18. BÖLÜM

4261 Words
Yeni doğan güneşin tatlı ışıkları ile gözlerimi okşuyordu. Yavaşça açtığım gözlerim aynı manzara ile karşılaşınca yeniden kapanmak istemişti. Yine kafesin içindeydim ve yine bir çok acının tam ortasındaydı. Sağımı solumu üstümü altımı gözlerim ile gezdikten sonra, arkamdan gelen mırıldanmayı duydum. Beni tedavi eden yaşlı teyze bir şeyler mırıldanıyordu. Ne olduğunu pek anlamışmıştım sanki eski lisanda konuşuyor gibiydi. Yavaşça doğrulup ona doğru yaklaştım. Üste iki, altta da üç olmak üzere sadece beş dişi kalmıştı. Saçlarında aktan başka renk kalmamasında rağmen gözleri hâlâ güneş gibi parlak olan bu teyzenin buz tutmuş ellerini iki elimin arasına aldım. Nefesimi vererek ısıtmaya çalıştığımda gülümsediğini fark ettim. Gülümseyince yüzündeki çizgiler daha çok artan teyze mırıltısına ara vermişti. Ben de gülümsedim ve gözlerinin içine bakarak "Biraz önce ne mırıldanıyordun teyze?" diye sordum. O da benim gözlerimin içine baktı ve "Söylesem de inanmazsın kızım." dedim. Haififçe ellerine dokunarak "İnanırım teyze inanırım." dedim. Kulağıma eğilip sessizce "Dua ediyordum senin için. Senin Dece olduğunu biliyorum." dedi. Gözlerim sonuna kadar açılmışken "Nasıl? Dejavu mu yaşayacaksın yoksa." diye sordum. Başını sallayan teyze "Hayır kızım! Okumuştum. Okumuştum." dedi. İnanamamıştım. "Nerede okudun teyze?" "Çok eski bir masal." dedi teyze ve anlatmaya devam etti anlatmaya. "O kadar eski ki, ben yüz yaşıma yaklaştım benim dedemin babasının kitabıydı. Ona da dedesi vermiş. Orada yazıyordu. Dejavu ne demek, Dece ne demek." dedi. Gözlerim yaşardığında bir yandan da istemsizce gülümsedim. Yine de bir gerçeğin zamanla efsaneleşip sonrada masallaşmasına şaşırmıştım. "Yine de." dedi teyze. "Yine de Dece olmayı nasıl kabul ettin merak ediyorum. Seni buna sürükleyen kişi kim?" Derin bir nefes alıp gülümsedim acınası bir şekilde, gülümsemiştim ama özlediğimden olsa gerek anlatırken gözlerimden yaşlar boşalmıştı. Onu anlattım. O, uğruna her şeyimi verebileceğim kişiyi. Yani Tarık'ı. "O sıradan bir insan aslında. " dedim basitçe. "Evet çok sıradan. Eğer gözlerinde okyanusun dalgaları olmasa, gülüşünde güneşi açtırmasa, kokusunda huzuru, dokunuşunda mutluluk bulunmasa, sıradan bir insan aslında." Anlattıkça özledim Tarık'ı, özledikçe anlattım. Ona olan özlemim, dejavuyu bitirip geleceğe dönmemi isteyecek kadar çoktu. Ne ara bu kadar hasret kaldım hiç bilmiyorum. Sadece birkaç gün oldu ama, kalbimin sızısı gittikçe artıyordu. Bir insana olan özlem ancak bu kadar olabilirdi. Bir insan ancak bu kadar sevilebilirdi. Vücudumda Tarık'ı sevmeyen hiçbir hücre yoktu! Onun sevgisi, ilmek ilmek dokunmuştu bedenime. Sökülse beni de yok edip gidecek gibi bütünleşmişim fark etmeden. Yaşlarımı silerken, karşımda duran teyzeninde gözlerini sildiğini gördüm. Hafifçe gülümseyerek "Sen de mi birini özlüyorsun teyze?" diye sordum. Yavaşça omuzlarını kaldırıp "Özlemek için çok geç, artık benden geçti kızım." dedi. Gözlerine baktım, umudunu yitirdiğini ve gerçekten de dünyadan hiçbir şey beklemediğini ve mümkünse huzurlu bir ölümü dilediğini hissettim. Sahi ya hepimizin sonu bir parça ölüm değil miydi? Ya önce, ya sonra. Eninde sonunda olacak olan o değil mi? Teyzeye başka bir şey sormadım ve onu kendi haline bıraktım zira kalabalık içinde ayrı bir dünyası var gibiydi. Yitirdiklerinden, geçmişinden ve kaybettiklerinden oluşan bir dünya. Yeniden önüme döndüm ve merakla Yeşim'i aradım. Hiçbir yerde bulamışmıştım. Sadece sırp askerler vardı. Ben beyhude etrafa bakarken, içeri bir asker gelip tüm askerlerin kulaklarına birşey söyledi. Bunu işiten askerler sinsice gülümseyerek kafeslere yöneliyorlardı. Askerlerin kafeslere geldiğini gören esirler çığlık atmaya başlamışlardı. Korkuyorlar ve biliyorlardı yeni bir işkencenin başlangıcı olduğunu. Çuval gibi çekilip yere atılan esirler gruplar