oluyordu böyle? Zaten hasret kalmıştım uzun bir süre, şimdi yaptığı şey bir ceza gibi geliyordu. Tellerle çevrili olan alandan geçtikten sonra geniş bir tarlaya geldik. Kıştan dolayı buz tutan bitkiler üzerine bastıkça ses çıkarıyordu. Aslında huzurlu bir ortamdı. Tarık önde ben arkada, kendimi bir anlık uzun zaman önce düşlediğim bir rüyadaymışım gibi hissettim. Tatlı ve yolunu gözlediğim bir rüya... Tarık böyle sessiz ve ciddi olduğu zaman ona bir şeyler sormaya çekiniyordum. O kadar çok sormak istediğim şey vardı ki aslında. Mesela, ben kaçırıldıktan sonra neler yaptı? Hayata nasıl tutundu? Benim gibi her gece benim rüyalarımı görüp, ayrılık kabusu ile uyandı mı? Sonra stephanın bize yaptığı sürpriz! Stephan olmasa biz belki de hiç kavuşamayacak mıydık? Onca zaman ne yaptı? Beni aramaya gelmedi mi? Bu sorularımın cevabı sadece onda vardı ancak kaçarcasına gidiyordu. Sahi nereye gidiyordu böyle? Tarlanın bittiği yere geldiğimizde topraktan bir yol olduğunu gördüm. Tarık bu yolda durmuştu. Benden önde olduğu için biraz daha hızlanıp ona yetiştim. Şimdi yan yana duruyorduk ama o bir saatine bir de yola bakıyordu. Yüzüne baktım tıpkı Yeşim gibi hiçbir duygu barındırmıyordu. Endişelenmiyordum, üzülmüyordum sadece yumruk kadar bir yumru boğazımda düğümlenmişti. Sürekli yutkunuyordum ama ne aşağı iniyor nede yukarı çıkıyordu. Ve bu yumrunun vücuduma yaydığı müthiş bir tedirginlik hissi adeta yakıyordu organlarımı. Ne kadar bekledik bilmiyorum ama yorulmaya başlamıştım. Tam bu arada eski, yıkık dökük bir araba gelerek önümüzde durdu. Tarık alelacele şöförün yanına gidip birşeyler anlattı. Şoför olumsuz yanıtlar verse de Tarık'ın yalvarmalarına daha fazla katlanamadı ve kabul etti. Şoför Tarık'la konuştuktan sonra yeniden yerine oturdu. Tarık'ta benim yanıma geldi. İyice yaklaşmıştı. Derin bir nefes aldı ve bana baktı. Gözlerinin içine bakıyordum ancak o bir kaç saniye sonra gözlerini çevirdi. Nefesini sıkıntı ile verirken yutkunmaya başladı. Üşüyordum. Titriyordum. "Bak!" dedi Tarık. Bir şeyler söyleyecekti ama devam edemedi. Gerçi söylemesine gerek yoktu da. Hızla parmağındaki yüzüğü çıkarıp bana uzattı. Dehşete kapılmıştım. Ne yapıyordu böyle? Ağzım açık kalmıştı yüzüğe bakarken, gözlerim doldu. Hâlâ eline bakmaya devam ederken Tarık sıkıca yüzümü iki eli arasına aldı. Fazla sıkmıştı. Canımı yakıyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. Korkutuyordu beni. "Bak! Aramızda olan şey bitti. Her şey! Tamamen! Ben, ben artık daha fazla birlikte olmak istemiyorum. Her gün sadece kendimi değil bir de seni düşünmek istemiyorum. Gözünün içine bakarak rol oynamak ve seni kandırmak istemiyorum. Bu yüzden gideceksin! Bu araba seni Türkiye sınırına kadar götürecek, oradan otobüsle geçersin." dedi. Şoka girmiştim. Şiddetli bir şekilde titremeye başlamıştım. Soğuktan değil korkudan titriyordum. Nefes almayı bile unttuğumu oksijensiz kaldığımda boğulacakmış gibi hissettiğimde anladım. Tarık bununla kalmadı. Bana bir şey söylettirmeye fırsat vermeden bileğimden sıkıca tutup taksiye götürmeye başladı. Bileğimi çok sıktığı için çığlık attım. Gözlerime dolan gözyaşı akmaya başlamıştı. Ağlayarak "Bak eğer benim ölmemden korkuyorsan, bu hiç önemli değil ben senin yanında