17. BÖLÜM

3542 Words
Yarı açık gözlerimin ardında büsbütün duran Yeşim'in korkutucu bedeni, titrememe neden oluyordu. Sırtımdaki yaranın derinliği gittikçe artıyor, kan fışkırarak akmasa da ince bir sızı halinde sürekli boşalıyordu. Kansızlık arttıkça bedenim soğumaya başlamıştı. Yerde sürüklenirken burnumdan da kan gelmeye başlamıştı. Sanırım kafamı yere çok sert çarptığımdan oluyordu. Daha kötü şeylerin olmaması için içimden dua ettim. Nihayetinde esirlerin canı önemsizdi, nerede ve ne zaman olması değil, ölüp ölmemesi önemliydi. Yerlerde bir insan olarak değilde sanki bir çuval olarak sürükleniyordum. Ben ve benimle birlikte birçok kadın, genç kız hatta çocuk. Ne berbat bir ortamdı kelimeler anlatmaya kifayetsiz kalır. Görüntünün dehşeti ayrı, kokusu ayrı, verdiği ıstırap ayrıydı. Bunların içinde de kardeşim olarak gördüğüm kişinin bana yaptığı eziyet geliyordu. Yine de onun olması bir nebze iyi olmuştu. En azından Yeşim'in gözlerine bakarak nefretimi kabartıyor acımı azaltıyordum. Bir gün buradan kurtulduğumda yani bu dejavunun nihayetinde Yeşim'den alacağım intikamım çok acı olacaktı. Sürüklenerek getirildiğimiz alanın sonuna gelmiştik. Sıra sıra demirden sandalyeler, yanında su dolu kovalar ve süngerler bulunuyordu. Teker teker tüm kadınlar sandalyelere oturtuldu, bileklerinden kelepçelenip sandalyeye sabitlendiler. Yeşim bir köşede askerlere bir şey anlatmaya başladı. Bu yüzden diğer esirlerin hazırlıklıları devam ederken, ben öylece bekliyordum. Yerde dururken de sırp askerlerin Boşnak kadınlara ne yapacağını merakla izliyordum. Bir zaman öylece izledim. Sandalyeye montelenen gencecik bedenleri, korku ve ölümün verdiği dehşeti vücutlarına yapılan işlem ile hisseden masum gözleri, bir insan olarak bile sayılmayan nice yürekleri ve ıslak sünger başına konularak yüksek dozda verilen elektrikle kömürleşen suratları. Bu nasıl bir işkenceydi? Dehşete kapılmıştım, gözlerim yuvalarından çıkacakmış gibi sonuna kadar açılmıştı. Boğazıma kadar gelip düğümlenen fındık kadar bir şey yutkunmama engel oluyordu. Ben dayanamazdım ki. Daha önce vücuduma ateş bile isabet etmemişti. Korkuyordum, ilk defa korkum nefretimin önüne geçmişti. Bana doğru yaklaşan Yeşim'e bakışlarım bile dehşetimin derecesini anlatmaya yetiyordu ama Yeşim yürümesine devam ediyordu. Aradan geçen bir iki dakika içinde tüm askerlerin işi bitmiş, ölüleri bir kenara atmak için hazırlıklarına başlamışlardı. Geriye ben kalmıştım. Nihayetinde sırtımdan tutularak sandalyeye oturtuldum. Bileklerimi sertçe bağlayan Yeşim'in eline istemsizce bir damla yaş döktüm. Bunu istememiştim ama korkuyordum. Vücudum tepki veriyordu, dayanamıyordu. Kendimi bir paçavra gibi göstermek istememiştim, öleceksem de onurum ile ölürüm diye düşünmüştüm ama öyle olmuyordu. İnsanın canı çok tatlıydı. Havalı bakışlarla, sen ne yaparsan yap ben bildiğimi okurum diyemiyordu insan. En nefret ettiği kişi bile olsa yalvararak canını kurtarma peşine gidiyordu. Ben de onu ilk kez orada anladım. Gerekirse Yeşim'in yüzüne bile bakmadan ellerinde ölmeyi göze almıştım fakat şimdi gözlerime hakim olamıyordum. Dökülen yaşımın isabet ettiği yerden başlayarak Yeşim'de bir duraksama oldu. Duygusuz gözlerinde bir değişme yoktu, kalbi daha hızlı