halinde götürülmeye başlandılar. Sıra bana gelmişti. Ben ve arkamdaki teyze de yere çekildik. Ben atlamıştım ama teyzeyi çok sert çekmişlerdi. Kolu çıkmıştı galiba, ağır bir çığlık atan teyze acılara boğulmuştu. Onu çeken askeri kuvvetle itip bağırdım "Lanet olası pislik, kaç yaşında görmüyor musun? Biraz yavaş ol!" Korktuğundan değil ama gözlerinde bir çekince hissettiğim asker geri çekildi. Teyzeye de başka dokunmamıştı. Hızla teyzenin koluna girerek ona yardım ettim. Onunla birlikte yürüyordum. Yavaş yürüyüp geri kaldığımızdaysa, eğilerek sırtıma binmesini istedim. O pek istemese de zorla sırtıma almıştım. Tüm esirlerle birlikte bir yere toplandık. Herkes burnunu kapatıyordu. Ne olduğunu, kokunun nereden geldiğini anlamıştım. Gerçi aşinası olduğumuz bir kokuydu aslında. Ölü! Evet her yer ölü kokuyordu ama hangi ölüler? Teyzeyi yavaşça sırtımdan indirdim. Geldiğimiz yerden büyük bir salona alındık. Kocaman kocaman kazanlar vardı. Onar kişiyi kazanların başına topladılar. Ne yapacağımızı bilmiyoruz ama herkes içerisinin sıcaklığından terliyordu. Kazan dairesi gibi bir yer ve kazanlarda kaynayan bir şey vardı. Eğilerek kazanın içine baktım, yoğun bir şey kaynayıp duruyordu. Herkes ilk kez karşılaştığı bu şeyin karşısında şaşkınca bakarken teyze büyük bir çığlık attı. Tüm esirler ona bakarken, teyzeyi yavaşça dürttüm ve sessizce "Ne oldu teyze neden bağırdın?" diye sordum. Teyze ağlamaklı ses tonu ile feryad etmeye başladı ve kazanları göstererek "Bunlar sabun! Sabun yapmamızı isteyecekler." diye bağırdı. Pek bir şey anlamamıştım. "Ne var bunda? İyi bir şey değil mi?" Feryad eden teyze "Ne iyisi kızım bunlar ölü Boşnaklar, kaynatmışlar pislikler, sabun yapmamızı istiyorlar." dedi. Beynime kan sıçramıştı sanki, istemsizce geri geri yürüdüm. Teyzenin sözlerini duyan tüm esirler adeta şok geçirmişlerdi. Bu yaptıkları şey çok eski bir yöntemdi, bu yüzden yeni nesil Boşnaklar bilmiyordu. Bunun aslı Almanlar tarafından kullanılmıştı. Yahudiler katledip kaynatarak sabun yapılmışlardı. Nefesim kesildi. Burnumda ve gözlerimde büyük bir sızı hissettim. Sanki, sanki bütün organlarım dışına çıkacakmış gibi ağır bir baskı altına girmiştim. Ve ilk kez orada denk geldim o yılanımsı gözlere. Uzakta. Kapının önünde durup beni, sadece beni izleyen bir çift göz. Ne zamandan beri oradaydı ve nasıl oraya gelmişti bilmiyorum ama görmüştüm işte. Dejan bana, ben Dejan'a bakarken, öylece kalakaldım hareketsizce. Tüm esirler çığlık çığlığa iken ben, kendi sessizliğimde boğuluyordum. *** Dünyada neden dört mevsim vardır hiç düşündünüz mü? Ya da şöyle sorayım neden kıştan sonra ilkbahar gelir? Tüm bunların tesadüf olması imkansız olurdu gerçekten. Ve yine bence, onların bir sebebi olduğu gibi her şeyin de bir sebebi var. Mesela ilkbaharın kıştan sonra gelmesinin bir nedeni, ölümden sonra yeni bir hayatın olduğunun kanıtı kanımca. Aksi taktirde böylesine teaccübe şayan bir gelişim olamazdı. Demek istediğim, bir zamanlar yeşil ve meyve veren ağaçların, kış ile ölüme yelken açması, hayattan bağını koparması ve belki de tamamen yok olması. Asıl şaşırtıcı şey ise kıştan hemen sonra ölen tüm bu nesnelerin hiçbir şey olmamış gibi eski haline gelmesi ve kaldığı yerden devam etmesi. Bu bile ölümden sonra hayatın var olduğunun kanıtı değil mi? Gerçi insan şöyle bir baksa kendisine, tıpkı kendi hayatı gibi olduğunu anlar. En derin hüzün ve üzüntülerimiz ile ölüp, armağan edilen mutluluklarla yeniden doğmuyor muyuz? Sahi ölüm nedir? Canlı bir bedenin çürümesi mi? Gözlerden kaybolmak mı? Yoksa eski hayata nokta koyup, yeni bir hayata büyük harfle başlamak mı? Sonuç olarak her şey birbirine bağlı. Hayat ve ölüm denilen iki kapı arasında örülen bir zincir içinde kayıp gidiyoruz. İşte insanoğlunun hayatım dediği şey bu kadar basit. O zaman öldüğümüz zaman üzülmemeli, bu zinciri tamamladığımız için sevinmeliyiz belki de. Dejanın ne işi vardı burada? İçimden bir ses, tüm bu pislikler ile alakasının olduğunu söylese de onu gördüğüme çok şaşırmıştım. Kenafir bakışları altında kim bilir ne sinsilikler saklıyordu bilmediğim. Yaşanan kaos ortamında bir de onun varlığı iyice sarsmıştı beni. Topluluğun korku dolu çığlıkları, doğru dürüst kafamı toplamama engel oluyordu. Yine de, bir saniyeliğine gözlerimi ayırmamıştım gözlerinden. Dejan önde, bölgenin komutanı ve Stephan arkada bana doğru yaklaşıyorlardı. Tüm esirler dikkatlerini bana yöneltmişlerdi. Olacaklardan korkuyorlardı, yine de gözlerini kırpmadan izliyorlardı. Gözlerimi başka yere çevirsem de, Dejan'ın gözleri benim üzerimdeydi. İyice yaklaşıp tam önümde durdu. Yanında bulunan komutan da bana iyice yaklaştı. Zehirli dişlerinin arasından çatallı dilini çıkaran Dejan "Gözlerimin içine bak fare!" dedi. Yere bakmaya devam ediyordum ki, yanında bulunan komutan, kemerinden bir çakı çıkararak sol omzumun üstüne bir çizik attı. Ardından da dizlerime kuvvetli bir tekme vurarak yere çökmemi sağladı. Acı ile yerde kıvranırken, Dejan komutanı durdurup "Sakin ol Eric! Hangi insan, kafese kapattığı bir fareyi öldürmek için acele eder ki? Yavaş yavaş derisini yüzmeli, ince ince ayırmalı etini kemiğinden, ağır ağır ezmeli kafasını haksız mıyım?" dedi. Derinden nefes almaya çalışıp yavaşça kalkarken, saçımdan tutan Eric hızla yukarı kaldırdı ve beni kazana doğru çekti. Başımı içine doğru yaklaştırıp "İyi bak! Bu memlekette asilerin sonunda ne olduğuna iyi bak!." diye haykırdı. Kazanın içindeki sabunun sıcaklığından yanan yüzüm kızarmıştı. En kötüsü ise, içinde gördüğüm o sıvının insanlara ait olmasıydı. Bu manzara canımı her şeyden çok yakıyordu. Bu haldeyken gözlerim bir genç kıza deydi. Bana bakıyordu. Korku ve dehşet ile titreyen gözleri dünyaya geldiğine isyan ediyor gibiydi. Kendim için değil ama bu insanların hayatı için benim bulunduğum konum her şeyden daha kıymetli görünüyordu. Birden saçımın üstündeki el saçlarımı bıraktı. Rahatlamıştım, hızla arkama baktım. Kollarından tutarak taşıdığım teyze komutan Eric'e eline aldığı ince bir odun parçası ile vurmuştu. Başına inen darbeler canını acıtmasa da biraz sarsılan Eric, başını tutarak arkasındaki bu cesur teyzeye bakıyordu. Olacaklardan korktuğum için teyzenin önüne geçmek istedim ama Dejan'ın işareti ile beni tutan iki askerle donup kaldım. "Hayır! Hayır! Ona bir şey yapma sakın, bana yap!" diye bağırdım. Çığlıklarım tüm salonu almıştı. Herkes korku ile titremeye başladığında çaresizlikten ağlıyordum. Bu manzarayı görmek istemiyordum ama bunu bilerek yaptırıyordu Dejan! Kahrolmam, ezilmem ve bir hiç olmam için bilerek yapıyordu. Eric şeytanca gülüp teyzenin üzerine yaklaştı. Ak olan saçlarından tutarak kafasını geri çekti. Kafesten inerken kolu kırılan teyzenin acısı bin kat daha artmıştı. Kalbimin en derinindeki bir damar yırtılmışçasına canım yanıyordu. Eric önce teyzenin üzerindeki çuvalımsı kıyafetin sağ omzunda olan bölümünü indirdi. Daha sonra sol! Herkes çığlık çığlığa feryad ediyorlardı. Neler olacağını biliyor gibi başlarını bir yerlere vurup dizlerini dövüyorlardı. Daha önce savaş görmediğim için, daha doğrusu katliam görmediğim için neler olacağını bilmiyordum. Zira Bosna'da olan şey kurallı bir savaş değil, kuralsız bir katliamdı. Üzerindeki tüm kıyafetler çıkarılan teyze titriyordu. Ne kadar yaşlı olsa da vücudu diğer insanlar tarafından görüldüğü için rahatsız olup eğilmişti. Onu iki büklüm çaresizce görmek, ölmek için güzel bir sebep olmuştu bana. Gerçi bir ben ölsem ne olurdu ki bu zalim dünya için? Boğazımda bir yumru takılıp kalmıştı. Ne yukarı çıkıyor ne de aşağı iniyordu. Gözlerimden yaşlar akmasına rağmen burnum kuvvetle sızlıyordu. Eric keyifle kahkaha atıp pantolonun kemerini çıkarttı. İkiye katlayıp şak diye çekti. Kuvvetli bir erkeğin gücü ile hiç hali kalmamış teyzeye vurdu. Anında kızarıp moraran vücudundan çıkan ağrı ile yerlere kapanan teyzenin o hali başımın dönmesine neden olmuştu. Daha fazla dayanamıyordum. Bu arada tüm bu pisliklerin sahibi Dejan hiçbir yere değil, sadece bana bakıyordu. Benim çektiğim acı adeta onu besliyor ve büyütüyordu. Tarık'a duyduğu büyük nefret, bir sırp oluşu ve daha birçok nedeni vardı böyle şeytanlaşmasında ancak tek neden onun insanlığını kaybetmiş bir yılan olarak dünyaya gelmesiydi. Bir kadın için en önemli şey, onun namusu ve şerefiydi. O gece birçok göz, o teyzenin kendisine yapılan pis hareketin yanında yaşadığı acıların hiçbir değerinin olmadığını görmüştü. Her şey bittiğinde Eric pantolonunu giyip, Dejan'ı ve Stephan'ı da alarak salondan çıktı. Esirler kafeslerine adeta kaçmışlardı. Kazan dairesinde sadece ben ve teyze kalmıştık. Teyze utancından yerden kalkamıyordu. Ben ise öylece ayakta dikili kalmıştım. Gözlerimi bile kırpmadığımı canım yanmaya başladığında anladım. Nefes alıp vermem bile mucizeydi o halimde. Ortamdaki sıcaklıktan terlediğim için gelinliğim üzerime yapışmıştı ama ben üşüyordum. Vücudum farklı tepkiler vermeye başlamıştı. Milim milim attığım adımlarım ile teyzeye yaklaştıkça yaklaşıyor, insanlığımdan utanıyordum. Yerden topladığım kıyafetini üzerine giydirirken, gözlerinden akan yaşlar elime damlıyor. Adeta yıkanıyordum. Sefalet ve nefret ile büyüttüğüm duygularım, bu saf ve temiz ancak bir o kadar da utanç dolu olan yaşlarla yıkanıyordu. Ne ağlayabiliyor ne de konuşabiliyordum. Tıpkı bir robot gibi olmuştum. Bu halim bana Yeşim'i hatırlatmıştı. O da böyleydi. Robot gibi duygularını kaybetmiş bir viraneydi. Teyzeyi giydirmiş ayağa kaldırırken beni durdurdu. Gözlerinden yaşlar akarken "Öldür beni!" diye feryad etti. Sadece yüzüne bakıyor bir şey diyemiyordum. Kaşlarımı yukarı kaldırdım hayır anlamında başımı sağa sola çevirdim yavaşça. Teyze devam ediyordu "Eğer sen öldürmezsen ben kendimi öldüreceğim, zira artık bu kirli halimle dünyada yaşamaya devam edemem." "Bu senin hatan değil! Canına kıyma!" dedim sessizce. "Ben benim hatam olmayan birçok şeyin bedelini ödüyorum." dedi hırıltı ile. Çok az sitemkar "Neden saldırdın o zaman o adama?" diye sordum. Sitemim çaresizliğimdendi. Ağlıyordum. Buruşuk elleri ile gözyaşlarımı silen teyze "Senin için." dedi. " Sen ve arkadaşın için, zira bu Bosna kurutulursa ancak sizlerin sayesinde olur." dedi. Kaşlarımı çatarak "Arkadaşım?" diye sordum. "Yeşim komutan." dedi teyze. "Ben biliyorum ve tüm esirler biliyor. Yeşim komutan özünde iyi bir insan, seni de çok seviyor. İlk geldiğin gün yaranı temizleten oydu. Bana yemin ettirdi benim yaptığımı söylemem için. Üstelik elektrik sandalyesinde de dereceni az yapan oydu. Yoksa kızım, sen bu güne kadar yaşayamazdın. Buradaki esirlerin sana olan birazcık güveni de bundan kaynaklı. Sizler kendinize geldiğinizde bu işkencenin sonu gelecek!" Duyduklarım karşısında şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez olmuştum. Öylece teyzeye bakıyordum. O anlatmaya devam ederken Dejavu geldi. Teyze onu görmüyordu ama ben Dejavu'yu görüyordum. Dejavu bana "Hazal, artık senin yapacağın bir şey kalmadı. Geçmiş olduğu gibi yaşanmalı, teyzeyi serbest bırak." dedi. Aslında Dejavu'nun ne demek istediğini anlamıştım ama bunu görmek istemiyordum. Yine de olacak oluyordu işte. Elimi çektiğim anda yerden kalkan teyze kendisini hızla kazanın içine bıraktı. Çığlıklarına katlanamadığım için kulaklarımı tıkadım ve gözlerimi kapattım. Dejavu koşarak gelip kolları ile beni sardı. Titriyordum, ağlamıyordum ama titriyordum. Geçmişte de böyle mi olmuştu yani? Nasıl bir şey bana geçmişimi unutturabilmişti böyle? "Dayanamıyorum!" dedim fısıltı ile. Kollarını gevşeten Dejavu "Geleceğe dönmek ister misin?" diye sordu. Yaş dolu gözlerim ile Dejavu'ya baktım. "Gidelim!" dedim. Dejavu "Geleceğe dönersen anı iptal olur, ve sen yeniden her şeyi unutursun. Tarık'ı bile hatırlayamazsın yine de istiyor musun?" diye sordu. Sıkıca Dejavu'ya sarıldım. "Çok ağır dayanamıyorum! Çok ağır." dedim fısıltı ile. Dejavu bir kaç hareket yaparken görüntü değişti ve birden hızlı hızlı nefes alıp gözlerimi açtım. Kafesimdeydim herkes uyuyordu. Sanırım farklı bir anıya göndermişti Dejavu beni. Geleceğe dönmek istemiyordum çünkü. Teyzenin bulunduğu köşeye baktım bomboştu. Keşke onun sahnesinde bir kabus olsaydı ama teyze gözlerimin önünde yok olmuştu. Tüm yalanlar kaybolduğunda, bir gerçek benimle birlikte kalmıştı. Gözleri benim üzerlerimde olan Yeşim, saniye saniye beni izliyordu. Teyzenin dedikleri doğru muydu yani? O, o gerçekten... Hızla aklımdaki düşünceyi bir kenara atıp sırtımı parmaklıklara yasladım. Tarık'ı çok özlemiştim. Onu ilk defa bu kadar çok özlüyordum. Ve merak ediyordum. Gözlerimi saniyelik kapattığımda bile düşündüğüm tek şey Tarık oldu. Onu ilk görüşüm. Bana duygularını ilk itiraf edişi. Her şeyin başından beri ona duyduğum büyük aşk! Hepsi, hepsi gelip geçti gözlerimin önünden. Şimdi ne yaptığını merak edip duruyordum. Dece olmasaydım da böyle bir hayat yaşamak benim suçum muydu ki? Bana olan aşkı yüzünden mi bu acıları çekiyordu? Hiç başlamamalı mıydım? Kalbimi, gönlümü ona hiç açmamalı mıydım? Yine de her şey bir kaderdi netice de. Onu kalbimde var eden şey de, beni onun aşkı yapan şey de kaderdi. Kader. Kaderimiz. Bizim kaderimiz ... Tarık ile dolu olan zihnimin içindekileri düşünüp dururken, gözlerim tamamen kapandı karanlık geceye. *** Güneşin doğuşu ile uyanan kafestekiler bugün ne olacak diye düşünüp dururken, karşımda olan genç kız bana bağırdı. Bu, kazan dairesinde gördüğüm kızdı. "Sözde bize cesaretli olmamızı söylemiştin. Ne oldu? Teyzenin cesareti onu ölüme götürdü. Söylesene Türk kızı, senin cesaretin sadece ötüp ötüp susmak mı?" Diğer esirler onu susturmaya çalışsa da, bazıları ona hak veriyordu. Şaşkınca etrafıma bakıp dururken genç kız etrafından aldığı destekle sözlerine devam etti. "Bir şey bile söyleyemiyorsun! O teyze senin için canını tehlikeye attı ama sen ne yaptın? Sadece iki asker sana engel oldu öyle mi?" Gözlerim dolmuştu. Anlattıkları doğruydu ama ben öyle olsun istememiştim. İstemezdim. Kafesimde bulunan esirler de benden uzaklaşmışlardı. Bir tehlike olarak gördükleri benden korkmaya başlamışlardı adeta. Şaşkınlık içinde öylece beklerken, elektrik vermek için gelen askerler kafeslerden çekerek almaya başlamışlardı esirleri. Araların da o kız da vardı. Bana bakıyordu, ölüme gidiyordu ve benden bir şey bekliyordu. Bizim kafesin kapısı açılır açılmaz kendimi aşağı attım. Rütbesiz askerler benden çekindikleri için beni almak istememişlerdi. Kapının önünde duran Yeşim bana yaklaşarak "Sıra sende değil, sen kafesine dön!" diye kükredi. Yeşim'i geçerek kendimi kızın olduğu yere yönelttim. Kıza dönerek "Sen kafesine dön! Şimdilik yapabileceğim tek şey bu!" dedim. Şaşkınlıktan dört açtığı gözleri ile bana bakan kız, geri geri adım atarken birden yere yığıldı. Herkes kızı yere düşüren şeyin geldiği yöne döndüğünde kapıda dikilen Eric'i gördü. Elindeki kemerle kıza vurmuştu. Acı içinde kıvranan genç kız feryad figan bağırmaya başlamıştı. Teyzeye olanlar kendisine olsun istemiyordu. Daha çok gençti ve eğer buradan kurtulursa temiz bir şekilde evlenmek istiyordu. Eric tam da olduğu gibi önce kızın kıyafetlerini çıkarmaya başladı. Herkes gözünü kapattığı bir anda askerlerden birinden aldığım copu Eric'e geçirdim. Bu sefer canı fena halde yanan Eric elini başına götürdüğünde eline kan geldi. Fena bir şekilde yarılan başından kanlar akmaya başlamıştı. Şaşkınlıkla beni izleyen herkes nefes almayı bile unutmuşlardı adeta. Ne yaptığımı bilmez bir halde öylece dikilirken, üzerime gelen Eric kanlı elleri ile saçlarımdan kavradı. Pis nefesini yüzüme üflerken "En çokta senin tadına bakmak istiyordum bebeğim! Beni buna mecbur bıraktın için teşekkür ederim." dedi. Kafeslerde bulunan esirler parmaklıklara vurmaya başlamışlardı. Artık gördükleri son işkence olsun istedikleri için, daha fazla sabırları kalmadığı için, özellikle bana önem verdikleri için delirmiş gibi hareket ediyorlardı. Askerler onları durduramıyordu. Herkes yere iniyor beni ve işkence çeken arkadaşlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Herkes isyan ediyordu artık. Yine de kolumu çekiştiren Eric, beni ortamdan uzaklaştırmayı başarmıştı. Belki bu esir kampının son günüydü ama ben onun sevincini yaşayamıyordum. Saçımı ve kolumu bırakan Eric, beni sırtına alarak koridor boyu koştu. İki kat aşağı inerek depo gibi yere getirdi. Ellerimi Demir boruların olduğu yere kelepçeleyerek kapıyı kapattı. Avazım çıktığı kadar bağırıyordum bu yüzden cebinden çıkardığı bir bez parçasını ağzıma tıkadı. Kemerinden çıkardığı çakı ile gelinliğimi yırtmaya başladı. Olacakları biliyordum. Gözlerim yaşarmıştı. Bağırsam da kimse duyamazdı. Beni kurtaracak kimse yok muydu şu dünyada? Lütfe yardım edin! Allahım lütfen yardım et! Eric kemerini çıkarıp şak diye çarparak yanıma iyice yaklaştı ve kuvvetle vurdu. İlk vuruşu çok ağır ve acı gelmişti. Bir bölümü yüzüme geldiği için dudaklarımın şiştiğini hissediyordum. Burnum kanamaya başlamıştı. Göğsümde büyük bir ağırlık ile nefes almam da çok kötü bir hale gelmişti. Acı ile kıvranırken gözlerimin önünde kıyafetlerini çıkardı ve bana doğru yaklaştı. Allah'ım ne olur yardım et! Allah'ım sen kaderlerimizin yazıcısının. Kaderim acılarla bile dolu olsa şimdi kurtar beni lütfen! Zira eğer sen yardım etmezsen kimse kurtaramaz beni buradan! *** Çok eskilerde bir masal anlatılırdı. Kötülük yapıp, iyilik nedir bilmeyen üç kardeş trol hakkında. Hayatlarında insan kanı içerek geçirmedikleri bir vakit, göz yaşı ile yıkanmadıkları bir anları olmayan üç trol. Sonsuza kadar böyle yaşayacaklarını düşünüp, böylesine pervasızca yaşayan üç trol. Ancak bilmedikleri bir şey vardır ki; karanlıktan sonra aydınlık, geceden sonra gündüz olur. Nihayetinde onlar içinde yolun sonu gelmiştir. Masalın sonunda bu üç trol bir küçük çocuğu yemeye kalktıklarında onun ettiği ahtan dolayı sabah doğan güneşin ilk ışıkları ile taşa dönüşmüşlerdir. Bu masalı şimdilerde çok düşünür oldum. Sahi benim hayatımdaki troller de bir gün taşa dönüşebilecek miydi? Benim için de karanlık bitip aydınlık, gece bitip gündüz doğabilecek miydi? Belki bir bahar severim seni, çiçek kokularının tam ortasında. Belki, bir yaz gecesi severim seni, ışıl ışıl göz kırpan yıldızların altında. Belki, bir sabah severim seni, yeni doğan güneş yüzünü yıkadıktan hemen sonra. Belki, belki ölürken severim seni, son nefesimi verirken geriye kalan son dakikam kadar değerli olarak yani. Keşke zamanı geriye çevirebilseydim. Olanlar ve olmayanlar ile beraber her şeyi. Gerçi çevirsem ne olurki? Değişen hiçbir şey olmaz! Aynı acıları yeniden yaşarım sadece. O zaman keşke zamanı değiştirebilsem. Eğer böyle bir şansım olsaydı, Tarık'la kendimi sakin, sessiz bir kasabada üç beş tavuğa bakıp onların yumurtasını satarak geçinen huzurlu bir çift yapmak isterdim. Tarık'ın ailesini, kendi ailemi yeniden görmek, onlarla yaşamak isterdim. Keşke böyle bir şansım olsaydı. Böyle bir şansım hiç olmayacak kadar uzak belki ama en azından zamanı durdurabilseydim bari. Tarık ile birlikte olduğum anı dondurur sonsuza kadar o anda kalırdım. Bu düşünceler de neyin nesiydi böyle? Bu kadar kısa bir sürede Tarık için şiir uydurmuş, dua bile etmiştim. Öyle bir zavallı haldeydim ki bunları düşünemem mucize gibi bir şeydi. Keskin küf kokusu burnuma dolarken, nemden ıslanan bedenim yer yer sızlamaya başlamıştı. Karşımda büyük bir hırsla duran Eric'e ayaklarım ile karşılık vermeme rağmen bir fayda görememiştim. Ellerim bağlıydı ve kendimi savunamıyordum. Allah'ım böyle bir şey yaşamaktansa ölmeyi tercih ederim! Ya da geleceğe geri mi dönsem? Eric üzerime iyice yaklaştığı bir anda kapının büyük bir kuvvetle açıldığını gördüm. Bir el ateş ederek kapının kilidini kıran Yeşim, içeri girmişti bile. Eric sinirli bir şekilde pantolonunu çekip elini silahına uzatıyor ancak, Yeşim buna izin vermeden eline bir el ateş daha atıyor. Parçalanan elinden akan yoğun kanı görüp acı ile kıvranan Eric yere yığılmıştı. Şaşkınlıkla Yeşim'e baktım. Benim için gelmiş olmazdı değil mi? Eric yerde kıvranırken "Hain!" diye bağırdı. Bunu duyan Yeşim Eric'e dönerek "Senin gibi bir pislik için hain olsam ne yazar?" dedi. Bir Yeşim'e bir Eric'e baktım. Ne oluyordu böyle? Yeşim gerçekten ihanet mi ediyordu? Şaşkınca onları izlerken bana dönen Yeşim "Hazal sabit durmaya çalış, sakın hareket etme hatta nefes bile alma!" dedi. "Tamam!" deyip nefesimi tuttum ve hareketsizce durmaya çalıştım. Silahını çeken Yeşim ellerimin bağlı olduğu Demir kelepçeye nişan aldı ve iki el ateş etti. Silah o kadar kuvvetliydi ki kelepçe ile birlikte boru bile delinmişti. Buz gibi odada birde üzerime su fışkırmaya başlamıştı. Bileklerimi ovuştururken, içeri giren genç kızı gördüm. Bu kendisi için hayatımı tehlikeye attığım kızdı. Koşarak bana doğru yaklaştı ve "Hadi Hazal abla gitmeliyiz." dedi heyecanla. Tamam anlamında başımı sallarken gözüm Yeşim'e kaydı, bana bakıyordu ne demeliydim? Bir şey demeliydim belki bir teşekkür, belki benimle gel, belki dikkatli ol! Söylemek için yeltendiğimde çekildiğimi hissettim. Yerde kıvranan Eric eteğimden çekiyordu. Yardım istiyordu. Acınacak halde olmasına rağmen zerre kadar üzülmemiştim. Daha o teyzenin çığlıkları gitmemişti kulaklarımdan. Bir yol bulması için Yeşim'e baktığımda o çoktan nişan almıştı bile. Bir anda dehşete kapılmıştım. Önümde öldürülen bir insanı daha önce görmemiştim ve bu çok ağır olmuştu. Korku ile gözlerimi kapattığımda büyük bir ses çıktı ortaya. Asla bakmamalıydım. Hayır asla! Eğer bakarsam, biliyordum ki bir daha ömrüm boyunca unutamazdım. Korku ile titrerken biri beni sıcak göğsüne yaklaştırmaya başladı. Tetikte olmama rağmen, rahat hissetmiştim. Sıcak ve güven veren bir yerdi zira. Aslında bu yer benim için her zaman Tarık olmuştu ama şimdi Tarık'ın olması imkansız olurdu. Kim olabilirdi? Yavaşça başımı kaldırıp yüzüne bakmaya çalıştığım Yeşim'le gözgöze geldim. Bana bakıyordu, ben de ona. Ne o gözlerini kırpıyordu ne de ben. Bu kadar yakın olmayalı bayağı zaman olmuştu gerçekten de. Gözlerinin nemlendiğini gördüm. Benimkiler de nemlenmişti. Biz nasıl bu hale gelmiştik? O nasıl böyle bir insan olmuştu? İki kardeş nasıl iki düşman olmuştu? İkimizin uzun bakışması bizi hızlandırmaya çalışan genç kızın feryadı ile son buldu. "Hazal abla acele edelim, kuvvet birlikler gelmeden binayı boşaltalım. Tüm esirler gitti ben senin için geri geldim." diye yüksek sesle yalvarıyordu. Hızla Yeşim'den ayrıldım zaten o da kapıya yöneldi. Silahını önüne tutarak koridoru kontrol etti ve bizi çağırdı. Onu dinleyerek koştuk. Kapıya geldiğimizde Yeşim Eric'in üzerine kapıyı kilitledi. Daha fazla asker toplamak istemiyordu belli ki. Boş koridorda Yeşim önde, biz arkada koşmaya başladık. Gerçektende tüm katlar boşaltılmıştı. Nereye gitmişlerdi ki? Burası içindeki askerleri bile teker teker öldürseniz büyük duvarlarla çevrili bir kamptı. İnsanların nereye gittiğini merak ederken, birden Yeşim bize dur işareti yaptı. Kendisi telaşlı bir şekilde yürümeye devam ederken, bizi duvar kenarına gizlemeyi ihmal etmedi. Bir noktada duran Yeşim kendisine doğru gelen iki sırp askeri durdurdu ve "Sizi aptallar nerede bu esirlerin tamamı? Nasıl kaçırdınız? Nerdeler? Cevap verin ahmaklar!" diye bağırmaya başladı. Ne olduğunu ne yapmaya çalıştığını anlamıyorduk, sadece dinliyorduk. Aradan geçen iki dakika sonrasında Yeşim'in cümleleri bitti ve askerleri ilerlemeleri için yolladı. Bize doğru gelmeye başlayan askerlerin peşinden gelen Yeşim onları tuzağına düşürmüştü anlaşılan. Köşeyi dönmeden iki el ateş ile yere serdi ikisini de. Ölüp ölmediklerini kontrol için yanımıza kadar gelen Yeşim öldüklerini anlayınca tekrar yürümemiz için komut verdi. Yeşim'in ne ara çerez gibi insan öldürmeye alıştığını hiç bilmiyordum. Korkunç geliyordu. Koşarak ilerlerken, Yeşim bizi yeniden durdurdu. Çünkü artık merdivenlerin olduğu yere gelmiştik ve burası asker kaynıyordu. Geri gitmeye karar veren Yeşim tam bizi geri çevirecekti ki yeniden durdurdu. Geldiğimiz yerin solundan da gelenler vardı. Sıkışıp kalmıştık. Bir sağa bir sola bakınıyorduk. Bir görünürsek sadece ben değil, hepimiz ölürdük. Zamanın iyice daraldığı bir anda Yeşim bana dönerek "İyi rol yapabilir misin?" diye sordu. Tereddütlü bir şekilde "Hayır!" dedim. Hemen sonrasında Yeşim "Ölmek üzeresin yine de yapamaz mısın?" diye sordu. Haklıydı, ölmek üzereydik ve şimdi başladığımız gibi Yeşim'e güvenmeliydim. Derince bir nefes alarak "Evet!" dedim. Sağı solu kontrol eden Yeşim "Öyleyse çabuk eğilin yere!" dedi fısıltı ile. İkimiz birden eğildik yere en kızla. Yeşim'in ne yapacağını merak ederken saçlarımızdan kuvvetli bir şekilde kavradı ve sürüklemeye başladı. Canımız yanıyordu ama sanırım bilerek yapıyordu. Ölümümüze ramak kalmıştı ve bizim rolümüz son derece inandırıcı olmalıydı. Yerde sürüklenirken yanımda olan gençkızın sürekli beni izlediğini gördüm. Benim için geri de gelmişti zaten. Oysa kafesteyken bağırıp ve nefretini kusup duruyordu ne değişmişti? Merdivenlere kadar sürükleyen Yeşim'i gören askerler, büyük bir şokla bakıyorlardı bize. Arkamızdan gelenler de koşarak yaklaştılar yanımıza. Yeşim gözlerinde bir anda büyümüştü. Büyük bir iş başarmıştı sonuçta. Askerlerden biri komutanı çağırmaya gitti. Herkes Eric'i arıyordu ama hiçbir yerde bulamıyorlardı. Zaten bu askerler de takviye ekiplerdi ve beni tam olarak tanıyamamışlardı. Eski askerlere ne olmuştu hiç bilmiyordum. Komutan Eric bulunamayınca bu askerlerin komutanı geldi ve kendisini tanıttı. "Ben Sırbistan krallığının bölük kumandanı Norman Shark. Siz kimsiniz?" Yeşim'de selam vererek kendisini tanıttı, esirlerin kaçtığını, kaçarken askerlerin büyük bir bölümünü katlettiğini ve sadece bizi yakalamayı başardığını anlattı. Övgü dolu sözlerle Yeşim'e yol veren komutan bizim geçmemize de izin vermişti. Yeşim bizi sorguya alacağını söyleyerek oradan uzaklaştırdı. İlk defa Yeşim'in ne kadar zeki olduğunu düşündüm. Aslında belki de komutanın insiyatifiydi. Aksi taktirde oracıkta alırlardı canlarımızı. Zemin katı geçince çıkışa varmıştık. Yeşim bir an önce bizi dışarı çıkarmak istiyordu ama biliyordu ki sınırlar çok iyi bir şekilde korunuyordu. Asıl sorun sınırlar böylesine korunurken, kaçan esirler nereye kaybolmuştu? Çıkışa geldik, uzun zamandır teneffüs etmediğim havayı içime dolu dolu çektim. Beni izleyen genç kızda aynısını yaptı. Onu öyle görünce tatlıca gülümsedim. Aynı şekilde o da bana gülümsedi. Biz Yeşim'i takip ediyorduk, o bizi nereye götürürse oraya gidiyorduk ancak bazen onun da zor zamanda kaldığı oluyordu. Böyle bir zamanda takviye ekipleri ve başlarında komutanlarla gelen yeni askerleri gören Yeşim, daha önce kullandığı taktiği kullanmadı. Bizi bu sefer hiç ortaya çıkarmadı. Çıkıntısı olan bir duvar kenarına ikimizi de oturtup kendisi komutanların yanına gitti. Selam verip kendisini tanıtan Yeşim, aynı olayı onlara da anlattı. Esirlerin isyan edip kaçtığını kaçarkende birçok sırp askeri telef ettiğini. Bölük komutanı Eric'in de ortalıktan kaybolduğunu. Olayları şaşkın ve sinirle dinleyen komutan, bir önceki komutan kadar nazik karşılamadı ve Yeşim'in yakasından sıkıca tutup çok az havaya kaldırdı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD