Lidya Akay
Gözümü yavaşça açıp uyanmaya başlayınca, yatakta yanımda bir hissiyat hissettim.
İlk korktum! Babamdan sonra bu tarz şeyler beni ürpertiyor. Hafif o tarafa dönüp bakınca, Kerim'in benim yanımda aynı yatakta uyuduğunu gördüm. Yoruluyor, haklı. Rahat yatakta yatmak istiyor. Benim yüzümden koltuk köşelerin de kaldı. Ama herşeyi kökten çözeceğim. Yarın sabaha uçağım var. Bu serüveni burda bitireceğim. Kimseyi de rahat yatağından etmeyeceğim.
Gitmelisin Lidya, Kerim için burdan gitmelisin. Yoksa bu çekimin içinde, farklı şeyler olacak. Benimle ailesi arasında kalacak.
Kalmasın. Ben ona kıyamam. Yanımda o kadar huzurlu uyuyorki, hiç uyandırmak dâhi istemiyorum. Usulca ona baktım. Belki de saatlerce bakabilirim. Çok isterdim, Kerim'le farklı yerlerde, farklı şekilde tanışmayı.
Ne benim tarzım sorun olsaydı. Nede onun ailesi. Amerika'da doğmuş olsaydı mesela. Yada ben buralarda doğsaydım. Bu kültüre, bu insanlara, bu çevreye alışık olsaydım.
Burdan gitmek en çokta beni üzüyor ama gitmezsem, Kerim'e daha çok bağlanıp acı çekmekten korkuyorum.
Ben Kerim'le kalırsam, acı çekeceğim. Farkındayım.
Annesi bizi kabul etmez. Bunu bende anladım. Ailesi çok naif, tutucu bir aile belli. Kerim'in; sen bizim aileye uygun değilsin, dediği olayı ben şimdi anlıyorum. Aslında haklı. Ben yetiştirilme tarzım olsun, hayat standartlarım olsun, görüş biçimim olsun cidden farklıyım.
Kerim'e kötülük yapmayacağım. Aramızda bir çekim var ve buna birinin dur demesi lazım. Yüzük almaya giderken, beni öpmesi bunun en büyük kanıtı..
Ama buna nasıl dur diyeceğim oda var. Şuan yanımda uyuyan adamın kanatları arasına girip, bende onunla uyumak istiyorum. Sıkıca beni sarsın birlikte uyuyalım istiyorum. Ama bunu yaparsam gidemem. Kıyamam çünkü biliyorum. Kıyamazsam, ben üzülürüm. Hatta Kerim'de üzülür. Çok zor olacak hemde çok zor. Aklımda Kerim'le Kanada'ya gitmek bana çok zor olacak..
İlk geldiğimde; uzaylı diyerek dalga geçtiğim bu uyuz adamı unutmam çok zor olacak.
Herşeyden öte, bana çok güzel misafir perverlik yaptı. Ben rahat edeyim diye elinden geleni yaptı.
Yüzüne bakıp, bakıp iç çekiyorum. Keşke bu sabah çok farklı bir hayata uyansaydık. Gerçekten evli ve birbirini anlayan iki insan olarak uyansaydık.
Nasip! Tek kelime, milyonlarca anlam. Ne yüklersen yükle içine.
Kerim'le kendime bakıp sadece koca bir nasip, diyebiliyorum..
Şu hayatta şunu da anladım ki; ne yaparsan yap, nereye gidersen git. Nasibin kadar var oluyorsun. Türklerde çok güzel bir atasözü var; Nasipten öte yol yok diye. İşte bu tam bana söylenmiş bir söz. Eğer Kerim bana nasipse, eminim tüm yollar bana açılır. Ama değilse, bir adım bile ileriye gidemem.
O yüzden isyan etmiyorum.
Babam hep derdi; 'Ne kadar plan yaparsanız yapın, hesapta olan değil, nasipte olan gelir başınıza derdi'. Ne kadar haklı bir sözmüş meğer. Ahh canım babam, öyle özledim ki, içimi yakıyor artık özlemi. Lanet olası örgüt yüzünden babamın mezarını bile ziyarete gitmeye hasret kaldım. Buda canımı çok yakıyor. Zaten babama hasretim. Birde üstüne üstlük mezarına gitmeye de hasretim.
Çok zor çok.. İçinde olduğum bu saçma süreç cidden çok zor. Ne yapsam, kime ne desem bilmiyorum ki..
Kerim'in annesinin karşısına geçip; biz evliyiz desem, acaba neder? Bana çokmu kızar. Yoksa onaylar mı. Oğlum mutlu olsunda ne olursa olsun dermi acaba? Bilemiyorum, hiç bir zaman da bilemiyeceğim. Kerim kendilerine uygun biriyle evlenince onlar mutlu olurlar. Beni kabul etmezler.
Aman neyse be Lidya. Takılma bunlara. Yarın anneme kavuşacağım. Gerisini pek takmaya gerekte yok aslında.
Yarın sabah çıkarken, dışarıdaki ekip otolarına, beni takip eden askerlere yakalanmamak için; binanın sığınak kapısından çıkıp, arka bahçeden gideceğim. Buna mecburum. Yoksa beni görürseler o saatte nereye gideceğimi soracaklar ve ister istemez Kerim'e haber verecekler. Bu riski göze alamam.
Elimin tersi ile Kerim'in yanağını hafifçe okşayarak onu kaldırmaya başladım. Çok güzelde uyuyordu, benim uzaylı kocam.
Kerim'i omuzundan dürterek;
"Kerim kalk! Hadi uyan," diye seslendim. Bir panikle uyanıp bana baktı. Sanki birşey olmuş gibi.
İyice kendine gelince;
"Lidya çok özür dilerim. Gerçekten nasıl oldu ben anlamadım. O yorgunlukla şurda on beş dakika uzanayım dedim ama sabaha kadar sızmışım. Ne olur kusuruma bakma," dedi. Demekki karın ağrısı buydu. Yanımda yattığı için ona kızacağımı düşündü..
"Önemli değil Kerim. Seni de yerinden ettim. Haliyle rahat yatağını özledin tabi. Sende haklısın."
"Lidya, sen iyimisin?"
"Evet neden sordun?"
"Senin şuan bana car car konuşman lazımdı da şaşırdım."
"Ya tamam abartma!"
"Neyse Lidya, ben hazırlanıp çıkayım. Karakolda işlerim var. Birde bu hafta sonu Burağın ailesi İstanbul'dan geliyor, tanışma olacak. Sonrasında isteme yapılacak."
"Ne güzel çok sevindim, Kübra'nın adına."
"Lidya sende geleceksin."
"Bende mi geleceğim."
"Evet."
"Ben nasıl geleyim Kerim. Ne diye geleyim? Ne olarak geleyim? Hangi vasıfla, kim olarak geleyim? Ne diyeceksin sorarlarsa; karım mı, Albay'ın akrabasımı yoksa Kübra'nın bir arkadaşımı diyeceksin. Ne diyeceksin Kerim? Ailene, bu benim karım diyebilecek misin? Allah aşkına sende geleceksin deyip durma bana."
"Lidya, yapma böyle. Benim davetlim, benim misafirim olarak geleceksin."
"Ya hadi geldim diyelim. Annen, beni iyi kötü Albaydan dolayı tanıyor. Peki Burağın ailesi bu kim derse, ne diyeceksin? Albay'ın dıdısının, dıdısı. Bunun burda ne işi var demezler mi?"
"Kimene Lidya. Kimseye hesap vermek zorunda değiliz."
"Kerim beni zorlama. Benden saçma sapan birşey isteme. Ne konumda götüreceğini bilmediğin yerede beni davet etme. Hadi hazırlan da birlikte karakola geçelim. Bende gelip, karakoldakileri görmek istiyorum."
"Neden ne oldu? Nerden çıktı bu şimdi."
"Bir yerden çıkmasına gerek yok zaten. Ben gelmek istiyorum ve geliyorum."
Banyoya geçip hazırlanmaya başladım. Nasıl derim ki Kerim'e gidiyorum. Ondan karakoldakilerle vedalaşmaya geliyorum diye.
Zaten herşey çok zor, birde Kerim zorlaştırıyor. Ne demek ya, Kübra'nın aile tanışmasına sende geliyorsun. Daha beni ne sıfatla götüreceği bile belli değil. Ben öyle bir yere nasıl giderim. Benim ne haddime oraya gitmek. Bu aile içi bir etkinlik. Nasıl ve ne sıfatla orda olacağım.
Kerim'de hazırlanınca arabaya binip, karakola doğru yola çıktık.
Yolda sessiz kalıp, konuşmamaya çalıştım. Konuşursam, üzülürüm.
Yarın gidiyorum. Kerim'le daha fazla diyalog halinde olmak istemiyorum. Her dakika, her konuştuğum an; ona daha çok yakınlaşıyorum çünkü. Ben artık ona yakın olmak istemiyorum..
Birden Kerim elimi tutunca, irkilip ona baktım.
"Korkma! Benim. Dalgınsın, ne oldu diye soracaktım."
"Dalgın değilim. İyiyim Kerim."
"Sabahki şeye bozuksan eğer, tamam takma kafana. Ben gerekirse annemle konuşurum. Seni korumak için bir evlilik yaptığımı. Albay'ın operasyon için istediğini."
"Operasyon için öylemi? Peki Kerim, öyle söyle sen. Operasyon için de."
"Lidya, ne yapayım daha. Anneme söyleyeceğim işte."
"Söyleme ya, kimseye birşey söyleme. Ben gelmiyorum o aile toplantısına. Size keyifli oturmalar. Ama bana bulaşma."
"Lidya neden böyle yapıyorsun.?"
"Sus Kerim artık. Bu aile toplantısı ve aile üyeleri olmak zorunda. Ben de aileden değilim. Anladın mı değilim. Son sözüm bu. Artık kapat bu konuyu ne olursun. Ve daha bana tek kelime etme. Sakince karakola gitmek istiyorum," dedim ve camdan dışarıyı izlemeye başladım.
Bir zaman sonra karakola geldik. Arabayı karakol bahçesine çekti ve indik.
Hemen çardakta oturan ekibin yanına gittim. Hepsi beni görünce hoşgeldin yenge dediler. Yengeniz gidiyor, sizi görmeye geldi demeyi o kadar çok isterdim ki, diyemedim.
Bekir ve Tolga bana selam verip, işleri olduğunu söyleyip kalktı.
Burak'ta benimle biraz sohbet edip kalktı.
Soner'le tek kaldık.
"Kankam, sen sanki biraz iyi değilsin?"
"Değilim, lanet olsun ki," deyip ağlamaya başladım.
"Kanka, ne oldu sana. Bak bana söyleyebilirsin. Birisi birşey yaptıysa, kafasına sıkayım."
"Kerim, yani beni üzen Kerim. Sıkabilecek misin kafasına?"
"Kankam, seni üzgün göreceğime sıkarım komutanımın da kafasına."
"Soner, ben çok üzgünüm. Hemde çok."
"Kankam bak, anlatmazsan bozuşuruz. Anlat ki, bileyim."
"Soner sana güvenebilir miyim?"
"Ölümüne güven bana kanka."
"En sevdiğin şeyin üstüne yemin et."
"Off kanka ya. Normalde pek böyle şeyleri sevmem ama benim bu hayatta en sevdiğim iki şey vardı. Anamla babam. Öldüler, ama yinede onların üzerine yemin ederim kanka. Bana güvenebilirsin. Söz aramızda kalacak."
"Soner, ailenin öldüğünü bilmiyordum. Başın sağolsun kankam. Ölüm, çok zor. Birde senin ikisi birden ölmüş. Tekrardan başın sağolsun kanka."
"Hadi kanka anlat şimdi. Sen neden üzgünsün?"
"Soner, ben gidiyorum."
"Nereye kanka?"
"Kanada'ya annemin yanına."
"İyi güzel. Peki Kerim komutanım da geliyor demi?"
"Yok, ben tek gidiyorum."
"Kanka iyide sıkıntı senin tek gitmen. Yani takip ediliyorsan, ki bence ediliyorsun. Yaptığımız toplantılara dayanarak bunu söylüyorum. Senin hava alanında giriş çıkışını tespit ettikleri an; kötü olur. Komutanım nasıl izin verdi böyle birşeye. Vermez o kolay kolay ama. Ne yaptın kız adama? Doğru söyle yolluk mu verdin yoksa," diye sorunca omuzuna vurdum birtane..
"Soner ya! Valla seni döverim. Ne yolluğu. Saçmalama kanka lütfen."
"Eee kızım daha ne oldu da, bu adam sana izin verdi?"
"Bana kimse izin vermedi. Kerim'in haberi yok, ben kendim gidiyorum."
"Hassiktir!! Lidya, ben bu söylediklerini ne duydum, nede sen bana söyledin. Kızım komutanım bunları bildiğimi duyar, ve ona söylemediğimi duyarsa işte o zaman hayatımı biper. Ben bu topa girmem kanka. Sen git bunu başkasına söyle. Burağa yada Tolga'ya söyle. Çünkü ben duymadım, görmedim, bilmiyorum haberin olsun."
"İyi daha iyi be. Bilmemiş olman, yada duymamış olman işime gelir. Kimseye söylemezsin işte, ne güzel.."
"Kanka, bak ben sana diyeyim; komutanım duyarsa, yer yerinden oynar. Kaldı ki, sen çok büyük tehlikeli bir iş yapıyorsun. Lidya, takip ediliyorsan işin biter. Lütfen iyi düşün."
"Düşünecek birşey yok. Ben kararımı verdim. Annemin yanına Kanada'ya gidiyorum. Sende kimseye birşey demiyorsun. Anladın mı Soner?"
"Kızım ben canıma susamadım. Ben duymadım senin bu dediklerini. Neyini anlamıyorsun? Ama gitmene izin vermem."
"Off Soner! Neye izin vermiyorsun, gidiyorum diyorum. Karışma bana."
"Yav ne halt edersen et. Bizim toplantımız var. Kocan, bir fasıl ağzımıza sıçacak. Gideyim de azarımızı işiteyim. Ve tekrar seni uyarayım. Yanlış yapıyorsun. Senin gitmen çok tehlikeli. Burda kalmak zorundasın. En azından şu iş bitene kadar."
"Hadi Soner, sana kolay gelsin. Ben birazda Albay'ı göreyim," dedim ve Soner'i uğurladım.
Albay'ın yanına gidip, biraz onla sohbet muhabbet ettik. Kahvemizi içip, benim başımdaki bela hakkında biraz konuştuk. Bana bazı ulaştıkları bilgileri verdi. Baya titizlikle çalışıyorlar belli...
Albay'ın yanından çıkıp, karakolun bahçesinde biraz yürüyüş yaptım. Kerim'in işlerinin bitmesini bekliyorum.
Bir saat sonra Burak'la birlikte geldiler. Kerim askerlerden birine talimat verdi.
Lidya hanımı eve kadar bırakım, dedi.
Yanına gidip sordum.
"Ne oldu Kerim? Senle neden gitmiyorum ben?"
"Acil işimiz var. Civar köylerde bir sıkıntı olmuş, oraya gidiyoruz. Sen eve geç, ben inşallah sabaha karşı gelirim. Kendine dikkat et, olur mu?" dedi.
"Ama..," diyebildim sadece.
Kerim bana sarılıp;
"Geleceğim, bekle beni tamam mı. Uyu ama mutlaka. Beni bekleme ve sakın korkma."
"Tamam,"diyerek kafamı salladım.
Benim için gelen arabaya bindim.
Belkide sana veda bile edemeyeceğim. Hoşçakal Kerim.
Hoşçakal, inşallah beni affedersin. Bu yaptığım şeyden dolayı.
Giderken arabanın camından ona el salladım. Arkamda onu bırakıp, gitmek zoruma gitti. Adam akıllı sarılamadım bile. Uçağım sabah altı da. Sabah beşte evden çıkacağım. Kerim yetişemezse, onla görüşemeyeceğim. İyiki bu sabah yanımda yatarken, ona temas edip binevi veda mı etmişim.
Hoşçakal yürek sızım...