mutluyum." diyecektim ki cümlemi tamamlama izin vermeyen Tarık "Yeşim'in başına bir iş gelmesinden korkuyorum." dedi. Ayaklarım yere mıhlanmış gibi hareket edemeyince öylece kalakaldım. Boğazımdaki yumru patlamıştı ve içindeki acı şey içime akıyordu sanki. Dengem sarsılmıştı. Titreyerek korku ile "Ne demek bu?" diye sordum. "Anladığın gibi işte Hazal! Ne diyorsam o! Her şey bir masaldı! Sen, ben, biz. Her şey! Benim için tek bir gerçek var, o da Yeşim ve onun başına bir şey gelmesinden korkuyorum. Biliyorum saçma gelecek ama başından beri sen benim için bir yemdin. Bosna'nın kurtuluşu için babana ve sana ihtiyacım vardı. Çok denedim ama olmadı ben, ben Yeşimi unutamıyorum." Gözlerim Tarık'ın dudaklarında takılı kalmıştı. Kırpmıyordum, kırpamıyordum belki de. Sicim gibi akan yaşlarım çaresizliğimi anlatıyordu. O anda boğazımdaki yumru iyice parçalandı, vücuduma dağıldı. Burnum kanamaya başladı. O kadar çok üzülmüştüm ki kendime yedirememiştim i. Tarık alelacele bir bez parçası aldı ancak bulamayınca gömleği ile burnumu silmeye çalıştı ancak bir adım geri attım. İçimden gelmemişti. Onun bana dokunmasını istememiştim bir an. Sanki bir anda yabancılaşmıştı. Uzaklaşmıştı gözümden, gönlümden. "İşte hayattaki tek amacım " dedim kendi kendime acınası bir şekilde. Ne amaç ama... Acınası bir halde olan kendime bir de kahkaha attım delice ve sertçe açtım taksinin kapağını. Başka bir şey duymak ya da dinlemek istemiyordum. Ben biner binmez hareket eden taksi kaçırırcasına hız yapıyordu. Karakışın ortasında yamalı pantolonu, yırtık çizmeleri ile gömleğinden bir parça ile burnumu silmek için elini kaldıran Tarık öylece kalakalmıştı. Ben uzaklaşıyordum. Tarık'ta uzaklaşıyordu. Geri de bırakmıştım. Geride kalmıştı. Bir anda gelişen olaylar masal gibi gelmişti. Gerçek değil de masal gibi. İşte o zaman anladım masal ile gerçeğin arasındaki farkı. Masal, imkansız demekti. İmkansız bir aşk, imkansız bir nefret ve belki de imkansız bir intikam. Gerçek ise gerçekti işte. İmkansızın olmadığı, her şeyin mümkün olduğu yer. Kabusa dönüşen benim masalımın da sonuna gelmiştik. Masal bitmişti. Ve deniz kızı balon kabarcıklarına dönüşerek yok olur... *** Çok eskiden, havanın durumu insanın yüreğine göre değişir derlerdi. Eskiler hep birşeyler söylerdi zaten. Atasözleri, deyimler tüm bunlar eskilerden çıkma değil mi? Nasıl oluyor ? Nasıl oluyor da, eskiden bu kadar çok şey biliniyordu? İnternet bile yoktu. Nasıl anlıyorlardı yüreğe göre değişen hava durumunu? Bunu anlayacak kadar büyümedim aslında, ya da daha da zekileşmedim ama eskilerin bu sözünü şimdi daha iyi anlıyorum sanırım. Paramparça olan kalbim herbir parçasını dağıttı etrafa. Parçaları dağılan kalbimin içi dökülüyor. Belki bir bardak su boşalır gibi, belki bir sürahi, belki de bir okyanus. Tutamıyordum. Sahip olamıyordum. Önüne geçemiyordum. Ne göz yaşımın ne de kalbimin içine biriktirdiklerimin. Tıpkı gökyüzü gibi... Gökyüzü de benim gibi açmış gönlünü döküyordu yeryüzüne ne varsa içinde. Kim bilir ne yaptı yeryüzündekiler de, bu kadar kırıldı gökyüzü. Canı çok yanmış olmalıydı. Paramparça olmuş olmalıydı. Ne önünde duran bulutlar ne de dağlar, engel olamıyorlardı gökyüzünün gözyaşlarına. Tıpkı benim gibi... Tarık'ın beni bindirdiği taksinin içinde hızla ilerliyordum. Sanki beni kaçırıyormuşçasına gaza basıyordu adam. Tarık'ın gözümün göremeyeceği yerde kalmasının üzerinden çok geçmişti. O kadar hızlı gidiyorduk ki her şey bir rüya gibi gelmeye başlamıştı. Kendi kendime kaldığım o zaman içinde, yaşadığım her şey bir bir gözümün önünden geçti. Sanki, sanki bir rüya gibi imkansız gelmeye başladı her şey. Hava da bana inat gibi öyle kötüleşmişti ki. Daha öğle olmamıştı ancak kapkaranlıktı. Siyah bulutların örttüğü gökyüzü olabildiğine akıtıyordu gözyaşlarını. Uzun zaman sonra yağmurun yağışını izlemek farklı hissettirmişti gerçi. Esir kampındayken hiç yağmamıştı. Aslında özlemiştim yağmur ile ıslanan toprağın kokusunu ancak neden bu kadar ağır geliyordu? Ne bu kadar acıtıyordu canımı? Ayrılık mı? İhanet mi? Aptallığım mı? İnsanların kara kalbi mi? Aslında ben, ben, öyle çabuk pes edecek biri değildim ancak tükenmiş olmalıyım. Ne itiraz edecek gücüm ne de savaşacak durumum kalmamış olmalıydı. Şimdi ne yapacağım? Hayatımdaki tek amacım, yegane sebebim yok artık. Kayıp mı ettim, terk mi edildim? Bu kara dünyada o bile es geçti beni. O bile, o bile daksille üzerimi çizdi geçti. Yani ya düzeltti hayatında ki yanlışı, ya da sildi benim gibi kara bir lekeyi. Durmadan ağlayıp arada bir kendi kendime acı acı güldüğüm için şoför aynadan bana bakıyordu. Birkaç defa baktı sonunda "İyi misin Hazal?" diye sordu. Gözyaşlarımı silerek aynada bana bakan gözlere baktım. Şaşırmıştım, adımı biliyordu. Tarık'ın öylesine çağırdığı biri olarak düşünmüştüm ama beni tanıyor muydu yani? Sadece aynada bana bakan bir çift göze baktım. Ne bir şey söyledim ne de cevap verdim. Saçlarına ak düşmüş ancak dipdiri duran bu adam garip gelmişti bana. Nasıl bu kadar yaşına inat böyle diri gözükebilirdi? Hiç derdi tasası yok muydu? Halbuki ben, bu genç yaşıma rağmen adeta çökmüştüm. Daha bir genç kızken eriyip gitmiştim. Zayıflamış, erimiştim. Yanaklarım içine çökmüş elmacık kemiklerim çıkmıştı. Alnımda çizgiler oluşmuş kaburgalarım sayılır hale gelmişti. Belki de kıskanmıştım amcayı. Nasıl bu kadar iyi olabilir diye. Konuşmak istememiştim ama o bırakmadı. Yeniden sordu. "Hazal kızım, ben senin baban sayılırım. Bana anlatabilirsin. Niye ağlıyorsun?" Bir kez daha gözyaşlarımı sildim ve yeniden ayanada bana bakan gözlere baktım ama yine bir şey söylemedim. Yalnız kalmak istiyordum ama bir yandan da Tarık'tan ve Bosna'dan uzaklaştıkça uzaklaşıyordum. Benden bir cevap alamayan amca kendi konuşmaya başladı. "Tarık komutan ile arandaki bağ ne? Hayır kardeşiysen merak etme o seni bulacaktır, korkma yani." dedi. Gözyaşım durmuştu ben de boğazımı hafifçe temizleyip kısıkça "Ben onun eşiyim." dedim. Ayağındaki gazı ani şekilde kesen amcadan dolayı araba biraz sarsıldı. Amca şaşkın şaşkın bana bakıyordu . Bir iki saniye bakıp kendine gelince "Nasıl olur? Tarık komutanın eşi öldü." deyiverdi. Kaşlarım çatılmıştı. Ağlamam kesilip bu konuya odaklanmıştım ancak içimde kötü bir his dolaşmaya başlamıştı. Hızla sağa sola bakıp kafamı toparlamaya çalıştım ve tekrar amcaya dönerek "Nasıl olur amca? Ben hazal Samyeli, Tarık ile evliyim ve şimdi Hazal Sipahi oldum." dedim. "Tamam işte." dedi yaşlı adam ve arabadaki bir gözü açıp içinden birkaç gazete çıkardı. Birisi düne, birisi de iki gün önceye aitti ancak çok tanıdık geliyordu ikisi de. Gazeteleri arkaya uzatan amcanın elinden aldım ve bana tanıdık gelen manşetleri okudum. "Sipahi şirketler zincirinin varisi Tarık Sipahi'nin nişanlısı Hazal Samyeli'den büyük kumpas!" Bir diğer manşette "Kısa bir süre evlenen çift mutlu görünüyorlardı ancak Hazal samyeli Tarık Sipahiy'i terk etti." Bir diğerinde ise "Tarık Sipahi'nin eşi Hazal Samyeli kaçtığı esir kampından sonra bir kulübede ölü bulundu." Son manşetteki kulübe Asya'ların eviydi. Hatta Asya'nın ve annesinin bile fotoğrafı vardı. Okurken adeta titriyordum. Gözlerime inanamıyor, şaşkınlıktan ağzımı açıyordum. Beni böyle gören amca da bir yola bir bana bakıp duruyordu. O da inanamıyordu anlaşılan. Ne anlama geliyordu bu? Gerçekten ölmüş olabilir miyim? Artık her şeyden şüphe etmeye başlamıştım. Yanıma bıraktığım gazetenin üzerine biri oturduğu için hafif gıcırtılı bir ses çıkmıştı. Son sürat giden arabanın içine Dejavu'dan başkası giremezdi. Bu yüzden yüzüne bakmadan "Bunları gördün mü?" diye sordum. Çok saçma bir soru mu olmuştu? Buharlanan camı eli ile silerek, göreceği kadar bir yer açan Dejavu kollarını birbirine geçirdikten sonra bana döndü ve "Seninle alakalı her şeyi bildiğimi biliyorsun." dedi. Katı olan yerlerinden katladığım gazeteyi bir kenara koyduktan sonra ben de kollarımı birbirine geçirdim ve "Ne önemi var ki? Ha yaşıyorum, ha yaşamıyorum. Bana ne faydası var?" diye fısıldadım. Gazetedeki habere fazla tepki verdiğimi düşünüyordum şimdi de. Bana dönüp bir müddet öylece bakan Dejavu yavaşça kafasını benim kafamın üzerine koydu ve gözlerini kapattı. Sonra da derin bir nefes aldı. O kadar derin aldı ki onunla birlikte ben de yükselip alçalmıştım. Ben de gözlerimi kapattım ama tamamen değil! Tamamen kapatınca gözümün önünde beliren bir yüz oluyordu ne yaparsam yapayım silemediğim. Sürekli, sürekli Tarık'ın yüzü beliriyordu gözlerimde. Gülüşü, ağlayışı, sert bakışları, şefkatli hali, her hali... Yükselti arttıkça yağmur kara dönüyordu. Arabanın camları iyice buzlanmıştı. Artık hiçbir yeri göremiyordum. Tam o arada sıcak bir şey değdi yanağıma. Değer değmez yavaşça ilerlemeye başladı. Başımı oynatmadan haififçe elimi yüzüme götürdüm bir gözyaşı damlası geldi işaret parmağıma. Ben ağlamıyordum. O zaman? Hızla başımı çekince Dejavu'nun yaşlı gözleri ile karşılaştım. İlk kez ağladığını görüyordum. Şaşırmıştım ama daha çok üzülmüştüm. Gözleri çok acılı gözüküyordu. Bir insan bile olmayan bu kişinin ne derdi olabilirdi ki bu kadar ? "Hey! Bana mı özeniyorsun da bu kadar üzgün gözüküyorsun?" diye hafif şaka ile sordum. Bana bakmayan Dejavu "Tarık! O insan belki de dünyadaki en zavallı kişi." dedi. Şaka yaptığım için gülen yüzüm bir anda düşmüş kaşlarım çatılmıştı. Dejavu benimle dalga mı geçiyordu? Aniden ondan uzaklaşıp kapıdan tarafı yöneldim. Sinirden titremeye başlamıştım. Yumruğumu kuvvetle sıkıp "Neden zavallı olsun? İmkansız aşığı Yeşim'e kavuşamadığı için mi? diye tısladım. Bir şey söylemiyordu Dejavu ama bana bakıyordu. Anlamamı mı bekliyordu? Anlamam gereken şey neydi? Dejavu'ya bakmaya devam ederken araba ani bir şekilde durdu. Şoför tarafından cama vuruluyordu. Hızla camı indiren şoför "Siz de kimsiniz? Ne diye durdurdunuz arabayı?" diye çıkıştı. Kafasını içeri uzatan bir asker arka tarafa doğru yöneldi. Beni görünce alelacele bağırmaya başladı. "Burada komutanım! Burada!" Bu kimdi? Boşnak askerlerine benzemiyordu. Korkmaya başlamıştım. Yoksa Dejan beni takip mi ettirmişti? Bir iki saniye sonra arka kapı açıldı ve benim tarafıma bir kadın başını uzattı. Sarı saçlı, orta yaşlı bir bayandı. Korktuğum için diğer tarafa yöneldim ama o benden tarafa yaklaştıkça yaklaştı. Dudaklarını ıslatarak "Sen Hazal Samyeli misin?" diye sordu. Korkup güvenemediğim için bir şey söylemedim. Bu arada şoför amca "Evet o!" diye beni ifşa etti. Kötü niyetinden ötürü yaptığını sanmıyorum ama işimi zora sokmuştu. İyice korkmaya başladığım anda kaçmak için kapının kulbunu tuttum tam çekip dışarı çıkacaktım ki bir erkek çocuğu geldi. O da önce kadın gibi kafasını uzatıp sonra yanıma yöneldi. O kadar korkmuştum ki yoğun kar yağışında bile tabana kuvvet koşmaya başlayacaktım ama o erkek çocuğu durdurdu beni. Tanıdık gelmişti. "Sen! Sen!" dedim iki kere. Gülümseyen çocuk "Evet Hazal abla ben komutan Stephan'ın oğluyum." dedi. Yanındaki kadın da "Ben de eşiyim." deyince elimi kapının kolundan çektim. Gülümseyerek "Tanıştığımıza memnun oldum ama beni ne yapacaksınız yani neden durdurdunuz arabayı? Acil ve önemli bir yere gidecektik!" dedim. Kadın "Kusurumuza bakma Hazal! Açıkçası biz de sebebini tam olarak bilemiyoruz." dedi. Şaşkınca kadına bakarken konuşmasına devam etti. "Biz Stephan'ın emri ile geldik yani vasiyeti ile. Stephan'ı kısa bir süre önce kaybettik. O bana ve oğluma yüklü bir servet ile birlikte iki mektup bıraktı. " dedi. Kadının dediklerini büyük bir dikkatle dinliyordum. Sanki içinden çok büyük bir şey patlak verecekmiş gibi hissediyordum. Heyecanla "Lütfen devam edin!" dedim. Olumlu anlamda başını sallayan kadın "Devam ediyorum Hazal. Stephan'ın bana verdiği birnici mektupta senin bulunduğun konum yazıyordu. Çok garip değil mi? Senden önce ölen biri nasıl senin yerini bilebilir ki? Yani Stephan senin buraya geleceğini nasıl bilmiş olabilir ki? Sanki yaşadığı hayatı tekrar yaşıyormuş da, geçmişteki eksik parçaları yerine oturtuyormuş gibi." dedi. Kaşlarımı çatmış, ciddi ciddi olanları birleştirip ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Stephan beni durdurmak istemişti ama neden? Vakit kaybetmeden "İkinci mektubu verir misiniz ?" dedim. Çantasından çıkardığı kararmış bir zarfı bana veren kadın yüzüme bakıyordu. Hızla yırttığım zarfın içinden mektubu çıkardım. El yazısı idi. Üstelikte Türkçe! Türkçe olduğunu görünce kadına şaşkınlıkla baktım. Şaşırdığımı anlayan kadın hafifçe gülümsedi. Boğazımı temizlemek adına hafifçe yutkundum ve kağıdı okumaya başladım. Çok değerli Dece! Ben Stephan. Muhtemelen sen bunu okurken benim çoktan dejavum yapılmış olacak ve dünyada olmayacağım. Sana ulaşmanın başka yolu yoktu, bu yüzden sana bu mektubu yazıyorum. Ben bir dejavu üyesi olmama rağmen hayata veda eden ben oldum çünkü, oğlum benim için kendi canımdan daha kıymetli. Tıpkı Selim'in bir zaman önce sana yaptığı gibi bende dejavuyu yeniden dünyaya dönmek için yaşamadım. Benim dejavu yaşamaya istememin tek nedeni sendin! Hayata dönmeyeceğim halde geri gelmemin sebebi sensin. Bunları okurken çok şaşıracağını biliyorum. Benim gibi soğuk bir insanın başka bir insan için iyilik yapması zor görünüyordur eminim. Yine de ben de bir insanım, en azından bunu yapmalıyım senin için. Sen bilmiyorsun ama hikayen hepimizden daha acı ve daha zor. Hepimizden daha yalnız ve çaresizsin. Tarık tarafından susturuldum ama sana söylemeliyim. Seni esir kampından çıkardığımda Tarık ile görüştüm ve o bana savaşın bitmek üzere olduğunu ancak kendisinin tehlike de olduğunu söyledi. Seni Türkiye'ye göndermek istedi ancak sen kabul etmezsin diye ne yapması gerektiğini bilemedi. Ben de en iyi çözümün senin hayatın için yalan söylemesi olduğunu söyledim. Bu benim bulduğum bir çözümdü ama şimdi daha iyi anlıyorum çok yanlıştı. Sırf bu mektup için dejavu yaşamam saçma gelebilir ama geçmişte yaptığım hataları düzeltmek ve rahatça mezarımda kalmak için bunu yapmak zorundaydım. Belki bu mektup sana çok geç ulaşır, belki de yolun ucundan çeviririm seni. Her ne olursa olsun sırf bu mektup için geri döndüğüm için bana inanmanı umuyorum. Git ve Tarık'ı kurtar! Gözyaşları içinde okuduğum mektup bittiğinde bulanık bir şekilde kadına baktım. Onun da gözleri dolmuştu. Muhtemelen benim için üzülmüştü. Mektupa sıkı sıkı sarılarak gözlerimi kapattım. Kapattığım gözlerimden yaşlar süzüldü. Ne gözyaşıydı bu? Kendime bile itiraf edemesem de pişmandım. Hani Tarık'ı hiç bırakmayacaktım? Ne olursa olsun hani hep yanında olacaktım? Peki ya gerçekten Tarık'a inanmış mıydım? Yoksa gözlerinde olan çaresizliği görüp inanmış gibi mi yapmıştım? Ayaklarım kara batmış soğuğu hissetmeye başladığım o anda Dejavu geldi. Bu sefer iyi görünüyordu. Gülümsüyordu. Başımı okşayarak "İnanmalısın Hazal! Güvenmelisin de. Bazen gördüklerin ve duydukların kanıt olmaz. Daha vakit varken Tarık'a git!" dedi. Elini kalbine götürüp bir iki defa hafifçe vurarak "Bazen tek kanıt burasıdır. Bazen hava durumun buraya bağlıdır ve her zaman burası en güvenilir navigasyondur." dedi. Cümlesini bitirir bitirmez kaybolan Dejavu'nun ardından elim kalbimde kalakalmıştı. Beni çağırıyordu. Doğru yolu göstermek için ve yolu tarif etmek için. Beni ona götürecek adresi veriyordu. Kulaklarımı tıkayarak beni götürmek istiyordu. Gerçekten de kalp insanın en doğru navigasyonu muydu? Beni Tarık'a götürebilecek miydi? Alelacele arabaya yöneldim. Şoföre dönerek "Beni aldığın yere geri götür acil!" dedim. Stephan'ın oğlu ve eşi de birbirine sarılmış bana bakıyorlardı. Gittiğimi gördüklerinde el sallamaya başladılar. Ben de el salladım bir şey söyleyemedim ancak anlaşıyorduk biz bakışlarımızla, gözlerimizin içindeki yaşla. Şoföre daha hızlı olması için talimat verdim. Heyecandan titreyen kalbim ile can bulan vücudum mutlu hissettiriyordu. Temiz hava almak için açtığım camdan içeri keskin ama temiz bir hava girdi. Çok üşütmemişti nedense. Başımı biraz daha çıkarıp gökyüzüne baktım güneş çıkmıştı. Zayıftı ama vardı. Az ısıtıyordu ama yine de vardı işte. Gönlümün içinde eriyen buzlar anlaşılan hava durumuna da etki etmişti. Yeni bir firkat olmazsa Tarık'ın yoluna düşmüştüm. Tek başına ölüme gitmesindense beni de götürmeliydi. Belki o zaman sonsuz bahar olur, hava durumumuz hep iyi olurdu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD