Bu sabah Tarıkta bir heyecan vardı ama anlayamıyordum. Alelacele kahvaltımızı yaptık ve hızla evden çıktık. Dün geceki Tarık'tan eser kalmamışçasına hayat dolu ve bir o kadar da enerjikti. Sabır edemeyerek sordum.
"Nereye gidiyoruz?" Büyük bir hata yapmış gibi yüzünü buruşturan Tarık "Sana söylemeyi unuttum özür dilerim! Okulumuz açıldı, okula gidiyoruz." dedi.
Gözlerimi dört açarak telaşla "Ne? Gerçekten mi! Nasıl unutursun kendimi hiç hazırlamadım." dedim telaşla.
Fazla bir şey söylemeyen Tarık, arabaya binip çalıştırdı ben de bindim ve şimşek hızı ile okula yöneldik. Ne acelesi vardı anlamıyordum. Okula geldik ve Tarık tekrar arabaya binip gitti. Bugün ne garip davranıyordu böyle. Hemen çevremi birkaç kız sardı ve beni bir yere götürmeye başladılar. Okulun açıldığı falan yoktu sadece belli bir topluluk vardı. Yaka paça bir odaya götürüldüm.
Zorla bir sandalyeye oturtup, çevremi sardılar. Hep bir elden çalışıyorlardı.
Önce saçımı yıkadılar, güzelce kurutup büyük bir topuz yaptılar. Sonra tırnaklarıma bakım yaptılar, şaşkınca etrafımı izliyordum. Korkmalı mıydım? Bunu düşünmeye bile vaktim olmamıştı. Tırnaklarım bitince, yüzüme geçtiler. İyi bir makyajın ardından bir dolabın önünde buldum kendimi. Benim için özenle seçilmiş bembeyaz bir gelinlik tam karşımda duruyordu. Ağzım dahil bütün organlarım sonuna kadar şaşkınlıktan açıldığında birden gelinliğin içinde buldum kendimi. Ve topuklu ayakkabılar işte hazırdım.
Yarım saat sonra aynanın karşısında Hazal Samyeli değil, bir gelin duruyordu. Öylece kendime bakarken bir kahkaha sesi duydum. Arkama baktığımda sinsice gülen Dejavu'yu gördüm. Bir yandan alkışlarken bir yandan da etrafımda dönüp beni süzüyordu.
İzlemesi bitince gıcık bir ifade ile değil daha çok kardeşçe ellerini omuzlarıma koyup beni kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Ben de ona sarıldım.
"Tebrik ederim değerli Dece." dedi kısık sesi ile.
Ben de " Teşekkür ederim değerli Dejavu ." dedim.
Kollarını benden ayırıp burnuma hafifçe dokundu ve "Misilleme yapmasan olmaz." dedi.
Birbirimize gülümserken, pencereden bir topluluğun oluştuğunu gördük. Sanırım düğün program başlamak üzereydi. Dejavu gözleri ile topluluğu işaret etti ve başımı okşayarak yok oldu.
Arkasından minnetle baktım sevgili dostumun. Şimdi artık gerçekten tek başımaydım. Aşağı inmeli ve Tarık'ı bulmalıydım. Bu benim düğünümdü. Her şeyin bir anda hızla olmasına bakılırsa başka bir anının içindeydim.
Gelinliğimi toplayarak kapıdan çıktım. İnmem gereken katı indim. Merdivenlerden basamak basamak ilerliyordum. Her basamakta yaşadığım bir gün aklıma geliyordu. Tarık'la ilk karşılaşmam. Onun barakasına gitmem. Dejavu ile tanışmam. Dejavu üyeleri. Melisa, babam ve Selim... Hepsi daha taptaze olan birer yara gibilerdi benim için.
Peki ya şimdi?
Bu günde bir yara mıydı kabuk bağlamasını isteyeceğim, yoksa tatlı bir anı mıydı unutmak istemeyeceğim.
İnsan ömründe kaç kez evlenirdi ki isteyerek? Ve kaç kez ailesine ihtiyaç duyardı ki büyüdüğünde?
Şimdi, şimdi benim düğünümde ailemin yanımda olmasını o kadar çok isterdim ki.
Birden aklıma Yeşim gelmişti. Dünyada en çok sevdiğim ve en çok zarar gördüğüm tek kişi. O ve ben galiba yetimhanede karşılaştık sonra büyüdük ve kardeş olduk. Peki şimdi nerede ? Benim için eşsiz bir kardeş olan Yeşim şimdi neredeydi?
Yürüyeceğim yeri bitirmiştim. Şimdi önüm bomboş bir yoldu. Sağda ve solda insanlar vardı. Ulaşmam gereken yerde ise yani tam karşımda Tarık duruyordu. Siyah takım elbise giymiş, nikah memurunun olduğu masanın önünde bekliyordu. Heyecanla gülümsüyor derin derin nefes alıyordu. Onun görüş mesafesine girdiğimde gözlerini biran olsun kırpmadan bana bakmayı sürdürdü. Bende derin bir nefes aldım ve yürümeye başladım.
Bir, iki, üç, dört...
Yirmi adımın sonunda Tarık'ın karşısındaydım.
Hiçbir yere değil sadece gözlerime bakıyordu. Hiçbir şey yapmıyor sadece nefes alıyordu. Hiçbir şey söylemiyor sadece gülümsüyordu.
İkimizin bakışması uzun sürünce nikah memuru bizi masaya çağırdı. Tarık gelinliğimi tutarak sandalyeye oturmama yardım etti. Ben oturunca kendisi de oturdu.
Hissizleşmiştim sanki hiçbir duyguyu hissedemiyordum. Öylece nikah memuruna bakıyordum. Tarık'ın evet diyen sesini duyunca kendime geldim sıra bana gelmişti. Cevap verme sırası bendeydi. Ağzımı açtım Tarık'a baktım yutkunarak bana bakıyordu. Onu böyle telaşlı görünce istemsizce güldüm ve nikah memuruna dönerek " Evet." dedim.
Nikah memuru bizi karı koca ilan ederken Tarık çoktan bana sarılmıştı. Evlilik cüzdanımızı bile unuttuk. İkimizde çok heyecanlı ve çok mutluyduk. Artık Tarık benim bir parçamdı. Eskiden de öyleydi ama şimdi gerçek bir bütün olmuştuk.
Kalabalığın alkışları arasında üzerimizde flaşlar patlıyordu. Askerler de vardı gülümsüyorlardı. Elime bir fotoğraf tutuşturuldu. Tarık ve ben vardım. Evliliğimizin tek hatırası idi.
Etrafa gülücük saçarken, birden ayaklarım yerden kesildi Tarık beni kucağına almıştı. Arabaya kadar taşıdı. Artık hiçbir şeyi yapmaktan çekinmiyordu. İnsanların kahkahaları ve alkışları arasında arabamız hareket etmeye başladı. Kalbim nerdeyse yerindem çıkacaktı. Tarık'ta benim gibi olmalıydı ki az kalsın kaza yapıyorduk. Derin derin nefes alarak eve kadar geldik. Sağ salim geldiğimiz için ikimizde çok mutluyduk.
Yavaşça kapısını açan Tarık benim kapıma yöneldi ve yeniden beni kollarının arasına aldı. Evin içine kadar da taşıyarak kapının önünde indirdi.
Şimdi evin içindeydik. Ev, eski ev değildi. Baştan sona yenilenmişti. Tarık ve benim için özenle dizayn edilmişti. Duvarlar, eşyalar ve daha fazlası. Ben önde Tarık arkada evimizi geziyorduk. İkinci kata çıktım Tarık'ın odasına da baktım. Orası benim düzenlediğim gibi kalmıştı. Pırıl pırıl ve çiçek bahçesi gibiydi.
Bu odanın eski hali gözümün önüne gelince kısıkça gülümsedim.
"Burayı ne zaman fark ettin?" diye sordum.
"Sen yaptığında." dedi.
Bir de ondan gizli yaptığımı düşünüyordum. Yeniden gülümsediğimde Tarık beni kendisine doğru çekti ve alnıma uzun bir öpücük kondurdu.
Kulağıma eğilerek "Şimdi buldum." diye fısıldadı.
Ne olduğunu söylemesini beklerken
yeniden bir öpücük kondurdu ve "Benim için ne olduğunu." dedi.
" Sen benim için rüya değil! Duamın gerçekleşmiş halisin. Tam olarak sen, benim tek gerçeğimsin." dedi.
Tarık'ın gözlerine bakarken "Bu gerçeği hiç bırakma!" diye fısıldadım.
Tarık'ta beni daha sıkı sararken "Asla!" dedi.
Öyle mutluydum ki, hayatımda başka böyle bir anı var mı diye merak ediyordum doğrusu. Tüm hücrelerim hissediyordu bu huzuru. Kalbimin tek sahibi ile en güzel günümdü. Birbirimize sıkıca sarılırken Tarık'ın telefonu çalmaya başladı. Öyle çok çalmaya başlamıştı ki, Tarık telefonu çıkardı ama elinden düşürdü.
Hoparlörü açık olan telefondan bir askerin sesi duyuluyordu.
"Komutanım! Komutanım!"
Tam o esnada büyük bir ses duyuldu. Bizim penceremizin camı tuzla buz olmuştu. Tarık'ın belimi saran elleri daha da sıkılaşırken, nedense benim kollarım zayıflıyordu. Dizlerimin bağı çözüldüğünde kollarımı da hissedemez oldum. Bana ne oluyordu anlamıyordum. Tarık'ın ağzı açık bir şeyler söylüyordu ama duyamıyordum. Bense yavaş yavaş yere düşüyordum. Tarık beni yere bırakınca tekrar ayağa kalkıp ellerini kafasının arkasına koydu. İşte o zaman gördüm gelinliğimde ki yoğun kanı ve o zaman hissettim sırtımdaki derin acıyı. Şoka girmiş olmalıydım. Vurulmuştum ama hareket edemiyordum. Tarık'ta feryad ederek ağlıyordu yalvarıyordu bir daha vurmamaları için.
Arkadan gelen ses "Ellerini başına koy yoksa kızın başına nişan alırız." diye bağırıyordu.
Nefes alamıyordum almaya çalıştığımda sırtımda ağır bir yük taşıyormuş gibi hissediyordum.
İçeri giren askerler Tarık'ı da nişan aldılar ama vurmadılar. İstedikleri benmişim gibi iki asker kolumdan ve saçımdan sürüklemeye başladılar. Akan kanım yere sürülürken, gelinliğim parçalara ayrılıyordu.
Tarık'ın gözyaşları yerde bulunan kanım üzerine dökülüyordu. Çaresizce ağlıyordu. Onu hiç bu kadar ağlarken görmemiştim. Hep ağlıyordu ama hiç bu kadar ağladığını görmemiştim. Bilincimi kaybetmeye başladığımda nefesimde kesilmişti. Tüm sesler kesildiğinde yerdeki telefondan bağıran askerin sesi kulaklarımda çınlıyordu .
"Komutanım! Komutanım! İkinci savaş başladı komutanım!"
***
Yalnızların gözyaşının rengi olmaz derler...
Bu yüzdendir ki, ne kadar gözyaşı dökerlerse döksünler hiç fark edilmezler.
Çünkü onlar, yalnızdır.
Ayrıca onların gözyaşları çok daha soğuktur.
Soğuktur çünkü, yüreklerinde bulunan acının ateşi diğer insanlara göre daha fazladır. Onu söndürmek için buz gibi gözyaşı akıtırlar.
Yine de bunun ne faydası vardır?
Onlar yalnızdır...
Geçmişte de yalnız, gelecekte de...
Ağlamak ise, onlar için hiçbir şey ifade etmeyen, hiçbir işe yaramayan, hiçbir manası olmayan bir eylemdir.
Çünkü, çünkü onlar, yalnızdırlar ...
Yerde kıvranmakta olan bedenimin üzerine düşen Tarık'ın buz gibi yaşları bir yerlerde taze olan yaralarımı daha da açıyordu. Acımı hissediyordum ama asıl Tarık'ın göz yaşlarının baskısı altında eziliyordum. Tarık'ın göz yaşlarının baskısı acımı bile bastırıyordu.
Tarık sanki şoka girmişti. Güldüğüne yemin edebilirdim. Aslında ama ağlıyordu. Ağlıyor muydu, gülüyor muydu?
Gözlerim kapanıyordu. Nefes almamda yok denecek kadar hafiflemişti.
İçeri giren askerler, tekme tokat Tarık'ı yerle bir ettiler. Belinde silah olan Tarık hiçbir şey yapmıyordu. Tek hamlede ölecek olan benim için yaptığı bir savunmaydı bu.
Kapanan gözlerimi ara ara açıp Tarık'a bakıyordum. Tamamen gittiğimi görüpte aklını kaçırmasın diye. Yine de çok mantıklı davrandığını söyleyemem . Parmaklarını kemiriyordu. Saçlarını yoluyor dizlerine vuruyordu.
Bir insanı kaybetmenin acısı bu kadar büyük müydü?
Geçmişi unuturken, tüm hislerimi de yitirmiş olmalıydım.
Askerlerden biri Tarık'ı yere sabitlerken, diğer ikisi yanıma gelip kolumdan ve saçımdan tutup sürüklemeye başladılar. Sırtımda bulunan yükten başka hiçbir şey hissetmemeye başlamıştım.
Alelacele gelen bir asker elini boynuma koyup "Kızı öldürmeyin! Patron sağ istiyor. Eğer ölürse, işiniz bitti demektir." diye haykırdı.
Bu emri duyan askerlerden biri beni sırtına alarak taşımaya başladı. Beni götürmeye başladığında Tarık koşarak askerin üzerine atladı ama atlaması boşa çıkmıştı. Onun hamlesi ile tüm askerler üzerine çökmüşlerdi. Yine tekme tokat ve sopa ile altlarında olan Tarık'ı linç ediyorlardı. Bağırmak istedim. Ağzımı açtım ama bir damla ses çıkmadı. Boğazım kupkuruydu. Ve sanki konuşma yetimi de kaybetmiş gibiydim.
Büyük bir güçle elimi kaldırdım. Beni taşıyan askere vurmak, onu durdurmak istiyordum. Tükenen gücüm sadece elimi kaldırmama müsaade etti. Yere düşen elim ile kapanan gözlerim sonun habercisi gibiydi. Zira en son gördüğüm bir et yığınına dönmüş olan Tarık'ın bedeni ve onun hareketsiz vücuduna vurmaya devam eden askerler oldu.
Devamında neler olduğunu pek göremedim. Gözlerim bir açılıyor bir kapanıyordu. Hiç gücüm yokmuş gibi nefes almak için bile çaba harcıyordum. Beni evden çıkartıp bir araca doğru götürdüler. Ben dışarı çıkar çıkmaz büyük, çok büyük sesler duyulmaya başladı. İnsanlar bağırış ve çığlıklarla dışarı çıkıyorlardı ama dışarısı bir kurtuluş değildi!
Çünkü karada avlanılamayanlar için gökyüzünde bekleyen ölüm saçan kelebekler bulunmaktaydı.
Sırplar ikinci saldırıyı yapıyorlardı Boşnakların üzerine. Bu günü özel olarak seçmişler gibiydi. Tam da bu günü, benim en özel günümü.
Gelinliğimden yırtılan parçalar etrafa takılınca askerler altlarını yırttılar. Hiç düşünmüyorlardı, o yırttıkları bez parçaları bir genç kızın hayali olabilir diye.
Kasası olan bir aracın kasa tarafına attılar beni. Kendileri de ön tarafa bindiler. O sırada yüzüme pamuk gibi yumuşak, buz gibi soğuk bir şey düştü.
Sonra ikincisi ve üçüncüsü. Yere sabitlenen kafamı büyük bir güçlükle yukarı kaldırıp ve gözlerimi açtım.
Senenin ilk karı yağıyordu.
İlk karın hemencecik tuttuğunu hiç bilmezdim.
Dakikalar içinde etraf bembeyaz olmuştu.
Tıpkı benim gelinliğim gibiydi.
Ama bir garipti gökyüzü, pembe mi desem kırmızı mı desem.
Tekrar gelinliğime baktım ve yine gökyüzünü gelinliğime benzettim.
Kırmızılığı kanım ile uyumluydu sanki gökyüzünün.
Anlamsızca gülümseyen dudaklarım yanlış tepki verdiğini anlar anlamaz eski yerlerine döndüler.
Vücudum titriyordu ama ben hiç üşümüyordum. Daha doğrusu hiçbir şey hissedemiyordum. Ne kalbimin atışını, ne suyun toprakla buluştuktan sonraki mis kokusunu. Sadece gözlerimde biriken yaşın sıcaklığı vardı. Akmaları lazımdı ama inat ediyorlardı. Öylece gözlerime yapışıp kalmışlardı.
Tarık'ın yanan evinden uzaklaşırken, araçtaki askerlerin kahkaha seslerini duyuyordum.
Araç giderken bir çok insan gördüm. Hepsi feryatla yardım istiyorlardı. Onları son görüşüm oluyordu muhtemelen.
Savaştan nefret eden güzelim Bosna, bir türlü kurtulamıyordu bu acı kaderinden.
Hazırlıksız yakalanan insanlar şok geçiriyorlardı. Şokları uzun sürmüyordu çünkü canları tehlikedeydi. Can her şeyden daha tatlıydı.
Savaşta bir çocuğun şekeri önemsenmiyordu.
Onun bebeği ve arabası veya gözyaşları içinde annesine seslenmesi.
Araç ile giderek yanımızda bir çocuk belirdi. Annesi vurulmuş, üzerine çökmüş ağlıyordu. Bebeği ve şekeri bir kenara atılmıştı. O sadece annesini önemsiyordu. Aniden duran araçtan bir asker indi. Çocuğun yerdeki şekerini ezdi. Saniyeler içinde tuz olan şeker de değildi çocuğun gözleri. Yerde olan annesindeydi. Bunu fark eden asker bu sefer cansız bedeni yerde serili olan kadına yöneldi. Eşarbını açarak saçından yukarı kaldırdı. Feryad figan ağlayan çocuk askere vuruyordu ama hiçbir etki yapamıyordu.
Asker kadını ölü hali ile tekmelerken,
acısı katlanan çocuk şoka girmişti.
İçerideki askerlerin kahkahası kesilince tahminimce bir işaret geldi ve bir el silah sesi. Çocuğun cansız bedeni de annesinin üzerine düştüğünde araç yeniden harekete başladı.
Nihayet akan yaşlarım isyan ediyorlardı. Bu bedenden ayrılmak ve beni terk etmek istiyorlardı. Öyle acılar gördüki gözlerim, gözyaşlarım bile katlanamıyorlardı artık.
***
Aradan ne kadar vakit geçtiğini bilmiyorum ama hâlâ araçla ilerliyorduk. Hava buz gibiydi. Gelinliğimdeki kan donmuştu. Acı hissetmiyordum ama nefes almakta zorlanıyordum. Yerde insan bedenleri vardı. Çoğu ölmüş, bazısı da can çekişiyordu. Böyle bir sahneyi nasıl unutabilmiştim acaba? Mahşer gibi bembeyaz olmuştu her yer. Bu beyazlığı bozan tek şeyse insanların en değerli sıvısı kanlarıydı. Sahi kan ile kar karışınca böyle mi oluyordu? Donan kanın görüntüsü midemi bulandırıyordu. Zira her yer kan pıhtısından oluşan bir park haline gelmiş gibiydi.
Nefes almam biraz normalleşse de sırtımdaki ağrı hâlâ tazeydi. Havanın soğuk olması çoğu insan için dert sayılsa da benim için bir nimet haline dönüşmüş durumdaydı. Soğuk hava kanımı dondurarak olası bir kan kaybından hayatımı kaybetmemi engellemişti. Yine de sırtıma girdiğini tahmin ettiğim kurşun benim için risk oluşturuyordu.
Hayli vakit tek başıma kaldığımı düşündüm dünyada. Kimse ile konuşmadan, hiçbir şey yemeden ve içmeden öylece yolculuk yapıyordum. İşin kötü tarafı nereye götürüldüğümü de bilmiyordum. Yine de içim biraz olsun rahattı. Tarık'ı her ne kadar dehşet verici bir şekilde görsem de, gelecekteki halinden ötürü hayatta olduğunu düşünüyorumdum. Asıl korkum ise her şey bitene kadar bir daha karşılaşmamaktı. Daha da kötüsü, Deceliğimi bitiremeden hayatımı kaybetmemdi. Eğer öyle bir şey olursa anı bozulur, geleceğe dönerim ve her şey biterdi. Yani geleceğe güvenmeyi bir kenara bırakmalı hayatta kalmak için elimden geleni yapmalıydım.
Aniden duran araç beni köşeye doğru iyice sıkıştıran bir gücü doğurdu. Büzüşen bedenim bir kat daha küçülmüştü. Bir şeyler söylemek istiyordum mümkünse lanetler yağdırmak ama boğazım o kadar kuruydu ki değil bir damla ses çıkması bu zamana kadar nasıl nefes aldığıma şaşırıyordum. Şişen boğazım o kadar vahim haldeydi ki nerede ise tamamen kapanmıştı. Büyük bir lokmayı yutmaya çalışmışım da boğazımda kalmış gibiydi. Yine de ölene kadar nefes almak zorundaydım. Hafifçe yutkunarak boğazımı biraz olsun yumuşatmayı hedefledim. Yutkunuyordum ama çok tiz bir acı ile sarsıldım. O zaman durumumun ne kadar ciddi olduğunu anladım. Sadece sırtımdan vurulduğumu sanıyordum boğazım ne zaman bu kadar tahriş olmuştu acaba?
Bir an için boğazımın derdine düşmüş buldum kendimi. Hemen sonrasında acınası halime gülümsedim. Ölmek üzereydim ama derdim sadece boğazımdı.
Büyük bir gürültü ile kasanın kapağı açıldı. Beni acı bir şekilde gülümserken gören askerler birbirine bakıştılar. İçlerinden biri sanki zıplayarak yanıma geldi ve parmaklarını saçıma geçirdi. Aşağı doğru indirirken, birbirine karışan saçlarımı açıyordu. Açarken de bir çok saçımı koparıyordu. Canım yanıyordu ama tepki veremiyordum. Ne sesim çıkıyor ne de bedenim hareket ediyordu. Tek ruhu olan organım sanki gözlerimdi. Gözlerim nemleniyor, acıyor yapma diyordu. Yapma! Acıyor!
Asker yüzüme eğilip sıcak nefesini yüzüme üfleyerek zayıf Boşnakçası ile "Patronun özel isteği olmasan, çoktan elime geçmiştin. Kendini şanslı saymalısın yine de gözüm üzerinde olacak." dedi.
Gözyaşı ile dolan gözlerimi nefret ateşi bürürken kalan son gücüm ile askere ayağımı kaldırdım. Tekme atmak istedim ama yere düşen bir ayak ile öylece kaldım. Düştüğüm durum çok zavallı olacak ki, büyük bir kahkahanın ardından saçımdan sürükleyen asker beni kasadan attı. Sırtımın üzerine düştüm. Dedin bir acı duyuyordum. Canım çok yanıyordu. Artık ağlayabiliyordum çünkü canım gerçekten çok acıyordu. Sadece düştüğüm durum için değil, böyle bir geçmişim olduğu içindi.
Ne tür bir kız geçmişini annesiz babasız sefalet ve savaşın arasında geçirirdi? Hareket edecek bile gücüm yoktu. Biri elimi tutsa, beni kaldırsa.
Toprağın soğukluğunu ilk kez hissettim. Daha önce hiç kar yağarken yerde yatmamıştım. Daha önce hiç kan ile karın birbirine geçtiğini görmemiştim. Daha önce hiç gelinlikle dışarı çıkmamıştım.
Büyük bir hengame ile bir asker beni sırtına aldı.
"Nereye gidiyoruz?" diye bile soramadım.
Tam olarak şimdi kanatlarımın çıkması gerekmez miydi? Ben bir Dece değil miydim? Bana yardım eden Dejavu neredeydi? Benim için hayatını feda eden Selim, annem nerede? Babam nerde? Beni götürüyorlardı, Tarık neredesin? Nerdesin Tarık?
Kendilerine çeki düzen veren askerler komutanlarının olduğu yere geldiğimizi anlatıyorlardı. Beni daha düzgün taşımaya ve biraz daha özen göstermeye çalışıyorlardı. Hareketsiz bedenim ile bir ülkeyi alacak gücü biriktirdim beynimde.
Büyük kapısı olan depo gibi bir yerin önüne geldik. Kendilerini tanıtan askerler özel kartlarını kapıdaki kutuya tuttuklarında kapı büyük bir gürültü ile açılmaya başladı. Selama duran askerler beni karga tulumba kapı eşiğine bıraktılar. Çok hızlı atmadıkları için yere düşüşüm hafif oldu ancak toparlanıp biraz daha dik durmam vakit almıştı. Başım bile o kadar ağırdı ki taşıyamıyordum.
Açılan kapıdan biri gözüktü. Başım yere eğik olduğu için saçlarımın arasından fazlaca göremiyordum. Kalp atışlarım ile titreyen bedenim tüm gücü ile başımı kaldırmaya çabalıyordu. Başımı kaldırdığım her santimde biraz daha fazlasını gördüm o kişinin. Siyah deri çizmeleri, dar siyah bir pantolon giymiş cılız bacakları ve asker üniforması giyen zayıf vücudu. Oldukça tanıdık gelen bu vücut neden bu kadar eskimişti? Oysa taptaze, gencecikti.
İki göz kapağımın arasına sığdırdığım nefretim, derinlerde kalan bir parça özlemim, çaresizliğim ve kinim ile bakıyordum. O da bana bakıyordu. Onun göz kapaklarının arası ifadesizce bomboştu. Yine de bir saniye olsun gözlerini benden ayırmıyordu.
Orada öylece ne kadar kaldığımızı hiç bilmiyorum. Yine de uzun bir süre olmalı ki, batmak üzere olan güneş batmış gecenin karanlığı bile ortalığa yayılmıştı. Eğer ağzımı açabilecek olsaydım Yeşim'e edecek bir çift lafım olurdu. Eğer bir damla gücüm olsaydı, karşımda böyle acımasızca durmaya yetecek gücü bulduğu kalbini alıp sökerdim. Eğer bir kerecik dilek hakkım olsaydı Yeşim'i lanetleyecek tonlarca cümlem olurdu.
Şimdi ise ben ona muhtaç ona mahkum ve zavallı bir halde önünde diz çökmekteydim.
Yavaşça yutkundum, çatılan kaşlarımı düzelttim ve gözleri gelinliğimde olan Yeşim'e bakmayı sürdürdüm.
***
Kozanı kendin örersin bu dünyada, eğer uçmak istersen.
Ağını kendin serersin, eğer kaçmak istersen.
Kaderini kendin çizersin, eğer, eğer yaşamak istersen.
Ve bazen, senin yaptığın her şey, yani tamamen her şey bomboş çıkar, yazgın karşısında.
Planların, umutların, isteklerin, duaların ve diğerleri...
Sıfır ile çarparsın sıfırı.
Defalarca, yüzlerce, binlerce kez.
Eline bir şey geçmesi için ...
Ama işte bazen olmaz!
Ne yapsan olmaz. Yalvarsan da olmaz. Kendini yırtsan da, parçalasan da olmaz.
Peki o zaman ne yapmalıdır insan?
Hayatın acımasızlığı, kaderinin tersliği ve yüreğinin kamçıları karşısında.
İflas mı etmeli? Sürünerek hayatına devam mı etmeli?
Yerin buz kesmiş soğukluğunu bütün hücrelerime kadar hissettiğimi moraran dudaklarımdan anlıyordum. Titremeye başlamıştım tıpkı bir zavallı gibi. Kırmızıya dönen gelinliğim ile diz çökmüş halde Yeşim'in önünde eğilmeye devam ediyordum. Gözlerini gelinliğime dikmiş bir şeyler söylemeye, ima etmeye çalışıyor gibiydi. Ya da ben öyle zannettim.
Bir duygu bekledim gözlerinde, ufak bir kırıntı. Belki bir pişmanlık, belki bir af, belki bir özlem parçası. Hatta belki de titrek gözbebeklerinin ardında saklanmış, saklambaç oynayan ürkek bir sevgi kırıntısı...
Onun gözleri karşısında benim gözlerim dolmuştu bile. Aptal gibi hissettim bir an kendimi. Aslında Yeşim'i görünce bütün nefretimi kusacaktım, ona birçok lanetler yağdırıp birçok kötü sözler söyleyecektim. Neden peki tek kelime edemiyordum?
Duygusuzca bana bakan gözleri, ne bir şey hissediyor ne de bir şey düşünüyordu. Sadece bakmak için bakıyor, görmek için görüyor gibiydi. Nötr olan bu duygusuz insan gerçekten Yeşim miydi? Ne yapmışlardı ona?
Neden bu kadar ezilmiş, küçülmüştü?
Ben hâlâ yerde durmaktayken, beni getiren askerler birbirlerini dürtmeye başladılar. Aralarında beni ve Yeşim'i konuşuyorlardı. Yeşim'in bana olan ilgisi, daha doğrusu bakışları dikkatlerini çekmiş olmalıydı. Bende birleştirdikleri gözlerinde biraz ürkeklik biraz da merak vardı.
Hâlâ yerde durmaktayken benden sonra birkaç Boşnak kadın getirildi. Sürüklene sürüklene götürülmeye başlandılar. Ya dövüldükleri için, ya da enkaz altından çıkarıldıkları için kana bulanan kadınlar sürüklendikçe kanları yere sürülüyordu. Zaten önceden götürülenlerin yaptığı bir yol vardı. Taze kandan yapılmış kırmızı bir yol. Bizim için kırmızı halı serilmiş gibi.
Korku dolu gözlerle onları izledim sonra da Yeşim'e baktım. O da bana bakıyor olmalıydı ama birden gözlerini kapıda dikilen askere çevirdi. Bu asker diğerlerinden daha iri yarıydı. Yeşim karşısında hazır ola geçmişti. Komutanları olduğunu düşündüğüm asker, diğerlerinden iki kat daha fazla şeytanca bakıyordu.
Bende o askere bakarken gözlerini kısıp yanıma kadar geldi. Çenemden tutup kaldırdı ve Yeşime bir şeyler sordu. Sırpça konuştukları için anlamıyordum. Yinede cümlelerinin için bir kelimeyi çekip çıkarttım. Tarık'ın ismi geçmişti. Evet Tarık'tan bahsediyorlardı. Komutan sordukça Yeşim olumlu yanıt veriyordu, komutan da seviniyordu. Ne konuştuklarını anlamıyordum ama iyi şeyler değildi. Çünkü konuştukça bana bakıp keyifleniyordu.
Sonunda komutan önüme diz çökerek bana yaklaştı Boşnakça "Demek sen komutan Tarıkın taze eşisin!" dedi.
Hızla yüzümü çevirirken Yeşim'e baktım. Bu bilgiyi o vermiş olmalıydı. Sinirlenmiştim gözlerimdeki nefret ile bir kez daha Yeşim'e baktım ama o gözlerini çevirdi. Ne anlama geliyordu bu? Komutan Yeşim'in omuzlarına hafifçe vurarak onu kutladı ve hızla yanımızdan uzaklaştı.
Beklemekte olan diğer askerler yanıma gelerek saçımdan ve kolumdan sürüklemeye başladılar. Benim de kanım diğer kadınlar yere sürülüyordu ama canım yanmıyordu. Hem de hiç yanmıyordu. Gözlerimi Yeşim'in gözlerine dikmiştim. Gözlerimi hiç kaçırmadan bakıyordum. Bazen bir bakış bin kelime eder derler. O da gözlerini ayırmıyordu. Benim gözlerim duygu çuvalı gibiydi ama onunkiler, boş bir kutu gibi. Onu göremeyeceğim yere kadar bana baktı. Sadece gözlerime, gözlerimin içine.
O benim gibi değildi. Bir şeyler söyleyebilirdi ama susmuştu. Söylese de boş, sussa da. Belki şimdi bir şey yapamıyorum ama onu sonsuza kadar lanetlemiştim. Bu dünyada da, diğer dünyada lanetliyorum. Azıcık bir hakkım varsa haram olsun.
Uzun bir koridor boyu sürüklendim. Ta ki küçük kafeslerin olduğu yere kadar. Her kafeste on kişi vardı. O kadar dardı ki, birbirlerinin üstelerine binmiş gibilerdi. Tek kelime ile mezarlıktı. Birinci Bosna savaşında da kullanılmışa benziyordu çünkü askerler o kadar alışkındı ki yeni gelen insanı bir çuval gibi atıyorlardı diğerinin üstüne. Onda bulunan canı yada ruhu önemsemiyorlardı.
Bu arada etrafta öyle bir koku vardı ki insan duymamak için ağzından nefes almak istiyor ancak ağzından nefes almaya kalkınca da boğazını delip geçecek gibi yakıyordu. Zaten sırp askerler de maske takmışlardı. Kokunun kaynağını bulmaya çalıştım. Yere baktım, yukarı baktı ama hiçbir yerde yoktu.
Neden sonra beni de kafese attılar. Kafese atılınca diğer kafesteki bazı kadınların aralarında bazı kadınlardan uzak durduklarını gördüm. Ve nihayet anlamıştım. Etrafa yayılan bu kokunun tek sebebi hayatını kaybeden ölülerdi. Kafesler ölülerle doluydu. Canlılar ölülerden uzak duruyordu. Belki onların kokusundan, belki de korkularından. Onlara yakın olursak bizim sonumuz da onlar gibi olur diye düşünüyorlardı bilemiyorum.
Ölülerin dışındaki kadınların çoğusu vücudunun büyük bir bölümünü kaybetmişti, diğer kısmı da aklını.
Gözlerimdeki yaş bile donup kalıyordu. Boğazımda bir şey düğümleniyor, sanki beni boğmak istiyordu. Ağlamak istiyordum ama gelmiyordu. Akacak olan yaş inat edip gelmiyordu. Gözlerimi yırtarcasına açtım gözyaşlarımı serbest bıraksın diye ama nafile. Hiçbir şey elde edememiştim. Sadece ısırdığım dudağımın sızısı ile kalmıştım.
Kendimle uğraşırken omzumda bir el hissettim. Hızla arkama dönüp baktığımda tek gözünü kaybetmiş, saçları ağarmış bir teyze ile karşılaştım.
"Biraz daha böyle devam edersen korkarım seni de kaybedeceğiz." diye mırıldandı.
Ne dediğini anlamamıştım ta ki işaret ettiği yere bakana kadar. Sırtıma isabet eden kurşunun olduğu bölümü hissetmiyordum artık ama o kadar kan kaybetmişim ki, her yerim kan olmuş, ellerim dahil tüm vücudum bembeyaz kesilmişti. Bir anda dehşete kapılıp teyzeye yöneldim.
"Kurtar beni teyze!"
Benim yalvarışlarıma dayanamayan teyze, sırtımı açıp baktı.
"Kurşun yok, galiba sıyırıp geçmiş ama çok kan kaybetmişsin." dedi sonra da cebinden binden küçük bir şişe pekmez çıkarıp uzattı.
"Kansızlığa normalde iyi gelir ama şimdi nasıl olur bilmiyorum. İstersen iç."
Şişeyi hızla elime alıp inceledim, normal üzüm pekmeziydi. Bir dikişte bitirdim. Ya aç karna pekmez içtiğim için, ya da kansızlığımdan dolayı başım dönmeye başladı. Tüm kafesler üstüme üstüme gelirken yavaşça gözlerimin kapandığını hissettim. Çığlıkların yükseldiğini, kafesin açılıp beni dışarı çıkardıklarını falan duyuyordum. Söylenen tek cümle ise "Bir kişi daha öldü! Atın şu çöplüğü." olmuştu.
Ölmedim ama ölmediğimi nasıl söyleyeceğim? Nasıl konuşacağım? Ölüp ölmediğimi kontrol etmezler mi?
Savaşlardan insanların hayatı önemlimidir ki sahi? Şah damarına ya da bileğine bakarlar mı insanın? Yoksa bayıldığında bile fırlatıp atılır mısın?
***
Aradan ne kadar geçtiğini hiç bilmeden gözlerimi hafifçe araladım. Yemyeşil çimenlerin üzerindeydim. Esir kampında olmadığıma göre başka bir anıya atladığımı anlamıştım. İyi de hangi anı?
Ayaklarımı birbirine sürterek yeni alındığını düşündüğüm ayakkabılarıma baktım. Çok mutluydum. Bir genç kız bile olmayacak kadar küçüktüm. Çok eski bir anı olmalıydı geldiğim yer. Hemen sonra yanımdaki kişiyi fark ettim. Kendi ayakkabısındaki yırtığı gizlerken benim mutluluğuma sevinen bu kişinin içtenliğini, gözlerindeki parlaklıktan anlıyordum . Benim mutluluğuma ortak oluyordu.
İkimizin bileklerlerin de aynı bileklikten vardı. Onunkinde Yeşim, benimkinde ise Hazal yazıyordu. Ona baktığımı fark edip gözlerini gözlerime getirdi.
Gülümseyerek "Güle güle kullan kardeşim." diye seslendi tatlı gülüşü ile.
Gülümsemiyordum sadece ona bakıyordum. Sonra da ayakkabıları çıkardığımı hissettim. İstemsiz hareketimden dolayı kendime şaşırmıştım. Bir anı değilde, başkasının rüyasına katılmış olmalıydım belkide.
Çıkardığım ayakkabıları şaşkınca bana bakan Yeşim'e giydirip, onunkileri de ben giydim.
O kadar sevinmişti ki, bana sarılmaktan ayakkabılarına bakamıyordu. Küçük bir kız çocuğu olan Yeşim, eskiden ne kadar da tatlıydı. Gözlerim yaşarınca, onun mutluluğu karşısında ben hüzünlenmiştim. Geçmişteki derin bağımız canımı yakıyordu.
***
Gidip geldiğim çok eski anıdan sonra gözlerimi yavaşça araladım. Yine kafesin içindeydim ama hiçbir yerim ağrımıyordu. Yaram sarılmış ve kanım durmuştu. Karşımda nöbet tutmakta olan Yeşim ile göz göze geldiğimde gördüğüm anıların bir anlamı olmalı diye düşünüp Yeşim'den bir tepki bekledim. Vermese de yarama yapılan pansumanı onun yaptığını düşünüp teşekkür etmek için hazırlanmıştım ama kolumdan çekilince duraksadım.
Bana pekmez veren teyze "İyi yapabilmiş miyim kızım? Biraz daha iyi misin?" diye sordu.
Teyzenin gözlerine bakakalmıştım. Zira sorduğu soru beni derinden sarsmıştı. Acınası bir halde kendi kendime güldüm. Kimden ne bekliyorum? Nefret dolu gözlerimle Yeşim'e baktım yeniden. Nasıl tedaviyi onun yaptığını düşünebildim ki? Sonra bir kez daha baktım. Değişen, taşlaşan ve kararan Yeşim'e.
Teyze hâlâ benden cevap beklerken, ellerini tutup teşekkür ettim. Ve bir köşeye geçip yere yattım. Yattığım yerden karşı tarafı inceleyebiliyordum. Yerden tavana kadar beş kat kafes vardı. İkinci kattaki kafesteydim. Yattığım yer buz gibi demirdi ama, hiçbir şey hissetmiyordum. İyice donan kalbim duygularıma, körleşen duygularım hislerime, hislerim de vücuduma etki ediyordu. Neticede ne acı, ne soğuk ne de şevkati hissedemiyordum.
Üzerimde olduğunu anladığım bir çift gözle karşılaştım sonra. Ben bir esirim, o ise bir askerdi. Yeşim duygusuz bir korkuluk gibi bana bakıyordu. Sadece ben değil, böyle bir manzara karşısında nasıl ürpermez, nasıl ürkmez, nasıl üzülmezdi? Ne tür bir olay onu böylesine robotlaştırmıştı?
Hâlâ birbirimize bakmaktayken, içeriye daha önce gördüğüm o iri yarı komutan geldi. Askerlerin kulaklarına bir şeyler fısıldamıştı ama ne olduğunu duyamamıştım. Hemen sonrasında ise askerler hınzırca gülümsemeye başladıklarında hiç hoş bir şey olmadığını sezdim. En son Yeşime gelip fısıldadı komutan. Gözlerim Yeşim'in üzerindeydi, bunu fark ediyor muydu bilmiyorum. Komutan yanından ayrılır ayrılmaz bana baktı. Uzun bakışlarının ardında hangi duyguyu gizliyordu bilemiyorum. Korkunç gözüken o bir çift gözün böylesine duygusuz olması mı beni korkutan, yoksa ne gizlediğini bilmediğim için mi yüreğimdeki titreklik? Yeni iyileşmeye başlayan yaramın hafif bir şekilde açıldığını hissettiğimde ince bir sıvı akmaya başladı.
Belki de dünyada her şey bir kan içindir.
Kopan onca savaşlar, öldürülen onca insan ve yitirilen onca can...
Habersizce içimizde taşıdığımız bu sıvı içindir dünyanın kirletilmesi belki de.
Sahi dünya kirlendi değil mi?
Bazen kan ile, bazen gözyaşı ile bazen de derinden gelen ahlar ile...
Eskiyen her şey yenilenmeye muhtaçtır.
Peki ya dünya?
Onun vakti de artık gelmedi mi?
İnsanoğlunun yaşadığı bunca sefalet ve acıdan sonra onunda vakti gelmedi mi?
Ne kadardır yeni bir dünya?
Para ile ölçülemez ve paha biçilmez olduğundan mıdır içindeki bu zulüm?
İstemsiz titreyen vücudum, kulaklarıma dolan seslere tepki veriyordu belki de.
Zira her kafesten etrafa yayılan ayrı çığlık ortalıkta bir kaos oluşturmuştu.
Komutanın dediği bu olsa gerekti.
Korku ile "Yine başlıyorlar." diyen teyzeye döndüm ve "Ne başlayacak teyze?" diye sordum.
Kan çanağına dönen gözlerini kırpan teyze "İşkenceye kızım işkenceye." dedi.
Ve başladı ...
İlk kez o gece işkenceye alındım. İşkencenin daha doğrusu işkence demenin ne demek olduğunu ilk kez o gece anladım. Çoğu insanın hayattaki, işkence çekiyorum ya da hayatım bir işkence demesinin ne kadar boş olduğunu ilk kez o gece anladım.
Hissettiğim acıdan çok bana hissettirilmeye çalışılan acı daha çok yakıyordu canımı.
Önce tüm kafeslerden beşer kişi aldılar. Üst katta olanların yere düşmesi ya da bir yerini inceltmesi gibi füturatlar ilgilendirmiyordu olanları. Zaten amaçları acı vermekti. Çekilerek aşağı düşürülen kadınların bir çoğu kafasını yere çarptı. Bir bölümü olduğu yerde bayılırken çoğu kanlar ile götürüldü. Benim kafesime yönelen bir askerin gözleri direkt benim üzerimdeydi. Belli ki önceden kestirmişti beni gözüne. Kapıyı açıp bana ulaşmaya çalışırken, yakasından tutulup geri çekildi. Korku ile geri çekilen asker arkasında onu çekmekte olan Yeşim'e yol verdi. Yeşim adeta proğramlanan bir robot gibi "Ona dokunmayın o benim!" diye bağırdı.
İçimdeki nefesi geri verdim. Biraz olsun rahatlamış mıydım? Kaygım biraz azalmış mıydı?
Gözlerimin yaşarmasını buna bağlayabilirim belki. Yeşim'den birazcık şefkat bekliyordum. Belki biraz da pişmanlık. Yeşim'in harekete geçtiğini gören askerler ona saygı için işlerine ara verip onu izlemeye başladılar.
Tüm herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Benim gözümde Yeşim'de.
Hâlâ akmakta olan kanımın bulunduğu yaramın sızısı ile sırtımı tuttum ve son kez gözlerimden akmakta olan yaşı sildim. Belki de hata etmiştim. Belki de ben çok saftım.
Tam sa yaramın olduğu yeri adeta kamçılayarak tutan Yeşim, cılız kolları ile beni yere hızla çekti. Çekilişimden mi, yerden yüksekliğinden mi bilinmez başımı yere öyle bir çarptım ki burnumdan kan gelmeye başlamıştı. Kanayan burnum nefes alamamama, başımın dönmesine ve bilincimin yitirilmesine neden oldu. Midem bulanmaya başlatmıştı. Burnumu tutarak yarı açık gözlerimle Yeşim'e bakmaya çalıştım. Dev gibi karşımda dikilen bu acımasız dağın altıda ezilmiştim adeta.
Kırılmak mı? Yeşim'e kırılmış mıydım? Küsmek mi? Ona küsmüş müydüm? Acınası halime kendim gülerek kendi kendime sorduğum bu soruları kendim cevapladım.
Benim hatam, insanlara haddinden fazla değer vermek. Onları tanımamak ve onları sevmek. Zira bazı insanlar sevgiyi kaldıramaz. Ağır gelir altında ezilirler. İşte yeşimde onlardan biri.
Devamında ne olduğunu hatırlamıyorum ama en son Yeşim'in parmaklarının sırtımdaki yeni kabuk bağlamış yara üzerindeki baskısını bir de sürüklendiğimi hatılıyorum. Zaten sonrası simsiyah, sanırım yine bayılmıştım.