çarpmıyor, gaddarlığı devam ediyordu ama durmuştu işte. Şimdi bana bakıyordu. Garip bir şekilde işkence için beni hazırlayışını diğer askerlerden biraz gizliyor gibiydi. Zaten en geç o başlamıştı ve en gizlisi de onun ki olmuştu. Yaptığı ayarı ben hariç kimse görmedi. Ayarı bitirince yeniden bana baktı. Ne kaşları çatık ne de gülümsüyordu. Robatça olan bu bakışların ne anlama geldiği kimin umrundaydı? Ben şimdi işkence sandalyesindeydim ve canım yanacaktı. Tekrar birleşen gözlerimizde artık farklı bir duygu vardı. Anlık farklı bir şekilde bakan Yeşim'in gözleri benim şaşkın gözlerime değmişti. Gözlerini hızla devirirken bir askere bağırmaya başladı. "Ayarını ben yaptım, süngeri ıslatarak elektriği verin!" Yeşim işini bitirince tam karşıma geçti, sanki korur kollarmış gibi. Neyimi kolluyordu, işkence çekişimin derecesini mi? Rezilliğimin değerini mi? Zavallılığımın vardığı son noktayı mı? Belki de onun için karşıma geçip gözlerimin içine bakmak bile benim için değerli olmalıydı. Onun bana olan bakışları, onun için sıcak bir duygu muydu? Sahi bir sıcak duygu yeter miydi işkence çeken insan için? Ben yapar mıydım bunu Yeşim'e? Onun gözlerimin önünde işkence çekmesindense hayatımı çoktan vermiş olurdum muhtemelen. Akan yaşlarım yüzümde kuruyan kan kalıntılarını yumuşatırken, titremeye başladım. Titrerken de ta ciğerimden başlayan bir acı yakıp kavuruyordu tüm bedenimi. Parmak uçlarım şimdiden morarmaya başlamıştı bile. Dudaklarım çatlayıp kanıyordu. İşkence bir iki dakika sürüyordu ama tesiri büyüktü. Ne yazık ki büyük bir gariplik vardı ortada. Ölmemiştim. Hatta ufak sıyrıklarla kurtulmuştum sandalyeden. Askerler birbirlerine bakıyordu benim sağ duran vücudum karşısında. Birden Yeşim büyük bir gürültü ile bağırmaya başladı. Askerleri azarlıyordu. Doğru dürüst yapmadıkları için, ayarı Yeşim yapmıştı aslında askerlerin ne suçu vardı anlamamıştım. Başlarını önüne eğen askerler Yeşim'in azarını dinledikten sonra beni çözüp sürükleyerek yeniden kafesime götürdüler. Yorulan bedenim yere yatar yatmaz dinlenmeye geçmişti. Kan, gözyaşı ve bir çok şeye bulanan tenim nefes almak istiyordu ama alabildiği tek hava ölülerin kokusu, duyabildiğim tek seste mahkumların çığlıklarıydı. Ölüm! Bir kurtuluş olabilir miydi? Ölmediğim için üzülmeli miydim? Aldığım nefesi kısık kısık verirken her şey dondu. Gelecek olan kişiyi çok iyi biliyordum ama onu bile karşılayacak gücüm kalmamıştı. Nihayetinde yaralı bir şekilde işkence gören bir esirdim. Dejavu önümde belirince yarı açık gözlerimi sonuna kadar açmak için çabaladım. Onun yüzünü net bir şekilde görmek istiyordum. Parmaklıklar arasından elini uzatan Dejavu, yavaşça başımı okşayıp haififçe gülümsedi. Gözlerinde biriken yaş aktı akacaktı ama çenesini sıkıyordu. Kendini zor tutuyor, ağzımdan çıkacak tek kelimeye bakıyor gibiydi. Biraz olsun onu rahatlatmak ve kendim de rahatlamak için hafifçe gülümsedim. Gülümserken aynı zamanda atarlı bir şekilde "Ya! Sana ne oluyor? Ben bile ağlamıyorum sana ne oluyor?" diye sordum. Dolan gözlerini boşaltırken bir yandan gülümseyen Dejavu da "Ne kadar aptal bir kızsın, sen olduğumu hep unutuyorsun!" dedi. İkimizde gülmeye başladık, özlemiştim bu işi. Uzun zaman olmuştu içten gülümsemeyeli. Saçlarımı hâlâ okşarken elini tutmak istedim, kurmuş kan kalıntıları, elektriğin verdiği siyahlıklar ile o kadar kötü haldeydi ki Dejavu'nun elini kirletmek istemedim ve eski yerine geri koydum. Gözlerimi hüzünle indirmiştim ki elimde hafif bir sıcaklık hissettim. Refleksif bir hızla hissettiğim sıcaklığın geldiği yere baktım. Dejavu gözlerini kapatmış elimi öpüyordu. Sıcak nefesi, kansız kalan tenime çarptıkça canlanıyordum. Onun gibi ben de ağlamayacaktım, kendimi tutuyordum ama olmadı. Ağlamak insan için Allah'ın yarattığı en güzel şey! Tıpkı unutmak gibi. Ağlayınca insan hafifletiyor dert ile inleyen kalbini. Belki de yıkıyor temiz bir su ile kirlenen bedenini. En güzeli de ferahlatıyor bunalan ruhunu. Halime bakıp daha fazla dayanamayan Dejavu şefkatli ses tonu ile "Eğer çok ağır geliyorsa bırak ve geleceğe dön." dedi. Gözlerimin içine bakıyordu, benden gelecek cevabı merakla bekliyor gibiydi. Gözlerine baktım, samimiyetten başka bir şey göremedim. Hızla "Ya Tarık?" diye sordum. Elimi biraz daha sıkıp sakince konuşan Dejavu "Geleceğe dönersen, hafızan yeniden silinir ve Tarık geçmişin tozlu rafları ardında tıkılı kalır, taki ömrünüzün nihayetine kadar." dedi. Bunu diyeceğini biliyordum aslında ama yine de sordum işte. Elimi Dejavu'nun elinden kurtararak, elinin üzerine koydum ve hafifçe bir iki defa vurarak. "Bu yaşadığım benim geçmişte yaşadığım anılarım değil mi? Yani ben bu geçmişi bir kere yaşadım. Ve ölmedim. Eskidim ve ezildim ama ölmedim. Ben şimdi biraz daha iyi anlıyorum nasıl dayanabildiğimi. İnsanın bu hayatta çektiğin acı bile kıymetli oluyor bazen. O çektiğin acının sahibi için katlanıyorsun tüm hengameye. Şimdi eğer geleceğe dönersem ve Tarık'ı unutursam eminim bizim yollarımız yine kesişecek. Er ya da geç benim yolumun bir yönü Tarık'a gidiyor. Ben artık Tarık'tan vazgeçemem. Gerekirse bu anılarda ölür giderim ve geleceğe dönemem ama ondan vazgeçemem. Anlıyor musun Dejavu? Vazgeçemem, vazgeçmem!" dedim. Elimi iki eli arasına alarak gülümseyen Dejavu "O zaman seni kutluyorum. Bir Dece olarak tüm cesaretin ve gücün üzerinde. Seni yeniden kutlarım dünyada ilk kez ve milyonda bir kez olan şey senin başına geldi ve sen gayet başarılısın. Seni yeniden..." Dejavu konuşmasına devam ediyordu ki dudaklarına dokunarak onu susturdum. "Evet kutlu bir insanım, tamam başarılıyım da kendini fazla yorma." dedim. Utanarak gülümseyen Dejavu başımı okşayarak "O zaman gidiyorum." dedi. Evet anlamında başımı sallayarak gitmesine izin verdim ve zaman kaldığı yerden devam ederken Dejavu'nun silüeti silinmeye başladı. Ve her şey normale döndü. Akan kanım, feryad eden genç kızlar, delice bir nefretle bakan sırp askerler... Nasıl bir cehennemin ortasında kaldım ben böyle? Nasıl bir geçmişim varmış böyle? Her şeyi unutarak başladığım bu dejavu olmasaydı, böyle bir geçmişi hayatta hayal edemezdim . Ve Tarık'ı... Sahi Tarık nasıldır acaba? Onu tekrar görebilecek miyim? Her şey bitmeden yeniden karşılaşabilecek miyiz? Ona doyamadan geldi geçti güzel günlerim. Gerçekten de ne kadar az vakit geçirmişim onunla. Peki ya gelecek? Tarık'ı gelecekte o hale getiren olayın sonunu getirebilecek miyim? Her şey bittiğinde normal insanlar gibi yaşayabilecek miyiz? Normal bir aile olabilecek miyiz? Üst üste düşündüğüm bu olaylar arasında sıkışıp kaldığımı ve daraldığımı hissettim. Kafesimde yattığım yerden hafifçe doğrulup nefes almaya çalıştım. Her yer açık olmasına karşın bunalıyordum. Nefes alamıyor, aldığım nefes de işkence kokuyordu. Bu zavallı halimi Yeşim görüyordu. Bir adım atıyor, sağa sola bakıyor ve olduğu yerde kalıyordu . Tüm askerlerin gözü benim üzerimdeydi, fazladan bir ölü işlerine gelirdi. Bu arada Yeşim'den bir alt mertebede olduğunu düşündüğüm bir sırp asker silahın tetiğini çekerek bana doğru tuttu. Ne olduğunu anlamamıştım. Ölmek üzere olduğunu düşünüp silahla direkt öldürmeyi düşünmüştü herhalde. Yeşim şaşkınlıkla askere bakıp refleksif olarak hızla kolundan çekip olanca gücü ile bağırdı. "Ne yaptığını sanıyorsun sen ?" Korkan asker geri çekilip Yeşim'e selam verip açıklamasını yapmaya başladı. "Özür dilerim komutanım. Bu bir emir, ölmek üzere olanları daha fazla bekletmeden işlerini bitiriyoruz." Sinirlenen Yeşim "Kim verdi bu emri size?" diye bağırdı. Asker "Başkomutan!" deyince Yeşim'in duraksadığını hissettim. Nefes alamamayı falan bir kenara bırakıp konuşmaları dinledim dikkatle. Yeşim'in bana olan tavrından sonra, canımı nasıl koruyabilirsin ki? Konuşulanları dinlerken az bir zamanda, neden Boşnakça konuştuklarını düşündüm ve hemen sonrasında düşünceme kendim cevap buldum. Bu yaptıkları tam olarak bize vermek istedikleri dehşetti. Tüm mahkumları mümkünse korkak bir fare haline getirmek istiyorlardı. Netice de bir farenin ölümü bir aslana göre daha kolay olurdu. Dehşet veren konuşmaları Boşnakça, teferruatları sırplar yapıyorlardı. Konuşmaları dinledikten sonra çevreme şöyle bir bakındım. Sırplar yavaş yavaş istediklerini elde ediyor gibiydiler. İnsanların gözlerindeki korku çığ gibi büyüyordu. Yarası olan çocuk yaşta genç kızların sırf ölüm korkusundan dolayı sağlıklı gibi görünmeye çalıştıklarını, ağlayamadıklarını, gülemediklerini ve bu genç yaşlarında işkenceye kurban gidişlerini izliyorum bir bir. Tüm bunların hepsi bana Boşnakların ne kadar yalnız olduğunu gösteriyordu. Birinci savaşta da bir çok şey kaybeden bu insanlar, olmasın gerçekleşmesin diye ellerindeki geleni yaptıkları bu savaş ile eziliyorlardı. Zamanında babam ve annem de çok çaba göstermişler ama kader, olacak olan şey bir şekilde oluyordu demek ki. Daha yeni toparlanmaya başlayan halk, ikinci bir soykırım ile yüzyüzeydiler. Halbuki daha ölü tarlasında gömülü olanların bedenleri çürümemişti. Bu kıyım, bu dehşet be bu vahşet niyeydi? Paylaşılamayan, yetmeyen şey neydi? Kargaşa devam ederken nasıl oldu bilmiyorum ama kendimi kafesten aşağı inerken buldum. Hiç gücü kalmayan, onca kan kaybeden ben, nasıl yaptım bunu bilemiyorum. Herhalde geçmişte yapmış olmalıydım. Ve nasıl bir duygu içindeysem kafayı gözü sıyırarak girdim bu işe. Aşağı iner inmez sırp askerlerin şaşkın bakışlarına maruz kaldım. Aynı zamanda Yeşim de kaşlarını çatmış bir halde bana bakıyordu. Ne yapacağımı bilmezken, iyice yaklaşarak bana silah tutan askerin yüzüne tükürdüm. Asker, Yeşim ve tüm mahkumlar adeta şoka girmişlerdi. Gözlerini dört açan mahkum genç kızlar, parmaklıklara yapışıp daha ne yapacağım diye merak ederken, bağırmaya başladım. "Neden korkuyorsunuz? Neden mahkumsunuz Boşnaklar? Elinizde olan şey sadece bir can değil mi? En fazla onu kaybedersiniz bu çektiğiniz sefillik niye ha? Yabancı olduğum bir ürkeklik kokusu var bu kafeslerde. Ölümden bu kadar korkupta hayattan yediğiniz bu yumruk niye? Eğer iyi bir insansak ölümden korkunuz niye?" Söylediklerime ben dahil herkes şaşırıyordu. Herkes birbirine bakıyor, sırp askerler bile şoka girmiş olacak ki bana bir şey yapmıyorlardı. Tüm mahkumlar parmaklıklara yapışmışken, ilk hamle Yeşim'den geldi. Arkamdan dizlerime kuvvetlice tekme atıp beni yere düşürünce saçımdan tutarak havaya kaldırdı. Sinirle dişlerini sıkıp tükürüklerini yüzüme sıçratarak "Sen ne biçim konuşuyorsun öyle? Bu cesareti kendinde nasıl görürsün? Görende seni Türk sanar. Ya da deli olmalısın!" diye bağırdı. Beni gayet iyi tanıyıp, Türk olduğumu bilen Yeşim'in sözlerini dinledikten sonra, bana dikkatle bakmakta olan mahkumlara çevirdim yüzümü. Ya benim öleceğimden korktukları için ya da beni delirmiş olarak gördükleri için bir anda oluşan umutlarını silerek eski yerlerine dönmeye başlamışlardı. Ama bunu kaybedemem! Bir kıvılcım bile yeterdi ateşi yakmaya. Yeşimin elinden hızla kurtulurken "Ben bir Türk'üm zaten" diye bağırdım. "Evet bir Türk'üm! Gerçek bir Türk! Merak etmeyin er yada geç Türkler de yardımınıza gelecek, hatta Boşnak ordusu bile hazır. Benim kocam gönüllü Boşnak ordusunun komutanı." diye bağırdım. Yerlerinden fırlayan mahkumlar daha fazla umut ve merakla bana bakmak için parmaklıklara yapışmışlardı. Yeşim hariç sırp askerlerin benden bir adım geri attıklarını fark ettim. Yeşim durmamış emir vermişti. "Götürün şu asiyi!" Askerler değil bana yaklaşmak, gözlerime bile bakamıyorlardı. Cesaretlenen mahkumlar parmaklıklara vurmaya başlamışlardı ki ortamda büyük bir uğultu yükseldi. Korkan askerler Yeşim'e doğru yaklaşıyorlardı. Kim derdi bu işkenceci pisliklerin sadece bir Türk kızından korkacağını? Böyle olacağını bilseydim daha önce açıklardım kimliğimi. Yine de bu olanlar yanıma kar kalmamıştı. Sırp askerler benden uzak duruyordu ama Yeşim daha çok saldırmıştı üzerime. Yakamdan tutarak sürüklemeye başladı. Ben götürülürken, kafeste bulunan tüm mahkumlar ayağa kalktı ve büyük bir hengame oluştu ortamda. İyice tırsan askerler ortamı terketmeye başlamışlardı. Onların yerine daha fazlası geliyordu ancak devamını görememiştim çünkü ben de sürükleniyorum. Yakamı Yeşim'den kurtarmaya çalışırken bir yandan tüm gücümle bağırdım. "Bırak beni pis yılan! Bıraksana!" Yeşim duymazlıktan gelerek beni sürüklemeye devam ediyordu. " Nereye gidiyoruz ?" Normalde konuşmayan Yeşim "Seninle başa çıkamayacağım, icabına başkomutan baksın." diye cevap verdi. Hiç korkmamıştım! Gördüğüm kardeşlerimin çektiği işkenceden sonra hiçbir şey bana korkunç gelmiyordu. Gelse de en fazla ölürüm diye düşünüyorum. Sürükleyeceğim yer bitince, Yeşim bir kapıyı açıp eğilerek içeri giriyor beni de yere fırlattı. Yine birisinin ayaklarının ucundaydım ama kim? Gözlerimi kaldırarak etrafı inceledim. Gayet sıcak ve saray gibi bir yerdi. Kırmızı kadife motiflerin işlendiği koltuklar, yanmakta olan şömine sanki hayal görüyor gibiydim. Dikkatle etrafı izlerken, hemen sonrasında kapıda gördüğüm komutan gözüme değdi. Bu sefer pis pis sırıtmıyordu ama bana dikkatle bakmayı da eksik etmemişti. Onun hemen yanında da arkası dönük oturan bir adam vardı. Başkomutan dedikleri bu olsa gerekti. Kötü bakışlı komutan eğilerek " Efendim bahsettiğim kız geldi!" diye mırıldandı. Başkomutan elindeki puroyu bir kenara bırakırken, dönen sandalyesi ile yavaşça önünü döndü. O döndükçe ben şaşırdım, ben şaşırdıkça o korktu. Onun korkusu benim şaşkınlığımın önüne geçmişti. Herhalde işinin yapılamayacağından korkuyordu. Aksi halde zavallı halde olan benim onu korkutmaya ne gücüm ne de amacım olurdu. Başka tepkiler bekleyen diğer komutan da başkomutanlarının korku dolu gözlerini görünce bana daha çok merak salmıştı sanırım. Farklı olan tek kişi ise Yeşim'di! O hepsinden ayrı bir şekilde sakince duruyor ve benim gibi başkomutanın yüzüne bakmaya devam ediyordu. Bu nasıl oldu bilmiyorum ama başkomutan olan Stephan'ın dejavusu uzun sürecek gibi geliyordu. Bu sefer canımı da ortaya koyacağım gerekirse. Ya bu savaş biter ya da Stephan geldiği yerin dibine geri giderdi. Gözlerini korku ile açan Stephan bana, ben ona bakarken, hınzırca sırıtan ben olmuştum... *** Nihayetinde örülen kozadan kelebek çıkacaktı. Karanlık bitecek, güneş yeniden doğacaktı. Tıpkı şimdi olduğu gibi, birçok acılar çeken benim için bile, umut verici olaylar olabiliyordu. Aniden bir canlılık gelmişti yüzüme. İşler tersine çevrilip, lehime dönüyordu. Aslında hiç gücüm yokmuş gibi hissediyordum ama birden canlanan bedenim tam tersi hareket ediyordu. Yerden destek alarak hfifçe kalktım. Keyifli bir şekilde gülümsemeye devam ederken, Stephan'a da alaycı bakışlar atmayı ihmal etmedim. Yeşim şaşkınca önümde ezilip büzülen Stephana bakarken, Stephan bana korku ile bakıyordu. Tam bir kaos oluşmuştu odanın içinde. Eminim karşısında beni görmek Stephan'ı hiç mutlu etmemişti ve ayrıca fazlaca da korkutmuştu. Biliyordu çünkü, ben ona fazlasıyla lazımdım. Eğer ben sağlam olamazsam dejavusu gerçekleşemezdi ve kusura bakmasın artık dejavusunun gerçekleşmesi için birçok şeyden vazgeçmek zorunda kalacaktı. Bana bakarak kaşlarını çatan Yeşim "Komutanım işte bu asi kız esirleri ayaklandırdı. İsmi Hazal, kendisi Türk ve..." Yeşim konuşmasına devam edecekti ki Stephan gözlerini kapatarak eli ile Yeşim'in konuşmasını durdurdu. "Senden daha iyi biliyorum. Sen çekilebilirsin!" dedi. Şaşkınlıkla Stephan'a bakakalan Yeşim emrinde olan tüm askerleri çıkardı ve en son kendisi yöneldi kapıya. Bir Stephan'a bir bana gizleyemediği şaşkınlıkla baktı ve yavaşça çıkıp gitti. Ne olduğunu anlamamıştım ama Yeşim'in çıkarken bana gülümsediğine yemin edebilirdim. Benim Dece olduğumu biliyor olabilir miydi? Hiç sanmıyorum yine de tetikte olmalıydım. Neye gülümsemiş olabilirdi ki? Hâlâ arkama bakmaya devam ederken, arkama geçen Stephan, bir sandalye alıp benim oturmamı sağladı. Kendisi de karşıma geçip ağzımdan çıkacak tek bir kelimenin bekçiliğini yaptı. O bekliyordu ama benim konuşmaya niyetim yoktu. Önce onun başlamasını istemiştim ve öyle de oldu. Korku dolu gözlerle bana bakan Stephan "Eğer böyle devam edersem..." dedi ve durakladı. Onun duraklamasını fırsat bilerek "Yemin ederim yapmam. Yemin ederim dejavunu yapmam." dedim. Korkulu gözlerindeki dehşet bir kat daha artmıştı Stephan'ın. "Biliyordum böyle olacağını. Biliyordum i!" diye tısladı ve ekledi. "Ne yapmam gerekiyor, söyle!" Yavaşça yutkunup boğazımı ıslatırken "Savaşın durmasını istiyorum." dedim. Yere attığı purosunu ayağı ile ezen Stephan acı ve alaylı bir şekilde gülerek "Bu tek kelime ile imkansız." dedi ve devam etti. "Ben sadece küçük bir bölgede komutanlık yapıyorum. Bu savaşın seyrini değiştirmek için ise binler, milyonlar lazım! Böyle bir gücü bulmak için ise neredeyse tüm Sırpları Boşnaklaştırmak lazım ki takdir edersen bu mümkün değil." Azıcık suratım düşmüştü, çünkü Stephan'ın benim için bir şeyler yapabileceğine inanmıştım. En azından dejavusu için onu tehdit edersem yapabilirdi. Şimdi işler kesata girmişti. Kaşlarım çatılmış başka bir yol düşünürken, Stephan yanıma yaklaşıp sessizce "İstersen seni buradan çıkarırım. Senin için yapabileceğim en iyi ve tek şey bu!" dedi. Aldığım nefesi sıkıntılı bir şekilde verirken ben de onun gibi eğilip sessizce "İstersem ben de geleceğe dönebilirim, senin dejavunu falan yapmadan yani." dedim. Bakışları korkulu ve sinirli bir hal alan Stephan yeniden eski halini alarak oturdu ve benimle birlikte düşünmeye başladı. Bu arada bir asker girerek Stephan'a rapor vermeye başlamıştı. Stephan'ın silah sevkiyatından ve bakiyesinden sorumlu olduğu anlaşılıyordu. Bölgeden gerekli onayı alan silahlar diğer bölgelere dağıtılıyordu. Bu da tüm ülkedeki silahların Stephan'ın elinden geçmesi demekti. Tüm raporu kelimesi kelimesine dinlerken , yapılacak şeyin aslında çok basit olabileceğini düşündüm. Yine de bunun için birçok şey gerekecekti. Raporunu veren asker beni baştan aşağı süzüp dışarı çıktı. Haklıydı asker beni süzmekte. Bir esir olduğum ve bir sırp olmadığım her halimden anlaşılıyordu. Bir esirin bir komutanla ne işi olabilirdi ki? Asker çıkar çıkmaz Stephan bana dönerek " iNe düşündüğünü az çok kestiriyorum." dedi. "Fazlaca zekisin!" dedim dudağımdaki alaylı gülüşle. Ellerini birbirine geçirerek "Yine de bunun için çok fazla insan lazım! Boşnakları buraya getiremeyiz ve Türkler de çok uzaktalar." dedi. Ayağa kalkarak "Bunları esirler yapacak!" dedim. Stephan aşağıdan yukarıya süzüp bana bakarken acınası ve alaycı bir şekilde güldü. "Yaşayan ölüden bir farkları olmayan bu esirler mi? Onların canlarını vermeye bile güçleri yok! Sen Boşnak olmadığın için böylesin ama bu onların ikinci savaşı ve savaş nedir tahmin bile edemezsin!" dedi. Stephan'ın gözlerinin içine baktım, bir şey söylemeden sadece baktım. Ve ondan zaman istedim. Sadece bir hafta ve sonunda olacakları seyretmesini istedim. Çünkü biliyordum ki hiçbir insan kelepçeler ile yaşamaya dayanamaz bunun bir sonu gelir elbette. Stephan ile anlaştıktan sonra yeniden kafesime gitmek için hareketlendim tam kapıyı açacakken Stephan "Ne kadar işkence gördün Dece? Eğer sen olduğunu bilseydim daha şefkatli olmalarını isterdim." dedi. Normalde Stephan, sert görünümlü bir Sırp'tı. Bana olan ilgisi ise dejavusundan kaynaklıydı ama ilk kez şefkatli bir cümle kurmuştu. Arkamı dönüp gözlerine baktım. Kaşları hâlâ çatıktı ama gözleri yumuşaktı. Onun bu haline nerdeyse sevinecektim taki faydalanma kokan cümlelerini anlayana kadar. "Askerlere emir vereyim de elektrik vermesinler sana, hiç almadın değil mi?" diye sordu. Alaycı bir şekilde gülerek "Kendi menfaatin için benim zarar görmemi istemiyorsun ama, içeride birçok insan kırılıyor farkında değilsin! Ayrıca elektrikte aldım, elektrik verdiler bana!" dedim. Gözlerini dört açıp büyük bir şaşkınlık yaşayan Stephan "İmkansız, başka bir yere gitmişsindir. Elektrik alıpta yaşayan hiçbir esir yok burada." dedi. Aslında cevabı biliyordum bu yüzden sormadım. Bana şaşkınca bakan Stephan'a kısık bir şekilde gülümseyerek odadan çıktım. Bana elektrik veren kişi Yeşim'di ve ben ölmemiştim. Bilerek yapmıştı değil mi? Ölmemem için bilerek yapmıştı. Ölmeyip daha fazla acı çekmem için. Evet Yeşim'den de tam bu beklenirdi. Koridor boyu yürüyerek kafeslere geldim ve kendi kafesime girdim. Bütün sırp askerler korku ve merakla benim diri olan halime bakıp şaşkınca aralarında konuşuyorlardı. Gözlerim Yeşim'ı aradığında tam karşımda olduğunu fark ettim. Yine duygusuzca bakıyordu. Ne sinirli, ne de mutluydu. Hiçbir duyguyu barındırmayan bu gözler kim bilir neler yaşamıştı da bu hale gelmişti? Kanların örttüğü bir zemine çizmeleri ile basarken rahat mıydı vicdanı? Onca çocuğu katlederken, evde bekleyen çocuklarını kucaklamak rahatlatıyor muydu bu askerleri? Kalpleri, mideleri götürüyor muydu bu manzaraları hiç bilmem ama onları bu hale getirende başka bir güçtü. Belki bir korku, belki inançsızlık, belki de küçük bir fitne tomurcuğu. Yine de açan her tomurcuk kötü olmazdı ya, bu dünyada bir kaktüs açıyorsa bin tane de papatya açıyor. Sırtımı sırplara ve Yeşim'e dönerek gözlerimi kapattım. Biraz olsun uyumayı umuyordum. Vakit geçirmek değil, zaman kazanmak için. *** Aradan ne kadar geçti bilmiyorum. Pencereden gördüğüm kadarıyla gece yarısını geçmiş olmalıydık. Şöyle bir çevreme baktım, esirlerden ve askerlerden uyuyanlar vardı. Ortam biraz sessizdi. Gözlerim bir kez daha Yeşim'i aradı. Bana arkası dönüktü ve elinde bir şey tutuyor, ona dikkatle bakıyordu. Hafif doğrulmam elindeki şeyi görmeme yetmişti. Onun ile ben de baktım o şeye. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama ben de özlemiştim o kişiyi. Nasıl eline geçti bilmiyorum ama elinde tuttuğu Tarık'ın resmiydi. Bir şey söylemeden eski halimi aldım, yeniden sırtımı döndüm ve gözlerimi kapattım. Bazı şeylere gözleri kapatmak gerekiyordu bu dünyada. Yapabileceğin ya da yapamayacağın halde. Ben onun yerinde olsam ne yapardım diye düşündüm. Büyük bir kara sevdaya düşsem ve bu uğruda arkadaşımı satmam gerekse ne yapardım? Yo! Bu kesinlikle kabul edilemez! Eğer ben Yeşim'in yerinde olsaydım şimdi dünyada olmazdım. Aşkımı kalbime gömüp belki Selim gibi ben de feda ederdim hayatımı. Bir an için Selim geldi aklıma. Sahi ya, onun aşkı kadar saygı suylacak başka aşk var mıydı ki bu dünyada? Aslanlar gibi sevip , öyle de veda etmişti. Gerçekten çok az bir zamanda gördüm onu, sonun böyle olacağını bilseydim daha iyi davranırdım belkide. Şimdi düşününce bir kardeş kadar sıcak geliyordu. Bana hissettirdiği duygu bu, tıpkı Dejavu'ya karşı hissettiğim duygu gibiydi. Bu yaşadığım zaman içinde bir çok düşmanım olduysa da, birçok da dostum olmuştu. Zaten onlar olmasaydı belki de katlanamazdım bu kadarına bile. Bir kez daha içimden teşekkür edip tüm sevdiklerime, kapattım gözlerimi. Güneş doğana, tüm dünya uyanana kadar. ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD