## 1. BÖLÜM: Süslü Nazlı ve Telaşe Memuru Hilal
"Hadi kızım, ağaç ettin beni! Ne bitmez badanaymış bu!"
"What dedin gülüm? Badana derken? Ona badana demezler, makyaj yapıyoruz biz burada pis cahil! Tabii, eşek hoşaftan anlasaydı!"
"Hışşşt! Beni beklettiğin yetmiyor, bir de laf mı sokuyorsun sen bana? Hem ona 'eşek hoş laftan ne anlar' derler. Bana cahil diyene de bakın hele!"
"Aman, neyse ne! Tamam, geldik işte. Rujumu süremedim senin yüzünden. Şöyle bakayım Hilal Hanım, tabakhaneye pislik mi yetiştireceğiz?"
Bu öfleyip duran boya küpü, canım kankam Nazlı. Gerçi adı Nazlı ama kendisi tam bir cadı, çirkefin de önde gideni! Ha, kendine sorsan dünya meleğidir, hani şu kanadı eksik olanlardan!
Bense birazcık telaşe memuru olabilirim galiba. Ne yapayım, hayatta en uyuz olduğum şey bekletilmektir; diğer uyuz olduğum şey ise uyuşuk insanlardır. Bu yüzden bu kıza bunca zamandır nasıl katlanabildiğimi inanın ben de hiç bilemiyorum.
"Hadi! Hadi! Hadi! Kırk saat oldu, bağla artık şu ayakkabıları Nazlı! Yeter! Yine geç kaldık iş yerine!"
Her sabah bu uyuşuk kızla hep aynı muhabbeti dönüyoruz. Tamam, canım kankam; ama aynı mahallede, yan yana evlerde büyümemiz, hatta aynı ilkokul, ortaokul, lise ve hatta üniversiteye bile beraber gitmemiz yetmiyormuş gibi bir de aynı işyerinde çalışıyoruz. Bu kadarı bünyeme fazla arkadaş! Resmen Nazlı zehirlenmesi yaşıyorum.
"Yine niye bu kadar süslenip boyandın sen?"
"Sence? Öğle molasında benimkiyle buluşacağım."
"Benimki? Hımmmm... Hangi benimki? Mert? Ali? Mehmet?"
Bana doğru baygın gözlerle bakınca hemen anladım:
"Dur, söyleme! Bu iç bayıcı bakışlar... Sümsük Ali!"
Tabii, anında kaşları çatıldı hanımefendinin.
"Sümsük değil canım!" deyip bakışlarını bu sefer yeniden baygınlaştırdı: "ROMANTİK!"
"He yahu, öyle romantik! Gıy gıy muhabbet! Ayım, güneşim, balım, böceğim... Öğğğk!"
Yine ayar çekmek lazımdı bu kıza. Çirkef mirkef ama canım kankamdı nihayetinde; başının belaya girmesini hiç istemezdim doğrusu.
"Kızım, ne zaman akıllanacaksın sen? Üç adamı bir arada idare etmek de ne demek? Bak, bir gün bunlar durumu ayıkacak, o sümsük Ali’nin bile içinden canavarı çıkaracaksın, haberin olsun."
Tabii, aklı havada, dinleyen kim?
"Ali mi? O bana kıyamaz, romantik aşkım benim."
"Maço Mert?"
Hepsine ayrı bir cevabı vardı bu kızın.
"Mert, karizmatik sevgilim."
"Karizma mı? Bildiğin öküz lan o, maço öküz! Yumuşak Mehmet diyeceğim, sen ona da 'centilmen' deyip yine lafı ağzıma tıkacaksın. O yüzden daha fazla yorum yapmayacağım."
Yapmayacaktım da... Ben susunca o bildiğini okumaya devam edecekti.
"Ama yok, sessiz kalamayacağım canım. Bak, bir gün senin o romantik sümsük, maço karizma ve yumuşak centilmen durumu anlayacak. Sonra 'Allah yarattı' demeyip seni ortalarına alacaklar, tokatla Mevlana gibi döndürecekler, haberin olsun!"
"Tövbe de kız!"
"Boşuna kulağını çekip tahtaya vurma, sana olacakları söylüyorum."
Tabii, anında koluma sümüklü böcek gibi yapışıp sızlanmaya başladı:
"Sen varsın canım kankam! Sen beni kurtarırsın! Mahallenin Erkek Fatma’sı, siyah kuşak Hilal’im benim!"
Koluma dolanan kollarını, gözlerimi kısarak sıyırdım.
"Yemezler canım! Hiç de kurtarmam. Ben o siyah kuşağı senin gönül oyunların için almadım. Hem ben seni uyardım der, bir sandalye çeker, köpüklü kahvemi de yapar, höpürdete höpürdete içerim. 'Hak etti mi? Hak etti!' der, üstüne bir de 'Vurun koçum, elleriniz dert görmesin!' diye gazlarım uşakları, haberin olsun!"
"Vay adi! Bir de arkadaş olacaksın, düşman mısın kızım sen?"
"Hayır canım, düşman değilim. İşte bu yüzden 'dost acı söyler' demişler. Seni uyarıyorum."
Tabii, beni yine o Shakira totosuyla dinliyordu hanımefendi.
"Ne yapalım? Hem romantik, hem centilmen, hem de yakışıklı ve karizmatik bir erkek vardı da biz mi tek onunla çıkmadık? Üçünü toplayınca ancak bir tane ediyor."
"Tamam ya, ben de kime laf anlatıyorum... Hadi hızlan, iyice gecikmeyelim. Taksi!"
Allah’tan iş yeri eve yakındı; yoksa her geç kalışta taksiye para baysak çoktan topu dikmiştik havaya.
## 2. BÖLÜM: Ofisteki Kıl Kuyruk ve Beklenmedik Misafir
Şirkete adım atar atmaz kıl kuyruk Nazım da göründü işte. Adam sanki ömrünü beni bitirmeye adamış, sürekli bir açığımı arama derdinde. Ahan da bu da bir fırsattı şerefsize.
"Gördün mü Hilal?" dedi Nazlı fısıldayarak.
"Görmem mi? Yine telefon yapıştı kulağına, patrona hemen ispi... Piç!"
"Dur sen, o iş bende kankam!"
"Oha! Oha! Yavaş gel kızım!" diyerek Nazlı'yı durdurdum. Bluzunu çekiştirip dekoltesini fırlatmıştı öne. "Hem bu salağı ayartmaya değmez, bırak ne halt yerse yesin. Patron departman müdürü olarak beni atayınca çıldırdı tabii öküz. İspilese bile patron bir şey yapmaz bilirsin. Ne de olsa benim gibi eşek bulmak kolay değil, bu salak boşa kürek çekiyor sadece, haberi yok."
Bunu dedikten sonra, ispiyoncu Nazım’a gıcık edecek pis bir gülüş fırlatıp yanından geçtik.
Nazlı ile üst kata çıktıktan sonra koridorda odalarımıza doğru ayrıldık. Odama girip işlerimi hallettim, ardından günlük raporları çıkarıp patronun odasının yolunu tuttum. Merdivenlerden bir üst kata çıkıp patronun odasına dalacakken, arkamdan gelen bir sesle duraksadım:
"Hey sen! Bir bak buraya!"
Haliyle arkamı döndüm.
O an yüz yüze geldiğim, adeta balosunu kaybetmiş prensler gibi karşımda duran şahsa, ağzım açık ve biraz fazla dikkatli bakınca adam konuştu:
"Öyle bön bön bakmaya ne kadar devam edeceksin? Hayır, söylersen ona göre bir şey soracağım," dedi alaycı bir ses tonuyla.
"Bön bön mü?" diyerek şaşkın halde kalakaldım. Böyle kaba sözler beklemiyordum doğrusu. Dışarıdan gören de adam sanırdı bay öküzü!
"Evet, bön böönn!" deyip burnunu kıvırarak beni dikkatle süzdü. Alaycı, pis bir gülüş atınca tepem attı:
"Bana baksana sen! Sen kime bön bön bakıyorsun diyorsun? Allah'ın hödüğü!" diye sesimi oldukça yükselttim öküze karşı.
Önce kısa bir "Hah!"lamanın ardından, gözündeki güneş gözlüğünü çıkardı. Ki başka nereden çıkaracak, gerçi ben o gözlüğü uygun bir yere takmasını bilirdim ama neyse, şu an konumuz bu değildi. Ellerini iki yana açtı; bana adeta *"Bana bak ucube, bu küçük hatta büyük dağları ben yarattım, senin gibi bir ucube bana nasıl hakaret eder?"* bakışları fırlattı. Beni gözleriyle iyice gömdükten sonra, o pis gülüşüne devam edip burnumun dibine kadar girdi.
"Hödük mü? Senin gözlerde problem var herhalde?" deyip yüzümü daha da incelemeye başladı. Tekrar gözlerime dikkatle bakıp ekledi:
"Gerçi senin her yerinde problem var ya, neyse!" diyerek alayla gülmeye devam etti.
Önce o "uzaylı görmüş masum köylü" modumdan sıyrıldım. Burnumun dibindeki —maalesef ki çok yakışıklı olan— öküzü iki elimle omuzlarından sertçe geriye doğru ittim.
"Bana bak, sen nerenin manyağısın bilmiyorum. Ama burnumun dibine kadar girip bana hakaret edemezsin, anladın mı?" dedim öfkeyle.
Fakat pek alındığı söylenemezdi. "Benim bir şey dememe gerek yok," diyerek o gıcık bakışlarını üzerimde gezdirmeye devam etti. "Her şey ortada! Neyse, seninle burada muhabbet etmeye vaktim yok Erkek Fatma. Bana çabuk Mustafa Bey'in odasını göster."
Bunu deyince iyice delirdim:
"Pardon! Az ye de kendine hizmetçi tut! Babanın uşağı mı var burada? Sen kimsin ve kime emir veriyorsun? Hödük!" diye kendimi tamamen kaybettim. Tabii tek kendini kaybeden ben değildim. Bu sefer o da elini sinirle yukarı kaldırıp işaret parmağını gözüme kadar sokarak sallamaya başladı:
"Bana bak Erkek Fatma, sen benim kim olduğumu bilmiyorsun. Beni daha fazla kızdırmadan dediğimi hemen yapsan iyi olur!" diye kükredi. Havalı batasıca öküz!
Bizde atara atar, gidere gider! Ortamın gerilim hattına dönen havasıyla gaza gelip, o burnuma kadar soktuğu parmağını kavradığım gibi arkasından geriye doğru kıvırdım. O baby face suratını da patronun kapısının yanındaki duvara yapıştırdım!
Önce ne olduğunu anlayamayan öküz, kendine gelince arkasında kıvırıp tuttuğum kolunu çekiştirmeye çalıştı:
"Hey! Sen ne yaptığının farkında mısın? Bırak kolumu hemen!" diyerek böğürmeye başladı.
Tam da o sırada patronun kapısı aniden açıldı. Şaşkın halde bize bakan Mustafa Bey, önümdeki öküze bakarken gözleri fal taşı gibi açıldı:
"Ça... Çağdaş Bey?!" dedi.
Önümde yüzünü duvara yapıştırdığım öküz ise yarım ağızla ancak:
"Mustafa Bey..." diyebildi.
Patron ise hızla, son derece sinirli bir ifadeyle bana döndü:
"Hilal Hanım!" diyerek bana öldürücü bakışlar fırlatmaya başladı.
Bense dişlerimi zorla patrona gösterip sırıtmaya çalışırken, salağı yavaşça bırakıp konuşmaya yeltendim. Lakin benden çıkan tek kelime şu oldu:
"Şey... Mustafa Bey, be... ben..."
İşte bu hiç olmamıştı. Muhtemelen bu havalı öküz, patronun çok yakın bir tanıdığıydı!
Nasıl olmuş? Hilal ve Nazlı'nın eğlenceli dünyasından devam etmek veya hikayenin bir sonraki sahnesinde neler olacağını kurgulamak istersen buradayım!